bilirsiniz, bazı tutkular insanı
caza ve mezarlıklara sürükler…
küçük İskender

İçeri girdiğimde kiremit rengi duvarlara vuran loş ışıkla birlikte hemen sakinleşmiştim. Gözlerim sakin bir masa aradı. Yağmurdan ıslanan montumu çıkarıp karşımdaki sandalyeye astım. Sırtımı duvara vererek duvarlara bakmaya başladım. Duvarlarda birçok edebiyatçının portresi asılıydı. Bu muhitte çok sık görmeye başlamıştım duvarlara asılan bu fotoğrafları. Her mekân kendisine bir hikâye ithal etmek için bu yolu seçiyordu sanki. Gözüm beyaz ve şekilli sakalları, ağzının biçimsiz duruşu, muzip gülüşü ile bana bakan Hemingway’e takıldı.

Hemingway’in bir başkasına meydan okuyup kendisini ringe atacak kadar sevdiği Joyce olmak isterdim. Yeşil gözlerim onunkiler kadar güzel olmalıydı, ancak onun kadar her şeyi de görmemeliydim.

Ben en son sıralarda olmayı, kimse tarafından görülmemeyi, kimse tarafından fark edilmemeyi isterdim. Böylece kimse tarafından sorguya çekilmeyecektim. Kimse hatalarımı yüzüme vurmaya tenezzül etmeyecekti.

En arka sırada oturmuştum. Arkadaşlarımdan sıkılmıştım ve kendimi şımarık bir züppe olarak görüyordum. Her şeyden sıkıldıkça kendime sarılıyordum.

Sercan Meriç

Kendime sarıldıkça köklerini toprağa derinine saran ve diğer ağaçları rahatsız etmek için elinden geleni ardına koymayan o bilmem kaç yıllık ağaçları düşünüyordum. Bir sarhoşun arabasında olmak ve şeridi hiçbir zaman tutturamamak istiyordum. Arkadan uzun uzun kornalar çalan arabalarla bir kortejimizin olmasını hayal ediyordum.

Bütün bu saçmalıklardan daha fazla nasıl saçmalarım diye kendimi zorluyordum.

Yalpalıyordum. Oturduğum yerde yalpalamanın hazzını yaşıyordum. Bu kadar üşenmeme rağmen neden başka şehirlere, neden başka denizlere, neden başka kıtalara gitmeyi istediğimi bir türlü anlayamıyordum.

Sonra kalktım. Hesabı istedim. Başını öne eğip adisyondan borcumu hesaplayan garson sanki ödeme yapmazsam beni öldürecekmiş gibiydi. Bir anda gerildim, saniyeler sonra vücudumdaki elektrik birden boşalmıştı. O benim istediğim bir bara sahipti. Bir yudum bile içki içmemişti. Burası benim olmalıydı. Burasının benim olduğunu düşündükçe korkuyordum.

Görüyordum. O içmediği için korkmuyordu. Disiplinliydi. Gözlerine baktığımda onu kimsenin kandıramayacağını hissettim ama o beni kandırabilirdi. Benden fazla hesap alacağını düşündüm. Hesaplamasını bitirmeden elimi cebime attım. Cüzdanımı cebimde taşımadığımı unuttum. Montumdan paraları çıkardım. Birkaç yüzlük saydım ve önüne attım. Kayıtsız bir soğuklukla “Teşekkürler” dedi. Ona kurduğum oyun başarılı olmuştu.

Birkaç dakika sokaklarda yürümeye karar verdim. Birkaç adım attıktan sonra nasıl bir oyuna geldiğimi anladım. Galip gelen oydu ve ben haddinden fazla hesap ödeyerek nasıl bir aptal olduğumu tekrar kendime kanıtlamıştım.

Saatin geceye varmasına çok vardı ve ben yüzlerine bakamadığım insanlarda kendimi görmeyi çok istiyordum. Ayağındaki pabuçlarına, pantolonlarına, gömleklerine, tişörtlerine kaçamak bakışlar atabiliyordum sadece. Bu kadar utangaç olup bu kadar çok şey istemeyi nasıl başardığımı düşünüp konuyu tekrar kendime çeviriyordum.

Acaba benim onlara baktığım gibi onlar da bana bakıyor muydu? Bana baktıklarında kendilerinden bir parça görüyorlar mıydı? Onlar benim yüzüme bakabiliyorlar mıydı rahatça? O kadar cüretkarlar mıydı?

Saldırmayacağı arabayı kovalayan köpekler ya da ne bileyim hiçbir zaman galip gelme dürtüsüyle davranmayan ama Ada Vapuru’yla yarışa giren yunuslar gibiydim.

Bunları düşünürken geri döndüm. Kalktığım bara yeniden oturdum. O arsız garsonun beni yenemeyeceğini, oyunun aslında bitmediğini göstermek istiyordum. Bir yanım da utançla doluydu. Kendimi ikna etmem uzun sürmedi. Sonuçta müşteriydim ve kimse benim özgürlüğümü sorgulayamazdı.

Bir bira daha isterken garsona “Az önce kalkmıştım ama arkadaşım buraya gelecekmiş, o yüzden döndüm. Süryani şarabınız var mı?” diye sordum. Planlarıma göre “Süryani şarabımız yok efendim, kusura bakmayın. Doluca var. Onu ister misiniz?” demesi, “Öyleyse istemem” diye yanıt vermemden sonra da “Öyleyse size kuruyemiş ikram edelim” yanıtını vermesi gerekiyordu. Öyle olmadı.

“Var elbette, ister misiniz?” dedi. Kısa bir süre önce hesabı ödeyip kapıdan çıktığımdan itibaren buraya döneceğime çok eminmiş gibiydi. İstese benimle sabaha kadar oyun oynardı.

“Arkadaşım gelmeden bir tane Süryani şarabı alayım, beğenirsem belki o da bir bardak içer” diye cevapladım.

Önemli olan benim yalan söylemem değildi. Garsonun benim yalan söylediğimi benden daha iyi bilmesiydi. Bu yüzden bütün geceyi nefret ettiğim kırmızı Süryani şarabıyla geçirdim.

İçtikçe ötekileştiğime, içtikçe haklılığından şüphe götürmeyen bir ezilmiş olduğuma, içtikçe saatlerin geçmemesini isteyen bir serkeş olduğuma, içtikçe ters yönde dahi yol hakkının doğal sahibi olduğuma inanmak istedim.

Tam o sırada garson geldi. “Gün sonu alacağız birader, pos makinesi getireyim mi yoksa nakit mi ödersin?” diye sordu.

“Arkadaşım gelmedi değil mi?” diye cevapladım.

“Gelmedi. Hadi kapatıyoruz, hesabı hemen alalım” dedi.

Sercan Meriç