İngiliz ordusu gizli servisinden Frederick Burnaby, 1876 yılında İstanbul’dan çıkarak Anadolu’yu boydan boya katetti ve Batum Limanı’ndan İstanbul’a ve oradan da Londra’ya döndü. Yaptığı seyahati en küçük ayrıntısına kadar yazdı ve yazdıkları o yıllarda At Sırtında Anadolu (On Horseback Through Asia Minor) adıyla yayımlandı. Kitabın orjinali günümüzde gezi kitapları listesinde yer alıyor.

Burnaby’nin gezisinin hiç de masum olmadığını hemen ekleyelim. Kendisini, bir gezginden çok istihbarat görevini yerine getiren bir subay olarak görürsek, kitabın son bölümünün yaklaşmakta olan Osmanlı-Rus savaşında Türklerin savaşçı güçleri, silahları ve cephanelerine ayrılmasının sebebini daha iyi anlayabiliriz. Burnaby’nin Anadolu’daki azınlık nüfusla ilgili bilgileri her gittiği yerde kayda geçirmiş olması da seyahatinin amacı hakkında yeterince aydınlatıcı olmaktadır.

İşin askeri yanını bir tarafa bırakacak olursak, Burnaby’nin çektiği 19. yüzyıl sonu Osmanlı İmparatorluğu fotoğrafı bugün bizler için önemli bir belge niteliğinde. İstanbul dışında imparatorluğun resmî işleyişini, şehir ve ilçe nüfuslarını, köylerin hane sayılarını, halkın etnik aidiyetine göre nüfus dağılımlarını, ırmaklar üzerindeki köprülerin taştan mı yoksa tahtadan mı olduklarını, geçtiği ve konakladığı yerlerin önemli özelliklerini, akla gelebilecek hemen her ayrıntıyı yazdıklarından öğreniyoruz.

Burnaby’nin ve Türk seyisinin atlarının geçtikleri yolları, uğradıkları ve konakladıkları beldeleri, gördüklerini ve söylediklerini, henüz Türkçeye çevrilmeden okuduğum kitaba ait notlarımdan aktarmaya çalışacağım. İlk ilgimi çeken hangi yerleşim yerlerinden geçtikleri oldu. Bundan yaklaşık 1,5 asır önce hangi yollar kullanılıyordu? Bugünkü isimleriyle söylenişlerini bulamadığım yerleşim yerlerini yazıma dahil etmemeyi uygun buldum. Burnaby’nin yol haritasına, bazı ilginç ayrıntıları da katacağım. Kitabı, askeri ve etnik yönünden çok, coğrafya üzerinden ele alacağım. Bu kitabın, günümüzde onların izini süren bir televizyon belgeseli için kaynak olması dileğimdir. 

İstanbul-Ankara

Yıl 1876. İstanbul’da karşıya Üsküdar’a çıkarlar, oradan Maltepe, Gebze, İzmit yoluyla Sapanca’ya varırlar. Sapanca 400 evlik bir yerdir. Oradan, “Kötü bir taş köprü”den Sakarya’yı geçerek Geyve’ye ve sonra da, Taraklı’ya ulaşırlar. Taraklı 800 evlik bir yerleşim yeridir. Göynük Deresi’ni ve granit kayalıklı bir araziyi geçip Göynük’e gelirler. Bölge dağlıktır. Sonra, Mudurnu. Mudurnu’da 800 kerpiç ev olduğunu yazan Burnaby, her evde beş kişi yaşadığını farzederek Mudurnu’nun nüfusunu 4 bin olarak verir. Bugün tavuklarıyla tanıdığımız Mudurnu, o zamanlar “dükkan diye bir şey”in olmadığı, ancak “pazar kurulduğunda alış veriş yapılabilen” bir yerdir. Mudurnu’dan güneye Nallıhan’a geçilir. 400 evliktir ve “mısır yetiştirilir.” Nallıhan’dan ayrılıp dağlık ve ormanlık bölgenin en yüksek tepesini aştıklarında ova görünür. Tekin olmayan bir köprüden nehri geçerek Çayırhan köyüne gelirler. Bundan sonraki durakları Beypazarı’dır. Beypazarı’ndan ayrıldıktan sonra Sakarya Irmağı’nın 25 metre genişliğindeki kolu üstündeki ahşap köprüden geçip Ayaş’a ulaşırlar. Artık hedefleri Ankara’dır. Yazar, Ankara yolunun biraz dışında Büyük İskender’in kördüğümü çözemeyip kılıcıyla kestiği Gordion’u anımsar. Ankara’nın kuzeyine doğru, Timur ve Yıldırım’ın savaştığı ovaya doğru yönelirler. Burnaby, at sırtında bunca yol gittikten sonra ilginç bir şey söyler: ”İngiliz eyeri at için, Türk eyeri binici için yapılmıştır.” Uzaktan Ankara’nın tepeleri görünür. 1873-74 yıllarında yaşanan kıtlığın etkileri, 1876 yılında daha hâlâ Ankara’da hissedilmektedir. “Bu kıtlıkta çevre iller dahil ölenlerin sayısı 25 bindir.”

