Her edebî metin Taine’nin de “Irk, ortam ve dönem” teorisinde belirttiği gibi yaratıldığı dünyanın özelliklerini içermektedir. Yazarın, metnin ve okurun birbiriyle kurduğu ilişki belli bir dili, zamanı ve mekânı imler. Berna Moran bunu şöyle açıklamaktadır:

“Irk derken, Taine, biyolojik üstünlük kaygılarına bulaşmaz; bir ulusun ulusal özelliklerini kasteder. Daha çok Fransızların, Almanların İngilizlerin kendine özgü zihniyetleri, duyarlılıkları, bir dünyaya bakışları vardır. Ulusal karakter, bir toplumun insanlarında doğuştan mevcut özelliklerdir. ‘Dönem diye çevirdiğimiz moment, aslında, kesinlikle tanımlanmış değil ve her zaman tam aynı anlamda kullanılmıyor, ama genellikle belli bir dönem anlamına geliyor. ‘Ortam’, edebiyatı açıklamada en önemli rolü oynar. Ortamı meydana getiren koşullar arasında iklim, toprak, coğrafî durum ve toplumsal koşullar yer alır. Bunlar insanların mizacına ve karakterine yön verir.”[1]

Erich Fromm, İnsan Olmak Üzerine kitabında “atom” ve “birey”in aynı şey olduğunu belirtir.[2] İnsanın bir toplumda/dünyada bir parça olarak varoluşu onu bazen kendi içinde tutarlı yahut tutarsız bir bütünün içinde bulmasını sağlamaktadır. Edebî metnin içerisinde olayların, insan ilişkilerinin vuku bulduğu bir mekân, bu mekânın iklimi diğer bütün özelliklerle birleşerek bir anlam dünyası yaratmaya çalışmaktadır. Nihayetinde eser bir kurgudur ama eserin iç ve dış dünyasında bir zaman, bir ulus ve bir coğrafya söz konusudur. Bu okuma yöntemiyle yazarın ve eserinin zihnin haritası çıkarılabilir. Çin ve Japon resim sanatının makrokozmostan mikrokosmoza geçişi yine kuşbakışı ile mümkündür. Fırçanın ıslaklığı, ressamın ruhunun ve elinin uyumu eserin aslında bir bütünlüğe ulaşma isteğini göstermektedir. Pieter Brueghel’in Karda Avcılar resmi her noktasıyla okuru/izleyiciyi coğrafyaya, dine, sosyolojiye, psikolojiye götürmektedir:

“Edebiyatta da olayların geçtiği mekân -ev, oda, mahalle, köy, kasaba, kent, uzay vd.- okurun metni alımlaması bakımından önemlidir… Hatırlama mekâna/uzama bağlıdır. Mekâna özgü unsurlar -bir koku, bir bitki, bir manzara vd.- bu hatırlamaya ivme kazandırır. Mekânı/uzamı fiziksel, zihinsel, psikolojik, hayali, tarihi ve ideal uzam olarak sınıflandırabiliriz. Fiziksel uzam diğerlerini içinde barındırır. Bir mekânın imajı veya kişilerin edindikleri bilgiler ya da kişisel deneyimleriyle oluşan ‘zihin haritaları’ da edebi eserlerde değerlendirilmesi gereken hususlardır. Yazarın coğrafi seçimleri ve bir mekânla ilgili izlenimlerini, düşüncelerini, varsa ideolojik yaklaşımlarını yansıtan mekân tasvirleri dikkat alınması gereken özelliklerdir. Zihin haritalarının değerlendirilmesinde cinsiyet ve etnik kökenlerin de rolü göz önünde bulundurulmalıdır. Zira yaşanmış bir coğrafya metne daha iyi yansıtılmakta adeta metnin doğal fonunu oluşturmaktadır.”[3]

Bu makalede Hilmi Yavuz’un Doğu Şiirleri’ni edebiyat-coğrafya bağlamında okuyacağız. Yazarın “zihin haritasında” insan-kültür-doğa üçlüsünün kendini nasıl ve nerede var ettiğini, eserden hareketle inceleyeceğiz.

Türk edebiyatının müstakil şairlerinden Hilmi Yavuz; kendi şiir serüvenini Cemal Süreya’nın ağzından (Bedrettin Üzerine Şiirler’i üzerine konuşurken) şiirinin hem zarîfâne (lirik) hem de levendâne (epik) olduğunu belirtmektedir. Hilmi Yavuz, şiir dilini divan ve halk geleneğinden hareketle modern biçimlerle oluşturmaktadır. Kültürü kesintiye uğratmadan imgeleri dönüştürerek şiirlerinde uygulamaktadır. Yavuz, kendi metin dünyasını şöyle yorumlamaktadır:

“Anlamak ya da dünyalaşmak, Dünyayı bir metin olarak yeniden inşa etmek! Dünyayı kuramadığımız için, özneler olarak kendimizi de kuramıyoruz. Dünyalaştıramadığımız dünya, zamansız bir dünyadır. Modernleşme bizi zamansız kıldı. Oysa haydi gene Heidegger gibi söyleyeyim, insan artık bağlamında Zamansal (Zeitlich) olarak konumlandırıldığı ölçüde insan’dır.”[4]

