Aslı Akarsakarya, Rachel Corbett’in “Hayatını Değiştirmelisin – Rainer Maria Rilke ve Auguste Rodin’in Hikâyesi” adlı kitabı üzerine yazdı.

Kız kardeşine, “Kişi bir dilenci olarak doğmuşsa dilenmek için bir an önce bir torba edinmeli,” diyen genç Rodin’in hayal kırıklığını sanırım birçoğumuz anlar. En azından kabullenişi taklit eden bu isyana yabancı değilizdir. Ben de böyle bir dönemimde, benzer bir isyanı zikrederken teselli bulmak için açtım belki bu kitabın kapağını.

Rodin’in ihtişamlı kariyeri, üç yıl üst üste Grande École’e başvurularının reddedilmesi ile başlıyor. Rodin’i Rodin yapan en başat noktalar olarak görüyor Rachel Corbett bu reddedilişleri. Kişiyi değersizleştiren karşısında kişinin ilk tepkisi, değersizleştireni değersizleştirmek oluyor ki hüküm sırtından kalksın. Rodin de böyle yapıyor. Sanat dünyasına ön kapıdan girememenin bozgunu onu heykel sanatının o dönem boş bıraktığı, ana akım olmayan köşelerine yöneltiyor. Bakışını döneminin genç heykeltıraşları gibi saplantılı bir şekilde antik çağ heykelleri ile sınırlamıyor, derslerini taş yontucularından, gidebildiği heykel kurslarından ve doğadan alıyor.

Rodin’in hakikati ve hakikatin güzelliğini temel alan tarzını bulmasında iç faktörlerden daha çok belki bu dış faktörler etkili oluyor. Canlı mankenlerle çalışma şansı bulamadığından tıp müzesinin müdavimi olması örneğin, müzede incelediği hastalıklı uzuvlar ve sonraki yıllarda Rodin’in vereceği cüzi ücrete içki parası olur diye tamah eden Bibi adındaki kırık burunlu Yunan tamirci. Rodin başlarda Bibi’nin yüzünü “korkunç derecede iğrenç” buluyor. 18 ay modeliyle çalıştıktan sonra, belki kaderiyle barışmak, yaşam kalım ya da belki gözünü eğitmek diye okuyabiliriz bunu, artık “Rodin Bibi’nin yüzünün Louvre’da sergilenen, çoğu Yunan olan ve zaman içinde bozulan yüzlerden çok da farklı olmadığını” düşünüyor. Büstün tek sorunu Bibi’nin ‘çirkinliği’ ile sınırlı kalmıyor. O sene soğuk havalar yüzünden baş kısmının arkasının çatlayıp düşmesi Rodin’in görüşünde bir perdeyi daha kaldırıyor ve büstün bu hali ona göre Bibi’nin yüzünü daha iyi yansıtıyor. “Sanatta çirkin şey yoktur, karaktersiz şey vardır,” diyen Rodin, Bibi’den güzelliğin mükemmellikle değil, hakikatle ilgili olduğunu öğreniyor.

Rachel Corbet kadrajını geniş ve hareketli tutuyor ve zaman zaman başka kişileri odağa almaktan çekinmeyerek okuyucu için daha bütüncül bir resim sunmayı başarıyor. Bu geniş resmin içinde çoğunlukla dönemin Paris’i kaçınılmaz bir fon olarak kullanılıyor ve zaman zaman Tolstoy, Cézanne, Picasso, Monet, Matisse gibi isimler de anılarak Avrupa entelektüel birikimine büyük katkıda bulunmuş ve her biri zihnimde zeminsiz ve zamansız asılı duran yıldızları tarihsel akışta bir zemine oturtuyor.

Metin sadece Rodin ve Rilke’yi değil, onlara çok yakın olan Lou Andreas Salomé, Clara Westhoff, Paula Modersohn-Becker’in hayatını da takip ediyor ve onlar üzerinden geçen yüzyıl başında Avrupa’da kadın entelektüellerin maruz kaldıkları sıkıntıları da yansıtıyor. 1984 doğumlu bir sanat tarihçisi olan Corbett, bunu hem bir hemcins hassasiyeti hem de ele aldığı kahramanları mümkün olan en geniş açı ile bize sunmak konusundaki çabası eşliğinde yapıyor. Öyle ki nesnel bir tarihçiden çok hikâyelemeye yakın üslubu, metinden bir tarihçi nesnelliği bekleyen okurları belki biraz hayal kırıklığına uğratabilir ama benim gibi biyografi de olsa hikâyenin hazzını daha yukarıda tutan okuyucular için daha bile lezzetli bulunacaktır. Kerime Dalyan’ın çevirisi metin boyunca doğallıkla ve kendini hissettirmeden akıyor. Ancak metnin genelinde, özellikle virgül kullanımı ile ilgili sıkıntılar gözüme çarptığından, sonraki baskılar için yapılacak titiz bir düzeltme var olan bazı pürüzleri giderebilir.

Rilke’nin Rodin’e olan hayranlığı ve onun yanında çalıştığı yılları anlattığı bölümleri hatırlamaya çalıştığım şu sırada kafamda Rodin’e dair oluşmuş detaylı imgeye inat, Rilke’ninkinin solukluğunu fark ediyorum. Bunda şüphesiz ki kaynakların ve anlatının büyük bölümünün bize Rilke üzerinden geliyor olmasının, metnin genel bir tabirle Rilke’nin gözüyle Rodin’e bakmasının büyük payı var. Ama aynı zamanda bunun Rilke’nin içinden bir görüş, onun tabiriyle ona en büyük duygularını, dünyevi mutluluğunu veren “iç görüsü”nün hoş bir taklidi olarak da görmek istiyorum ve günümüzde hemen her gün duyduğumuz empati sözcüğünün ve tanımının, zannettiğim gibi insanlık tarihi kadar eski olmadığını, hepi topu bir buçuk asırlık bir ömrü olduğunu bana öğreten Corbett’e teşekkür ediyorum.

Aslı Akarsakarya