Duran Emre Kanacı

Mutfak masasının altına giriyorum. Nefes nefeseyim, gören oldu mu diye bir koridora, bir balkondan tarafa bakıyorum. Eteğimi altıma toplayıp kıpırdamadan duruyorum. Soluğum yavaşlayınca emekleyip sandalyelerin arasından geçiyorum. Duvara en yakın sandalyeye yarım oturuyorum, gelen olursa aşağı kayıvereceğim. Başımı çıkarıp kesmeli kâseye bakıyorum. Annem bu kâsenin kristal olduğunu söylüyor. Sonuncusu seneler evvel Bursa’da üretilmiş. Sonra fabrika kapanmış. Bir daha da böylesine zarif bir kristal kâse bulamamış. O yüzden yalnız bayramlarda çıkarıyor. Kolumu uzatıp kâsenin kapağını kaldırıyorum. O zaman renkli kabuklarında fındık taneleriyle piramit çikolataları görüyorum. Piramit çikolatalar da sadece bayramda çıkıyor meydana. Misafirler için. Ben o diş kesmez akidelerden, bir de kahveli camgöbeğinden yiyebiliyorum ancak. İkisi de sevimsiz. Diğer elimle cebimin düğmesini açıyorum. Bir yokluyorum, nereden baksan beş piramit alır. Kâseden kaç tane alsam eksikliği fark edilir diye düşünüyorum. Neyse, dirseklerimi masaya dayayıp bir piramit açıyorum. Renkli dış kabuğu çabucak cebime sokup beyaz iç kabuğu soyuyorum. Piramidi kokluyorum. Bir keresine bir avuç fındığı ezip annemin pişirdiği kakaolu pudinge karıştırmıştım. Böyle kokmamıştı. Piramidi ısırıyorum. Bitirmeden bir başkasının kabuğunu soyuyorum. Babam balkondan içeri giriyor. Büzülüyorum ama oradayım işte, kurtuluşum yok. Daha bayramlaşmadan azar işiteceğim. Sigarası elinde, önümden geçip gidiyor babam. “Sevil!” Sigarasını bitirmeden içeri girmezdi. “Sevil! Sen mi çağırdın? Sana kocalık hakkımı helal etmem!” Zil çalıyor.

Bir merdivenlere, bir salona bakıyorum. Merdiveni tırmananlar var. Babam televizyonun sesini sonuna kadar açmış. “Kim geldi anne?” Annem bir şeyler mırıldanıyor. Kapının eşiğindeyiz. “Duymuyorum anne, kim?” Otomatik lamba sönünce dışarı basmamaya çalışarak eğilip ışığı yakıyorum. Tekrar soruyorum. “Kim?” Annem kolumdan tutup içeri ittiriyor. “Odana git, oyuncaklarınla oyna.” Diğer tarafına geçip kapıya yapışıyorum bu sefer. “Göreceğim.” Babamın sesi televizyonu bastırıyor. “Almam, evime almam.” Annem o zaman salona koşuyor. “Sus, bağırma.” Kumandayı babamdan kapıp televizyonu kapatıyor. “Geldiler işte. Ne yapalım? Kapıdan mı döndürelim? Var mı böyle adet?” “O adetmiş görenekmiş çok bilir değil mi? Gölgesini gördün ya yine onu savunmaya başladın.” Merdivenlerin ışığını bir kere daha yakıyorum. Artık merdivenlerde adım sesleri, fısıltılar var. “Bana bak adam!” Annem bağırınca adım sesleri kesiliyor. Annem sesini en son büyük ateş zamanı böyle yükseltmişti. Büyük ateş zamanı, ortaokula geçtiğim senenin karne haftasıydı. Duyanlar o dönem notlarım düşük olduğu için hastalandım sanıyorlar ama hepsi pekiyiydi. İlkokul bitmişti, karnemi alınca Haluk öğretmenin yanaklarından son kez öpecektim. Karısı bizim için çilekli tart yapıp getirecekti okula. Haluk öğretmen son kez saçımı okşayacaktı. Bir daha onu göremeyecektim. Türkçe dersime devamlı öksüren Ahmet öğretmen, matematik dersime insanların adlarını ağzında uzatarak söyleyen Nilgün öğretmen girecekti mesela. İkisi de sevimsizdi. Karne gününden sonra çok ağladım. Evdekiler de çok ağladılar. Bağırmaktan annemin sesi kısıldı. Sonra büyük ateş geldi, ben bilmem kaç gün yatakta kaldım. Kulaklarım uğulduyordu. Uyandığımda abim gitmişti. Benim yüzümden gittiğini sanıp ağladım. “Murat abi!” Abim merdivenin başında. Abim geliyor. Yanındaki yengemmiş. Ya kucağındaki?

