Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun.

Tuğba Gürbüz

Dilge Güney

VAPURDA

İlk öykümü yazdığım gün 7 Haziran 1989. Günlerden çarşamba ve son noktayı koyduğumda saat 11.26’yı gösteriyormuş. İlkokul ikinci sınıfın son günleri… Evimiz işlek bir caddenin üzerindeydi, yaz tatilleri dışında sokakta oynadığım günler sayılıdır. Çoğunlukla odamda tek başıma oynar, kitap okur, hayaller kurardım. Yazma alışkanlığım biraz da sıkılarak geçirdiğim zamanlardan hatıra. Muhtemelen yine böyle sıkıldığım bir zamanda, evde bulduğum eski hesap defterini öykü defterine dönüştürmüşüm. Otuz beş öyküden oluşan bu ilk denememi neyse ki ailecek muhafaza edebilmişiz.

Büyüdükçe farklı türler de denedim. Gençlik yıllarım şiir yazmaya çabalayarak geçti. İlerleyen zamanlarda, hatta çocuklar için yazmaya başlamadan kısa zaman öncesine kadar, bir blogta denemeler, öyküler yazıyordum. Bir yandan da o zaman dört yaşında olan oğluma kitap okuyor; içten içe çocuk edebiyatının büyüsüne kapılıyordum.

Bir akşam tesadüfen çizgi film karakteri Pepe’nin menajeri sevgili Barış’la tanıştım. Nasıl karakter yaratılacağıyla ilgili ilk dersimi ondan aldım sanırım çünkü bu karşılamadan sonra aklımda sürekli Muti adında bir çocuk dolanıyordu. Böylelikle Toprak Ana’nın özel güçlerle donattığı Muti’nin doğaya zarar veren insanlarla mücadelesini anlatmaya başladım. Fakat çocuk edebiyatında sadece okur olarak deneyimim vardı ve yazdıklarımla ne yapacağımı bilmiyordum. İşte böyle çalakalem çocuk öyküleri karaladığım o bugünlerde bana göre mucizevi bir şey oldu.

2013 senesiydi. İşten çıkmıştım. Her zamankinden de erken üstelik. Çocukluğumu masallarıyla donatan anneannem rahatsızlanmıştı. Telaşla bindiğim o vapurun beni gelecekteki yazarlık günlerime doğru bir yolculuğa çıkardığını kim bilebilir. Hemen girişteki koltuklara oturdum. Çantamdan kitabımı çıkarıp okumaya başladım. Bu sırada vapur giderek kalabalıklaşıyordu ve karşıma hararetli bir şekilde kitaplardan söz eden iki kişi oturdu. Üstelik çocuk edebiyatı hakkında konuşuyorlardı. Kısa süren kulak misafirliğimin sonunda bunun ayağıma gelen bir fırsat olduğunu anladım ve “Merhaba,” dedim. O iki kişiden biri ilerleyen günlerde çocuk edebiyatı atölyesine katılacağım kıymetli hocam Nevzat Süer Sezgin, diğeri ise yazar Can Eryümlü idi. Bu karşılaşmadan bir buçuk sene sonra, Nevzat Hocam’ın yol göstericiliğiyle ilk kitabım Muti’nin Maceraları çocuklarla buluştu. O gün bindiğim vapur hiç durmadı, ağır ağır ilerliyor açık denizlerde. Dilerim ömür boyu sürer yolculuğum.