Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla)

4 milyar 540 milyon 874 bin 672. yıl, 364. Gün:

DİVAN BAHÇELERİ

Divan Bahçeleri, İzmir Namık Kemal Lisesi’nin edebiyat öğretmenlerinden yazar İsmet Kültür’ün arkasında büyük emek ve sevgi olan kitabının adı. Divan edebiyatı ve tasavvuf üzerine derin bilgisi kendisine bu kitabı yazdırmış olsa gerek. Hâlâ onun sesiyle belleğimde kalan taç beyitler var. İsmet Kültür, yalnızca bize ait olanı değil, dünya edebiyatını da gözeten ve öğrencilerini klasikleri okumaya yönlendiren bir hocaydı. Bugün sahaflarda bulunabilecek diğer kitapları, “Nasıl Okuyalım – Okuma Tekniği” ve “Üç Çağ Yazar ve Şairlerinin Edebi Kişilikleri” başlıklarını taşıyor. 

Aynı lisede, adını anmadan geçemeyeceğim diğer hocam da Fuat Edip Baksı idi. Herkesin bildiği, “Bir bahar akşamı rastladım size” şarkısının şairi. Otuza yakın şarkının güftesi ona aittir. 1974 yılında İzmir’de ölen Baksı’ya yaşamının son 10 yılı içinde rastladım. Fen bölümünde olmama karşın bu iki edebiyatçının öğrencisi olmam az şans değilmiş, doğrusu.

Divan Bahçeleri 1964 yılında Kovan Kitapevi tarafından İzmir’de basılmış. Önsözle birlikte 24 bölümden oluşuyor. Kitabın önemi, divan şiirlerinin beyitlerinin en güzellerinin ve taç beyitlerinin izleğe göre sınıflandırılarak okura sunulması. Okur için bir bakıma, “Armut piş, ağzıma düş” durumu. Bu izleklerden bazıları: Felek, Zalimler, Menfaat, Dostluk, Yar, Ağyar, İçki, Vefa ve Tasavvuf. 

İsmet Kültür, kitabının önsözünde, kitaptaki beyitlerin insanın, insan, dünya, evren ve toplum karşısındaki davranışlarını ve insancıl değerleri bilgece yansıttığını söylüyor ve “İnsan değerlerini hep bu hikmetlerde buluruz. Yoğun bir anlam taşır bu beyitler. İnsanlık temalarını topluca anlatır… Bu uçsuz bucaksız deryanın incilerini toplamak herkese nasip değildir… Ben bu alemin eşiğindeyim henüz, toplayıp sunduğum ‘Hikmet’ler, bu sonsuz gülşenin küçük bir demetidir” diyor.

İşte, o beyitlerden birkaç örnek:

ÖLÜMLÜLÜK

Âvâzeyi bu âleme Davud gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş
Bâki

FELEK

Cefa için mi getirdi felek cihâna bizi
Dahi ne günlere saklar acep zamane bizi
Tigî

HAYATTAN ŞİKAYET

Kadı ola dâvâcı ve mübaşir dahi şahit
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet
Ziya Paşa

DEĞER KAVRAMI

Güneşin zerre kadar kadrine noksan gelmez
Eylese nur-i cihântâbını huffâş inkâr
Baki

(Yarasa güneşin varlığını inkar etse 
Güneşin gücü zerre kadar eksilmez)

*

Düşmandan ahz-ı sâr kadar var mıdır sefa 
Ragıp bu zevke âh mürüvvet komaz beni
Ragıp Paşa

(Düşmandan öç almak kadar zevk veren şey var mıdır
Ragıp ah insanlığın seni bu keyiften alıkoyuyor)

İĞNELEME

Felek sermaye-i bârânı cezbetmekte yerden
Kibarın bahşiş ü ihsanı emvâl-i gededandır
Namık Kemal

(Dünya yağmurun sahip olduğunu kendine çeker, içer.
Büyüklerin iyilik için dağıttı para yoksulun malındandır.)

ZALİMLER

Âdile fırsat da düşse kinden istibad eder
Zalim idbara düşerken dinden istimdâd eder
Neyzen Tevfik

(Adil olana fırsat düşse bile kini kendine yakıştırmaz
Zalim, talih ona yüz çevirirken dinden yardım ister.)

CAHİLLİK

Cahilin fahrı câh ü mal iledir
Ârifin izzeti kemal iledir
Âhi

(Cahilin övüncü mal mülk iledir
Bilenin büyüklüğü olgunluk iledir.)