Yazar, “Kıtlık sırasında bebeklerini yiyenler olmuş” diyerek bir iddia atar ortaya. Bunun, gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmem ama, yüzyıllar öncesi Mısır’ında Nil Nehri’ni kurutan ve 200 yıl süren kuraklık döneminde, halkın bebeklerini yediği eski Mısır yazılarında vardır. Kıtlık, Mısır’da hüküm süren Tanrı-firavunların halkın gözündeki tanrılıklarına da son vermiştir. Burnaby, Ankara’dayken “Eski Augustus Tapınağı”nı da ziyaret eder. Yazar, Ankara’da 10 ciltlik Osmanlı Tarihi’nin 10 kilo kağıt fiyatına satıldığını gördüğünü de araya sıkıştırır. Bu, Osmanlı’nın sonunun yakın olduğuna dair bir metafor olmalıdır.

Ankara-Yozgat

Ankara’dan yola çıkıyorlar. Kızılırmak’a gelmeden yolda demir cevherli kayalar görüyorlar. Bir sonraki köprü 20 Km. kuzeyde kalıyor. O nedenle, nehri salla geçiyorlar ve “güzel yerler” görerek, Kırıkkale yakınlarındaki Yahşiyan’a ulaşıyorlar. Yahşiyan 200 evlik bir yerdir. Yola devam ederek maden bölgesinden geçiyorlar. “Burada gümüş madeni varmış. Türkler işletiyor. Maden, su bastığında kapanıyor.” Ve ekliyor: “Yakında da bakır madeni var.”

Konurkale yolunda, “yolun her iki tarafı da üzüm bağları”dır. Sekili’ye doğru, duvarları beyaz mermerle kaplanmış evler görüyorlar. Buraları “Mermer bölgesi”dir. “Çok eski mermer ocakları var.” Sonra, bakımsız tarlalar görüyorlar: “İnsansızlıktan tarlalar işlenemiyor.” Geçtikleri yerlerde siyah çadırlı Kürt göçmenleri var. “Kıtlıkta Kürtler de ölmüş.” Kızılırmak’ın bir kolu olan Delice yollarını kesiyor. Genişliği 35 m. “Yazın kuruduğu söyleniyor.” Ve Sekili: yalnızca 20 kerpiç ev. Yolda, kıtlıktan ölen birinin mezar taşının büyüklüğü Burnaby’i şaşırtıyor. Sekili ile Yozgat arasında, tepelerle çevrelenmiş bir vadiden geçiyorlar. İlerde, tepelerden birinin eteğinde Yozgat yer alır. “Son 20 yıldır Yozgat’a İngiliz gelmemiş.” Artık tarih 1877’dir. Tarihe “93 Harbi” olarak geçen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı kapıdadır. Bu sayfalarda, Burnaby, M. Perrot adlı bir Fransız’dan söz eder ve onun Anadolu’yla ilgili kitabına gönderme yapar. O yıl Yozgat’ın nüfusu 10 bindir. “Yozgat, 1700 başında kurulmuş bir madencilik kenti; demir, gümüş ve kömür başlıca madenler. Kentte çok az suç var. Son 15 yılda 1 kişi asılmış. O da katilmiş.” Polonyalı mühendis Vankovitch, Yozgat’a iki katlı bir pazar yeri inşa etmiş. Pazar 75 m. uzunluğunda ve 25 m. enindeymiş. Bittiğinde iki katlı iki bina şeklindeymiş. Kesme taştan camlı pencereleri varmış. Burnaby, pazaryerini lüks bulmuş. Çok etkilendiği belli ki, camların Samsun’dan getirildiğini bile yazmış. Ama, diyor: “Camların yarısı yolda kırılmış.” İnsanlar gene de, “Keşke tek katlı olsaydı, biz öyle alışığız” diyormuş. Yozgat’tan ayrılmadan önce cirit seyrediyorlar. 