Bir kadına, bir bebeğe bakıyorum. Bebeği piknik sepetine benzeyen kocaman bir sepete koymuşlar. Babam içeri odanın kapısını çarpıyor. Salondayız. Annem abime sarılmış ağlıyor. Yengem ellerini kucağında birleştirmiş. Pencereden tarafa bakıyor. Uzanıp bebeğe bakıyorum. Parmağımla patates kafasına dokunuyorum. Oyuncak gibi. Parmağımı kafasına bastırıyorum. İnce dudaklarını aralıyor, öksürür gibi sesler çıkarıyor. Birden ağlamaya başlıyor. “Dur canım.” Yengem beni yavaşça itip bebeği kucağına alıyor. Yengem. Bu kadını tanımıyorum, hakkında hiçbir şey de duymadım. Çiçekli gömleğinin uçlarını eteğinin içine sıkıştırmış. Bileğinde incecik, parlak bir zincir var. Büyük ateş zamanından sonraydı. Evde olup biteni hatırlamıyordum. Abimi soruyordum. Babam, abimle ilgili herhangi bir konuda konuşmayı yasaklamıştı. Murat diye bir oğlu yokmuş. Abim annemi bırakıp yanıma oturuyor. Saçlarımı okşuyor. Gece babamlar uyuyunca abimin numarasını çeviriyordum. Böyle bir numara kullanılmamaktaymış. Elini itiyorum. “Neden gittin?” Yüzüme bakıyor, gülümseyerek yengeme dönüyor. Bebeği alıp kucağıma bırakıyor. “Bak halası,” diyor. “Bak, bu Zeynep.” Bir de hala çıktı. Ben nasıl hala olurum? Bebek kucağımda patates kafasını döndürüyor. Parmaklarını havada bir şey yakalamaya çalışır gibi büküyor. Onun da benim gibi kafası karışık belli. Bıraksam yere düşecek, oyuncak bebeklerim gibi parçalara ayrılacak. Daha sıkı tutuyorum. Bu sefer de kolları çat diye kırılacak gibi geliyor. Terliyorum. Ben bebekken yüzüm babamın yüzünü andırırmış. Büyüyüp sarı saçlarım uzamaya başladıkça anneme benzemişim. Bu, tüm kız çocukları için aynıdır. Bebeğe bakıyorum. “Gel Murat.” Annem bebeği kucağımdan alıp abimi çağırıyor. Abim yengeme dönüyor. “Siz burada kaynaşadurun.” Annemle beraber içeri, babamın kapandığı odanın kapısına gidiyorlar. Annem kapıyı tıklatıyor. Odaya girip kapıyı kapıyorlar. Yengem salona göz gezdiriyor. “Bu bebeğin yüzü abimin yüzünü hiç andırmıyor.” Yengem dönüyor, ince dudaklarını aralıyor.

Mutfak masasının altına giriyorum. Nefes nefeseyim, kimse var mı diye koridora bakıyorum. İçeri odanın kapısı hâlâ kapalı. Bağıracak oluyorum, yengemin beyaz bacaklarını görüyorum. Mutfak kapısını kapatıp masanın önüne yürüyor. Eteğimi altıma toplayıp kıpırdamadan duruyorum. “Kocaman kızsın! Çık şu masanın altından.” Yüzümün ısındığını hissediyorum. Eğilince kızıl saçları yüzünün yarısını kapatıyor. Kucağında bizim için yaptığı bir tepsi çilekli tart tutarken görüyorum onu. Tepsiyi okul sıralarından birinin üzerine koyuyor. Sınıftakilerle tepsinin başına üşüşüyoruz. Eğilip tartları tabaklara bölerken kızıl saçları yüzünün yarısını kapatıyor. “Tanıyorum seni.” “Çık dışarı, konuşalım.” “Çıkmam. Daha demin küfür etmedin mi bana?” Elini atıp bacağımı yakalamaya çalışıyor, çekiyorum. Kalkıyor. Masanın üzerinden hışırtılar geliyor. Yere, tam karşıma oturunca elinde piramit çikolataları görüyorum. Misafirler için. Birinin kabuğunu soyup yere atıyor. Ağzını şapırdatıyor. “Bebek abisini andırmıyormuş. Küçük şeytan seni. Aklın sıra laf mı sokuyorsun?” “Ne diyorsun?” “Babanlardan mı duydun bunu? Her Allah’ın günü dedikodumu yapıyorsunuz değil mi?” Ateşim çıkıyor. “Ama tüm kız çocukları bebekken babalarını andırır.” “Bak hâlâ! Abinin yanında böyle bir şey söylersen fena yaparım seni.” Kabuğunu soyduğu ikinci piramidi halının üzerine düşürüyor. İstemsizce çikolataya uzanıyorum, koluma sarılıp beni masanın altından çıkarıyor. “Ağlama yoksa yine götürürüm abini.” Elimden tutuyor. Salona dönüyoruz. Dudaklarımı ısırıp oturuyorum. Az sonra babam kucağında bebekle salona giriyor. Yengem kalkıp selamlıyor onu. “Öpeyim efendim. İyi bayramlar.” Kulaklarım uğulduyor. Babam koltuğa çöküyor. Bebeğe bakarken gözleri doluyor. “Aynı babası,” diye seviyor onu. Bayramlaşıyoruz.

Duran Emre Kanacı