TALİHSİZLİK

Ruhsat bulunur dâmen-i cânan ele girmez
Cânan bulunur gûşe-i dâman ele girmez
Haşmet

(İzin bulunur bir sevgili bulunmaz
Sevgili bulunur bir kuytu bulunmaz.)

365. Gün:

KATLİAMDAN KURTARDIKLARIM

İlkokul günlerimde okul tatilinin başlamasına yakın bir zaman. Yenimahalle’deki okulumuzun arka kapısının bitişiğinde kulübemsi bir bina var. Yakında oturan bir aile orada ipekböcekçiliği yapıyor. Bir gün başımızda öğretmenimizle sınıfça cümbür cemaat kulübeye doluştuk; kurumuş yaprak ve ipekböceği dışkısı kokulu bir izbe. Yüzlerce tırtıl kerevetlerde yeşillikler arasında ha babam bir tür yaprak yiyor. Kokuya bir de çıtırtılı dayanılmaz bir gürültü ekliyorlar. 

Öğretmenimiz yediklerinin dut yaprağı olduğunu söyledi. Bizim evin bahçesinde de bir dut ağacımız var. İpekböceklerinin sahibi, isteyen öğrencilere birkaç ipekböceği verebileceğini söyleyince ümitlendim. Ama, evdekilerden izin almam lazım. Evin tek çocuğuyum. Annem ve babam anlayışlı davrandı. İpek böceğinin tırtıl yaşı bir ay kadar. Bu pisliği ve kokuyu evin içinde ancak o süre çekebilirlermiş. Cevapları pekiymiş, ama az sayıda ipek böceği alacak ve onları bir ayakkabı kutusunun içine koyacakmışım. Kutunun dışında hâşâ görülmeyeceklermiş. Sevinçle kabul ettim.

Sağlam bir kutu buldum. Ertesi günü iple çekerek okul sonrası kulübeye koştum ve ipekböceklerimi aldım. O evden taşınana kadar -2 yıl- sürecek olan ilgim de böylece başlamış oldu.

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 2. Gün:

SARIYER’DE SARI NOKTA

Sarıyer’de oturan bir emekli subay semtinin vapur iskelesinde beklerken, daha önce de yaptığı gibi, yaklaşan vapurun hangisi olduğunu tahmin etmeye çalıştı. Aklından bir ad tuttu, sonra da yaklaşmakta olan vapurun adını okumak için vapurun burnuna baktı, ama bir türlü harfleri okuyamadığını fark etti. Harfler gözüne kargacık burgacık görünüyordu. Vapur neredeyse iskeleye vuracak kadar yakınlaşmışken sonunda adını okuyabildi. Bir tuhaflık gözlerine bağdaş kurup oturmuştu. Morali bozuldu. 

Geçenlerde sakınamayıp başını evdeki rafa çarptığını anımsadı. Nedeni bu olabilir miydi? Adam sen de! Hep böyle gidecek değildi ya. Yaşlanıyordu da. Üç gün gözünü kendi kendine inceledi. Bir sağ gözünü kapatıp solla bakıyor, bir sol gözünü kapatıp sağla bakıyor, hangi gözünün iyi görmediğini anlamaya çalışıyordu. Kataraktlı sağ gözü sözleşmeye bağlı kalmamış, kalmamış ne kelime ona ihanet etmiş, görevini yapmaz olmuştu. Renkleri bile doğru dürüst göstermiyordu. Bembeyaz yıkanmış lavanta kokulu çarşaflar gözüne kirden sararmış, eski ve atılası görünüyordu.

İçinde asıl hengame, üç yıl önce retina yırtılması ameliyatı geçiren sol gözüyle gazeteye bakarken koptu. Dedesinden kalma savaş madalyasına kol uzaklığından bakarkenki büyüklükte bir gri lekenin gözünün tam ortasına yerleşmiş olduğunu gördü. Daha da kötüsü, leke, o nereye bakarsa oraya koşturacak kadar da enerjikti. Artık, sol gözüyle okuyamayacağını anlayınca bir göz doktoruna gitme zamanının geldiği davul zurna gerektirmedi.