Yozgat-Tokat-Sivas

Yozgat’tan ayrıldıktan sonra, 65 saat mola vermeden bir Türkmen köyüne varıyorlar. Türkmen köyünde, nedense “berbat bir gece” geçirmişler. Ayrıldıklarında yolda manzara harikaymış. Öyle ki, yazar İsviçre ile karşılaştırıyor. “Her yer çam ormanı. Yol, telgraf direklerini takip ediyor.” Sonra, bir vadiyi geçip Çekerek Köyü’ne gelmişler. Oradan ver elini Zile. Ama, öncesinde Çekerek Irmağını aşmak zorundalar. Zile, 3 bin evlik bir yerleşim:

“İçinden nehir geçiyor. Zengin ovası var. Mısır yetişiyor. Kıtlık Ankara ve çevresinde kalmış, buralara gelmemiş. Çok az Ermeni var. Tarihi kent yürüyerek 15 dakika uzakta. Eski adı Semiramis; bir zamanlar askeri önemi vardı.”

Zile’yi geride bıraktıktan sonra, tepeler ve çukur vadilerle çevrili coğrafyalardan geçmişler. Tepeler renkli kum tepeleriymiş. Yollarının üstünde Pazar Köyü var. Pazar, Tokat’a sadece birkaç saat mesafede. Çok geçmeden Tokat’a ulaşmışlar. Tokat, o zamanlar “Yeşilırmak’ın sol yakasında 25 bin nüfuslu bir kent. Birkaç Ermeni okulu var. Türklerle araları iyi.” Tokat-Sivas arası ilk kilometrelerde yol güzel. “Polonyalı mühendisler yapıyor. Kayaları kesmişler.” Çiftlik Köyü 30 evlik. Yola devamla, dağlık bölgeye gelmişler. Yıldızeli, 200 evlik büyük bir köy. Sivas’a 9 saat uzaklıkta. “Öküz arabaları başlıca taşıma aracı.” Kızılırmak’ın kolu Yıldızırmak boyunca bir süre at koşturmuşlar. Kemerli bir taş köprüden ırmağı geçip karşı kıyıdan yollarına devam etmişler. “Tepelik ve çok eğimli bir arazi.” Dört saat sonra Kızılırmak’a erişmişler. Uzun bir köprünün diğer tarafında bir köy görmüşler, fakat Sivas’a doğru yollarına devam etmişler. Sivas 7 bin evlik bir kent. “Anadolu ovasına açılan bir kapı. Sivas’ın tek yabancısı bir İtalyan mühendis. Üç Amerikan misyoneri de Yahudiliği yaymak için kente gelmiş.” Seyahatleri, 1867’den beri Sivas Valisi olan İzzet Paşa zamanına rastlamış. “Çok zengin. Erzincan’da da bir cami yaptırıyor.” Sivas’ın bir iki km ötesinde bir Ermeni Manastırı var. “1500 Yıllık gotik kuleleriyle çok uzaktan görülüyor.”

Burnaby, burada manastıra ait bir öyküye yer verir. Manastır ziyaretinden dönüşte, bir camiye uğramışlar. “Büyük bir devekuşu yumurtası, gümüş zincirle tavandan sarkıyor.” Yumurtanın da bir öyküsü var. Onu da anlatıyor. (Mimar Sinan’dan beri camileri örümcek ağından temizlemek için devekuşu yumurtası bulundurulduğu biliniyor. Yumurtanın örümcekleri kokusuyla uzaklaştırdığı ve 60-70 m. çapındaki bir alanda etkili olduğuna inanılıyor.) Burnaby, öykü anlatmayı seviyor ve hiç bir fırsatı kaçırmıyor.

