Balagov’un ülkemizde “Uzun Kız” adıyla bilinen, 2019 Rusya Oscar adayı filmi “Dylda”, İkinci Dünya Savaşı sonrası Rusya’sında, savaşın insanların hayatlarında bıraktığı onarılması zor enkazı, iki genç kadının yaşamları ekseninde irdeleyen vurucu bir film.

İkinci Dünya Savaşı’na Farklı Bir Bakış

Hollywood ve Avrupa sinemasında çokça örneklerini gördüğümüz İkinci Dünya Savaşı filmleri kervanına bu kez farklı bir mecradan, Rusya’dan, değişik bir bakış açısı ile dahil oluyor Dylda.

Hikâye 1945 yılında, Alman Kuşatmasına 900 gün boyunca, açlık ve susuzluğa rağmen kahramanca direnen şehir Leningrad’da geçiyor. Mekân, cepheden, bir kısmı bedenen ama tamamına yakını ruhen yaralanmış olarak dönen askerlerin tedavi edildiği bir hastane.

Film, hemşire olarak çalışan ve uzun boyuyla etrafındakilerden ayrışan Iya’nın, işini yaparken bir anda donup kaldığı sahne ile başlıyor. Iya’nın cepheden dönmüş, post-travmatik sendromdan mustarip bir kız olduğunu öğreniyoruz. Etrafındaki insanların umursamazlığına bakılırsa, Iya fiziki görünümüyle farklı da olsa, savaşın ruhunu erozyona uğratması açısından çevresindeki insanlarla tıpatıp aynıdır. Çünkü savaşın ziyan ettiği, yaralanmış ruhlardan bir tanesidir.

Yapıt, birçok toplumda telafi edilmesi güç yıkımlara yol açmış, dünyanın şahit olduğu en büyük savaş olan 2. Dünya Savaşının Sosyalist Rusya’daki etkilerini doğru analiz ettiği için olumlu eleştiriler aldı. Savaşın getirdiği, yoksunluk, açlık ve duygusal boşluğa rağmen insanların dayanışma duygusu oldukça iyi yansıtılmış. Sahip oldukları her şeyi uğruna feda ettikleri bir savaştan dönen askerleri döndükleri yerde bekleyen şey sadece yıkım ve acıdır. Kayıplarla parçalanmış aileler, yanmış, yıkılmış evler, savaşa fiilen katılmasalar da neşelerini ve umutlarını yitirmiş insanlar. Ödül olarak askerlerin payına düşen kuru bir teşekkür ve bir çuval hediye ise kaybolan yaşamların sadakası olmaktan öte anlam ifade etmez.

Turuncu ve Yeşil Şöleni

Film, Kafkasyalı genç senarist ve yönetmen Kantemir Balagov’un ikinci yönetmenlik denemesi. Balagov ilk filmi “Tesnata” (Sıkışmışlık) ile 2017’de Cannes Film Festivalinde “en iyi bakış” ödülüne değer görülmüştü.

Balagov, Dylda’nın senaryosunu yazarken Svetlana Aleksiyeviç’in “Kadın Yok Savaşın Yüzünde” adlı kitabından esinlenmiş. Kadın gözüyle savaşın anlatıldığı Dylda, Cannes’da “En iyi Yönetmen” ve “Farklı Bir Bakış” ödüllerinin yanı sıra, aldığı on beşin üstünde ödülle Balagov’un ününe ün kattı.

Balagov, filmde turuncu ve yeşilin farklı tonlarını kullanarak görsel bir şölen yaratmayı başarıyor. Bir yandan açık turuncunun sükûneti seyirciyi sarmalarken, öte yandan korku ve gerilim filmlerinin favori rengi koyu turuncu ile duygu katsayısı artırılarak bilinçli bir atmosfer yaratılmış. Yeşil ise mutluluk, umut ve yenilenme arzusunun işlendiği sahnelerde kullanılmış. Özellikle Masha’nın kendine ait olmayan yeşil elbiseyi giydiğinde yaşadığı bir anlık mutlulukla kendi etrafında döndüğü sahne oldukça etkileyici. Masha, kendi mutluluğu ve coşkusunu yadırgayarak panikler, ardından umutsuzluğa kapılır. Çünkü mutluluk ne kadar yabancı bir duygu ise, mutsuzluk o derece alışılagelendir.