Hilmi Yavuz, yarattığı bu dünyada ise çağını “Hüzün Çağı” olarak niteler. Bu hüznün ise bir zorunluluk olduğunu belirtir.[5] Liriğin ve epiğin iç içe geçtiği şiirlerinde bütün imgeler “hüzün”de toplanır. Onun doğayı algılayış biçiminde doğanın parçaları bir geliş ve dönüşüm içindedir. Gül, yaz, akşam, erguvan, dağ vb. doğa unsurları şiir diliyle birlikte bir kişilik kazanmaktadır. Yavuz’un gül ile ilgili güle bir şahsiyet kazandırdığı şu yorumu ise manidardır: “Gül”, tarihsel bir imdir; bir uygarlığı şiire dönüştüren im! ‘Gül’, Osmanlı şiir geleneğini imler; Gül, Osmanlı-ruhu’nun imidir.[6] Aslında gülün kaynağı gösterilse bile Yavuz, gülü şiirlerinde kılıktan kılığa sokmaktadır. Tıpkı İkinci Yeni şairlerinden Cemal Süreya’nın gülü ahırda gezdirmesi gibi Yavuz’da da gül bazen hısım bazen ölüm bazen de bir ses olmaktadır.

Hilmi Yavuz’un Doğu Şiirleri 1977 yılında Cem Yayınevinden basıldı. 17 şiirden oluşan bu kitapta Yavuz, dünyanın doğusundan Türkiye’nin doğusuna bir geçiş yapmaktadır. Bu geçiş kültür-insan-doğa ekseninde gerçekleşmektedir. Doğu Şiirleri’nin 2. baskısında kitap üzerine yazılan yazılarda Yavuz’un gelenekle olan ilişkisi, dili ustaca kullanışı dışında coğrafyanın şiirlerin imgelerinde nasıl göründüğüne uzun uzun değinilmektedir:

“Hilmi Yavuz yoğun, acılı, yetkin bir şiir dili kuruyor “Doğu Şiirleri”nde. Bu dilin bir ayağı eski divan şiirindeyse, öteki ayağı Anadolu’nun, doğunun uzun havalarında, bozlaklarında. Gereci ise unutulmuş, kendi yazgısına terk edilmiş doğu: Celali isyanlarını, Hamidiye Alaylarını, Muğlalı olayını görmüş tarihiyle, “ağaçsız bir gömütlüğe” benzeyen, “rüzgârı saralı” kentleri, “yol sefili dağları”, “dağ eteklerinde kartala kanat germiş kuytu meşeleri”yle “bir divanıharp gibi kurulan” akşamlarıyla, karı, soğuğu, nehiri, yağmuru ile çileli, sevdalı, gurbetçi, “bozguna bağlı, yola mahkûm” insanlarıyla, asi ve durak bilmez ağıtlarıyla doğu…”[7]

“Eski taşlarla yeni binalar kuran” Yavuz, doğu şiirlerinde bir kültür ve medeniyet birikimiyle başladığı “doğunun kalıtı” şiirinde kalıt kelimesiyle şiirin personası “bize doğunun büyük şiiri kaldı” diyerek mirası sahiplenmekle başlamaktadır.

O bir nehir gibi ve kendimizin
Nice ipek yollarına dökülüp
Ve derin kollarına bir gonca
Gül diye kapanıp ve tiftik
Safran ve kilim gibi onca
Acılardan sonra, mağrur ve yitik
Bir külliyeye benzer gurbetimizin
Gide gide sonuna geldik

Sonra derviş defterimiz kapandı
Gün kara koyun, gece oğlaktı
Ve göçebe bir çeşme olan ikizim
Şiiri bir oba gibi kaldırıp
Dağ taş demeden, dizlerimizin
Bir bir büküldüğü baharat yollarından
Korkunç bir ağıt diye geçip
Bizi düzlüğe çıkardı[8]

Şiirin bir miras olarak kalmasının ötesinde, şairin ağıtı sadece şiirin kaldığını ipek ve baharat yollarının acı, gurbet, ağıt getirdiğini belirtmektedir. Medeniyetlerin inşa oldukları ticaret yolları ve nehirler/denizler kurudukça göç, gurbet ve ağıtlar artmakta miras olarak sadece şiir kalmaktadır. Yollardan düzlüğe çıkmak ise yine şiirle mümkün olmaktadır.