Sivas-Erzincan

Sivas-Divriği arasındaki yolda, önce Kızılırmak’ın “sol tarafından” yürüyorlar ve iki köy geçerek Divriği’ye varıyorlar. “Divriği kavak ağaçlarıyla çerçeveye alınmış gibi.” Aşağıda Çaltı Irmak’ı akıyor. “Eski kalıntılar öte yanda.” Kentte 3 bin 400 ev vardır. “Evlerin çoğu orjinal taş evler, 3 bininde Türkler, 400’ünde Ermeniler yaşıyor. Yeni evler kagir.” Burnaby kent tarihini biraz açıyor: “Çaltı’nın diğer tarafında, Perslere karşı kent savunmasında kullanılan 600 yıllık bir kale var. Kalenin son sığınağı olan kale burcu bir dehlizle ırmağın öbür yakasına bağlanıyor.” Divriği, minareleriyle “çok hoş görünüyor.” Divriği’den sonraki durak Arapgir’dir.

Şimdi kuzeyden güneye gidiyorlar. “Arapgir, İpek böceği yetiştirmeye çok uygun. 5 Km’lik bir alana yayılmış, 3 bin ev var. Yokuşlu bir kent.” Arapgir’den Kemaliye’ye (Eğin) gitmek üzere yola çıkıyorlar. Bu defa kuzeye gidiyorlar. Bir Ermeni köyünü geçiyorlar. “Taş köprüsü iyi.” Bir çayın diğer tarafında “çok iyi ve geniş bir tarla ile eski şehrin kalıntısı var. Eğin ve Arapgir’den önce kurulmuş.” Ovaya geldiklerinde, 51 evlik bir Türk köyü görürler. Oradan devamla, Fırat’ın kıyısına ulaşırlar. Bu bölgede Fırat’ın kıyıları dağlıktır. Dağlara tırmanırlar. “Üzüm zamanı, Eğin’in zenginleri gelip buradaki manzaralı köşklerinde kalıyorlar.” Burnaby, Fırat’ın her iki yakasında “acayip şekilli devasa kayalar” görür. Kemaliye’ye varılır. Burası, 10 bin nüfuslu büyük bir yerleşim yeridir. Burnaby, Kemaliye’de bir Rum doktor ile tanışır. Doktor ona, Türk doktorların anatomi okumalarının yasak olduğunu söyler. Fırat’ın üzerindeki tahta iskele insanları karşıya taşıyor. Onları da. Sonrasında hedefleri Kemah. “Kemah’ta Fırat daralıyor. Kemah’ın 200 m. yüksekliğindeki kayası ve eski kale burçları muhteşem. Kuyulu kerpiç evleri var. Kemah’ta 800 ev var. Nüfus 4 bin. Burası arpa diyarı.” Fırat’ın üstünde dar ahşap bir köprü vardır. Kemah-Erzincan arası yürüyerek 11 saat. Erzincan’dayız. Kemaliye ve Arapgir dağ yamacında kuruluydular. Erzincan ise, Fırat üzerinde bir ovanın ortasında kurulmuş bir kent:

“Kimyacısı ve mineralcisi Türk. Abonoz ormanı var. Bölgede demir, gümüş ve altın var. Kurşun Türkler tarafından işletiliyor. Tabanca kurşunu ve saçma yapıyorlar. Kurşun eritmede odunu kömüre tercih ediyorlar. Ağaç kesmek daha sorunsuz. Madenciliğin ise çok vergisi var. Şehrin eteklerinde bir çizme fabrikası var. 450 kişi çalışıyor.”

Gelelim, “zengin” İzzet Paşa’nın yaptırdığı camiye. “Caminin taşları kente 5-6 Km. ötedeki bir taşocağından geliyor.” (İzzet Paşa Camisi 1939 Erzincan depreminde yıkılmıştır.) Artık, Erzincan’dan ayrılma zamanıdır.