Iya ile Masha’nın Hikayesi

Geri hizmete alındığı için cepheden dönen Iya, Leningrad’daki hastanede hemşirelik yapmaktadır. Masha ise savaşta ölen kocasının intikamını almak için cephede kalmıştır. Bu süreçte Iya, Masha’nın oğlu Paşka’nın bakımını üstlenir. Ancak bir yandan çalışıp, diğer yandan savaşın getirdiği sıkıntılarla baş ederken küçük bir çocuğa bakmak hiç de kolay değildir.

Filmde, savaş dönemi yaşanan “açlık” ve “kıtlık” meyve ve yulaf gibi yiyeceklere aşırı önem atfedilmesiyle, örtülü biçimde anlatılmış. Ancak bir sahne var ki, ondan bahsetmemek olmaz. Iya’nın bırakacak kimsesi olmadığı için çalıştığı hastaneye getirdiği Paşka, cepheden dönmüş hasta, sakat ve ruhen dengesiz askerlerin gözetimindedir. Askerler çocukla eğlenirler. Bu sahnede çocuğu arkadan, karşısında toplaşarak ona dikkat kesilen hasta askerleri karşıdan görürüz. “Haydi Paşka” der askerlerden biri, “Bize köpek taklidi yap.” Çocuk nasıl yapılacağını bilemez. “Nasıl yapsın ki çocuk” der bir asker. “Hayatı boyunca köpek görmedi ki. Hepsini kesip yemedik mi?” Bu savaşı ve onun getirdiği açlığı ve çaresizliği tüm çıplaklığıyla anlatan doğal, ama bir o kadar da vurucu bir sahne olarak sinema tarihinde yerini alacaktır şüphesiz.

Masha’nın cepheden dönmesi ve tüm sorunlarının çözümü olduğunu düşündüğü şeye Iya’yı zorlamasıyla Iya ve Masha arasındaki ilişki gerilimli bir hal alacaktır. Masha’nın hâkim konumda olduğu dostluk, sevgi, nefret, aşk, tutku gibi farklı duygularla çalkalanan, zaman zaman cinselliğin sınırlarını zorlayan bu ilişki, savaşın tüm izlerini taşıyan bu iki kadının hayatını derinden etkileyecektir.

Masha’nın savaş sonrası geleceğe dair tüm umutlarını, saplantılı bir şekilde, dünyaya yeni gelecek cana bağlaması ve “bu çocuk bizi iyileştirecek” düşüncesiyle kayıplarını telafi etmeye çalışması hikâyenin mihenk taşı. Masha ve Iya’nın etrafındaki olay örgüsünde ailelerin parçalanması, kadının kendi bedeni üzerindeki söz hakkı, ötenazinin ahlaki boyutları gibi farklı kavramlar da ele alınıyor. Genç yönetmenin ustalıklı, tarafsız, izleyicinin gözüne sokmadan, aynı zamanda izleyiciyi farklı konularda kafa yormaya teşvik edici yaklaşımı takdire şayan.

Genç Oyunculardan Dikkat Çekici Performanslar

Sorunlu, içe dönük, sessiz Iya rolüyle Viktoria Miroshnichenko “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Avrupa Film Ödülüne layık görüldü. Baskın, dışadönük, saplantılı Misha karakteriyle Vasilisa Perelygina akılda kalıcı bir performans sergiliyor. Her ikisinin de ilk oyunculuk deneyimi olan filmde genç oyuncular oldukça başarılı bir iş kotarmışlar.

134 dakikalık süresinin her anı merak ve dikkatle izlenen bir yapıt Dylda. Hatta tüm mütevaziliğine rağmen savaşın insanın üzerindeki yıkıcı etkilerine dair destan niteliğinde olduğunu söylersek hiç de abartılı olmaz. Bunca zarar ziyana, acıya karşın insanlık tarih boyunca savaşmaktan hiç vazgeçmedi. Savaşlar elbette toplumdaki herkesi, ancak en çok da kadınları ve çocukları etkiledi. Bu turuncu-yeşil görselliği seyre dalarken, “neden” diye düşünmeden edemiyoruz. Üzerinde pek çok kez düşünülmüş, tartışılmış, şiirler, romanlar yazılmış, şarkılar bestelenmiş, filmler yapılmış olsa da savaşlar hâlâ dünyamızın gerçeği olmaya devam ediyor. Bize de her şeyin daha iyiye gitmesi için umut etmek kalıyor.

Sitare Kanşay Sarayönlü