Doktor, gözünü inceledikten sonra göz filmine bir göz attığında şaşırmasını gizleyemedi ve gırtlaktan gelen bir “Oooo!” sesi çıkardı. Gözünün sarı nokta bölgesinde bir delik vardı. Oracıkta kalemini kırdı, hükmünü verdi: Ameliyat! Sonrasında, emekli subayımız, özel ve parası güzel seçeneklerden, bir emeklinin cebine yakışan haddini bilen seçeneklere kadar bilgilendirildi ve otomatik kapı arkasından kapandı.

Böyle durumlarda, insan geçmiş yalnızlıklarını unutup, daha önce hiç olmadığını düşünecek kadar kendini yalnız ve çaresiz hisseder. Bu duyguyla evine dönen hayat mağdurumuz, kendisiyle önce anlayışlı bir sohbete ve sonra kızgınlık adlı fitne fücurun sözlerine kulak vererek, gene kendisiyle ciddi ciddi tartışmaya başladı. Sakinleştiğinde dışardaki fırtına dinmiş kuşlar ötmeye başlamıştı: Ameliyat olmayacaktı.

Ona bu radikal kararı aldıran, sol gözünün daha fazla kötüleşmeyeceğine olan inancı yanında, görme alanının buzlu cama dönen küçük orta bölgesi hariç mükemmel oluşuydu. Asıl sorun ise, bu bölgenin merkezine doğru çizgilerin kırılması, harf sembollerinin eğilip bükülmesiydi. Hemen fark etti ki küçük şeylere veya uzağa baktığında, o şey neyse, hadi bir kuş diyelim, tam gözünün merkezinden geçerken kayboluyordu. Uzakta uçan kuşu, bile bile gözünün merkezinde tutarsa, kuş tamamen manzaradan siliniyordu.

Şimdiye dek rastlamadığı ve dünyada varlığından habersiz olduğu bu garip durumu zamanla benimsemekle kalmadı, onu bir oyun haline de getirdi. Hoşlanmadığı biriyle beraberken, ona çaktırmadan sağ gözünü kapatarak adamın yüzüne bakıyor ve onun eğilip bükülen garabet suratıyla eğleniyordu. Gözünü karşısındakinin gözlerinin arasına dikmesi o insanı aniden şaşılaştırmaya yetiyordu. Hatta, eğlence olsun diye resimdeki Mona Lisa’nın dudaklarına odaklandığı bir gün fark etti ki hiçbir zaman yaşlanmayan kadının belli belirsiz gülüşü ortadan kalkıyor, insanları büyüleyen özelliği kayboluyordu.

Zamanla, şeyleri gözünün merkezine alıp kaybetme oyununu ileri götürerek sadece somut nesneleri değil, duyguları ve soyut kavramları da kaybetmeye başladı. Futbolda rakip takımın, tuttuğu takıma ağır bir yenilgi yaşatmasıyla aşağılandığını hissederse, hemen aşağılanma duygusunu gözünün merkezine alıp kaybediyor ve rahatlıyordu. Haberlerde duyduğu vahşi bir kadın cinayeti onu mutsuz ettiğinde, haberi katilin fotoğrafıyla birlikte aynı yöntemle dünya yüzünden siliyor ve vicdanının yara almasını önlüyordu.

Hayat her zaman eğlenceyle sürmez. Karısının kanserden ölümü onda beklemediği bir sarsıntı yarattı. Koltuğunda otururken, gözünü beyaz duvarlara dikiyor, az buçuk hayat hakkında ve çokça da hayat hakkında düşünmekten kendini alamıyordu. Ağır sarsıntılar içimizde yıkımlar oluşturur; inançlarımız dahil. Hayatla ölüm arasındaki kavgada ölümün tarafını tutanlar, yeryüzüne ait olanın yerine ölüme ve öteki dünyaya övgüler yağdıranlar onu çileden çıkarıyordu. Sevinci, neşeyi bastırıp acıyı kahrı yaldızlayan bir kültür ortamına hoşgörü gösteremezdi. Bir süre kendini sorgulamasının ardından sol gözüne odaklandı ve kısa bir tereddüt anından sonra, artık anlam dünyasına seslenemeyen inancını gözünün önünde sessizce kaybetti. Ne ki, her türlü inancın temeli olan inanmaya inanmayı bir türlü içinden atamayan yorgun zihni, onu koltuğundan turkuvaz rengi bir denizin derinliklerine çektiğinde odayı bir horlama sesi doldurdu.

3. Gün:

Şiirin ve romanın anlamsızlaşma lüksü vardır. Ama, bir öykünün asla!