Ölüm bir aşirettir doğuda

Ve bu nasıl bir serencamdır
Satılır umudu beye
Hasreti bir meta gibi
                        Ve alınandır
Ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini
Bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
Sokup çürüten rüzgârdır
Türküsü ki eşkıyaya geniş
Ve bir kekliğe dardır.[9]

Yavuz, Doğu Şiirleri’nde doğuyu her açıdan kuşatan bir şiir dili tercih etmektedir. Şiirlerdeki politik göndermeler lirizmin içinde erimektedir. 1977 yılının doğusunu da özünde barındıran Doğu Şiirleri aynı zamanda doğunun tarihsel dokusuna da değinmektedir. “Ayışığı gülden hoyrat”, “sevdası göçer olandır”, “ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini…”, “türküsü bir eşkıyaya geniş ve bir kekliğe dardır” gibi dizelerde doğunun sosyokültürel yapısı ve coğrafyası oraya ait coğrafi unsurlar aracılığıyla imgeselleştirilir. Doğu Şiirleri’nde dağ insanların sığındığı bir liman, baba iken (say ki anaları ova, babaları dağ s.34) bir anda kitaptaki başka şiirlerde (yaylalar kelepçeydi asi Fırat’a en büyük mahpushane dağlardı s.55) dağlar insanların kaçamadıkları ve çaresizliklerini yaşadıkları bir hapishaneye dönüşmektedir. Yavuz, neredeyse Doğu Şiirleri’nin tamamında kullandığı gül, dağ, ova, lale ve yol “mazmunları” şiirlerin imge dünyasında içinde kendine başka bir kılıkta yer bulmaktadır. Coğrafyanın sertliği, oradaki insanların toplumsal kurallardan, aşk ilişkilerine ve politik tavrına kadar etkilemektedir.

Siirt, ağaçsız gömütlük
Çocukluğu doğal kireç
Bir kent, orda her kuyu
Bir ermiş kadar su bilir
Hüzne kil, öfkeye kum
Bir kent, orda duyguyu
Doldurur boydankara zakkum
Siirt rüzgârı saralı
Gençliği yolgeçen hanı
Bir kent korkunun pirinci
Gibi ayıklar zamanı
Dilencisi, kör nergis
Bir kent ölü bir balı
Gömer arıya, peteksiz
Siirt, üzümü ayna
Yaşlılığı beton laleden
Bir kent, orda güz bile
Kurur acıyla birlikte
Çürür gurbetler yüklükte
Ve ölüm, bir büyük aile
Gibi dağılır konaklarından[10]

Yavuz, bir doğu ülkesi kurarken kendine “başkent” olarak bir dönem çocukluğunun da geçtiği Siirt’i seçmektedir. Şiir personası, kenti tarif ederken ölü balı, beton laleyi, rüzgârı saralı gibi ölümü ve yaşamı imleyen sözcüklerin yerini değiştirmektedir. Şiirinin nostaljisinde bir “hatıra zevki” değil, diplere çökmüş ağır bir hüzün söz konusudur.

Hilmi Yavuz’un hem epik hem de lirik yapıyı içinde barındıran Doğu Şiirleri, insan-kültür-doğa bağlamında incelendiğinde coğrafyanın edebiyatla olan ilişkisi açıkça görülmektedir. Şiir dili, imgelerini kurarken sürekli coğrafî terimleri kullanmaktadır. Bu kullanım aynı zamanda Hilmi Yavuz’un medeniyeti alımlama biçiminden gelmektedir. Yavuz, divan mazmunlarını kendi şiirlerinde yeniden anlamlandırmaktadır. Şiirin seyrine baktığımızda ise dünyanın doğusundan Türkiye’nin doğusuna bir akış söz konusudur. Yavuz, medeniyetlere kuşbakışı bir giriş yaptıktan sonra en küçük yapı taşına kadar iner.

Osman Damla

Kaynakça

– Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul, İletişim Yayınları, 2013

– Emel Kefeli, “Coğrafya Merkezli Okuma”, Turkish Studies, 2009

– Enver Ercan, “Cumhuriyet Kitap”, 16 Haziran 1994

– Erich Fromm, İnsan Olmak Üzerine, İstanbul, Say Yayınları, 2018

– Hayrettin Orhanoğlu, “İmgelerle Hilmi Yavuz’un Şiir Dünyası”, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, y.3, s.6 (Temmuz-Aralık 2011)

– Hilmi Yavuz, Doğu Şiirleri, Cem Yayınevi, İstanbul 1979 2. Baskı

– Theodor W. Adorno, Edebiyat Yazıları, Metis Yayınları


[1] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul, İletişim Yayınları, 2013, s.84
[2] Erich Fromm, İnsan Olmak Üzerine, İstanbul, Say Yayınları, 2018, s.19
[3] Emel Kefeli, “Coğrafya Merkezli Okuma”, Turkish Studies, 2009, s.7
[4] Hayrettin Orhanoğlu, “İmgelerle Hilmi Yavuz’un Şiir Dünyası”, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, y.3, s.6 Temmuz-Aralık 2011, s.220
[5] Enver Ercan, “Cumhuriyet Kitap”, 16 Haziran 1994
[6] A.g.e
[7] Hilmi Yavuz, Doğu Şiirleri, Cem Yayınevi, İstanbul 1979 s.61 (Mehmet H. Doğan-Milliyet Sanat Dergisi, sayı 271)
[8] Hilmi Yavuz, Doğu Şiirleri, Cem Yayınevi, İstanbul 1979 s.14-15
[9] A.g.e., s.28-29
[10] A.g.e., s.42-43-44