Erzincan-Erzurum-Van

Burnaby ve Türk seyisi, Erzincan’dan ayrılıp Erzurum’a doğru yola koyulurlar. Dağlara tırmanan yollardan geçerler. İki köye rastlarlar. Fırat’ın üzerinde “güzel bir köprü” vardır. Köprüyü aşıp Trabzon-Erzurum kavşağına ulaşırlar (Aşkale). Yerleşim yeri Karasu’nun (Fırat’a orada verilen ad) sol tarafındadır. Erzurum’un bir tek batısı dağlık değildir. “Kentin ortasında İsmail Paşa Konağı var. Büyük bir bina. Askeri ofis olarak kullanılıyor. Erzurum’da İngiliz, Fransız ve Rus konsoloslukları var.” Kent hastanesinin başhekimi Rumdur. Asistanı ise Macardır. “Erzurum’un 3 kapısı var: İstanbul, Ardahan ve Kars. Şehir suyu yeterli değil.” Burnaby, Erzurum’un diğer illerle bağlantısını ve çevresini iyiden iyiye anlatır. Erzurum’da mezarlıktan geçip tepelik yerlerdeki mağaraları ziyaret ederler. Van’a yolculuğa hazırdırlar. Doğu’ya yolculukta, birkaç köy sonra Deli Baba Geçiti adı verilen 350 metrelik dar bir geçitten geçilir. Köylerin sonuncusunda çömlek yapan kadınlar görürler. “Kuru çömleği bir çukura gömüyor. Etrafına tezek koyuyor ve ateşliyor. Böylece, çömleği renklendiriyorlar.” (Sözünü ettiği Raku yöntemidir.) Önce Diyadin’e gelirler. Oradan da Doğu Beyazıt’a geçerler. “Beyazıt küçük bir kent. Kürt Şeyhi Mahmut Paşa’nın, o ve ailesine ait mezarlık gibi, evi de çok büyük.” Ağrı Dağı’nı arkalarına alırlar. Van’a doğru yola revan olurlar. İranlı Kürtlerin yaşadığı 350 evlik bir köyden geçerler. Buraları Osmanlı-İran sınırına yakın yerlerdir. Bir başka komşu köyde, gene İranlı, Rus dostu Kürtler yaşamaktadır. “Erkekleri çekici olmak için sakallarını kınayla boyuyor. Köylerinde Güneşin batışını seyretme geleneği var.” Yüksek duvarlarla çevrili bahçeler görüyorlar. Elma, armut, dut ne ararsan var. Van’a doğru zengin beldelerden geçiyorlar. Halkı, kapılarında demir tokmakları olan ve Tebriz’den gelen portakalları yiyen insanlardır. Düzenli ve tuğladan pazarları vardır. Sonunda, Van Gölü görünür. Van, mısır başta olmak üzere tahıl deposudur. Her türlü tahıl yetişir. “Kale, kentin ortasındaki bir kayanın üzerinde ve gölden 175 m. yükseklikte. Batı’daki bataklıktan tifüs yayılmış ve bir paşa ölmüş. Van gölünün suyu sodalı. Su uçunca dibe çöküyor ve alınarak sabun yerine kullanılıyor.” Kayalara kazınmış eski harfli büyük yazılar dikkatini çekiyor. “Nüfus 16 bin.” 

Van-Kars-Batum

Van’dan ayrılarak Karahan yönüne gidiyorlar. Karahan, Erciş ve Patnos. Patnos Çayı 50 evlik Patnos Köyü’nün içinden geçiyor. Bir Yezidi köyüne gelirler. Kars’a gitmek için kuzeye dönerler. Uzunca bir yolculuktan sonra Kars’a varırlar. Kars’ta gördükleri manzara pek iç açıcı değildir. “Lağım evlerin önünden akıyor.” Kars Çayı kentin içinden geçmektedir. 3 tane taş köprüsü var. Burnaby, Kars’ın askeri önemine değinir. Ardahan 35-40 km uzaklıktadır. Önlerine çıkan ırmaktan birkaç kez geçerler. Köprülerin bazıları derme çatmadır. Batum’a ulaşılır. “Batum, Karadeniz limanlarının en güzellerinden biri” diyecektir. 

Burnaby, İstanbul’a giden bir gemiyle denize açılır. İstanbul’da Lüksemburg Oteli’nde kalır ve bir Fransız gemisiyle Londra’ya döner. Osmanlı-Rus Savaşı başlamak üzeredir. 1878’de Anadolu’nun doğusu Rusların eline geçecek ve ancak 1. Dünya Savaşı sonunda yeniden Türk yönetimine girecektir.

Nazmi Özüçelik