Son senelerde memleketten göçmek zorunda kalanlara

Yurt dışına uzun yıllardır hep uçakla çıkmışım, bu nedenle havaalanlarının o soğukluğu, bavul derdi, polis kontrolü filan bir ülkeden başka bir ülkeye geçmeyi sanırım tam olarak anlamamışım. İlk kez 2013 Kasım’ında arabayla Gümülcine’de yaşayan ortaokuldan mektup arkadaşım Panagiotis’nin yanına gittiğimde gerçek bir sınır gördüm. Polis noktasını geride bıraktıktan sonra Meriç nehrinin üstündeki köprüde giderken kırmızı beyaz korkuluklar bir anda mavi beyaza dönüyor, işte sınır tam da orası. Çocuk oyunu gibi. İnsan işte uçak yolculuğunda değil de tam o noktada anlıyor sınır denen şeyin saçmalığını.

Kapka Kassabova’nın yazdığı Sınır’ı okuyunca, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye sınırlarında yaşayan insanların hikâyelerini dinledikçe dünyanın camını çerçevesini indirmek geliyor insanın içinden. Öyle bir çaresizlik, üzüntü, yüreğe öyle oturan sözler…

Karşıya geçemeyenler

Ergenlik döneminde ailesiyle birlikte Yeni Zelanda’ya, oradan da ileri yaşında kendi başına İskoçya’ya göçen Bulgar Kapka Kassabova’nın çocukluğunun geçtiği yerleri görmek istemesiyle başlayan ve tabii ki orada kalamayan bir belgesel kitap Sınır.

Kapka Kassabova

“O zaman ve şimdi karşıya geçmeyi başaramayanlara ithaf edilmiştir.” diye başlayan Kassabova o kadar incelikli bir biçimde kurmuş ki kitabını. Gezdiği, kaldığı, görüştüğü insanların bulunduğu yerleri gösteren bir harita var öncelikle, bu harita çok önemli çünkü kimin kimle karşı karşıya olduğunu, nerenin hangi ülke sınırında kaldığını ancak onun sayesinde anlayabiliyoruz. Yazar kitabını da oldukça farklı bir düzenle ilerletiyor. Her bölümden önce bir sözcüğün açıklandığı sayfayla o atmosfere giriyoruz. Bazen ortak bir sözcüğün terminolojisi, bazen şarkı sözü, çiçek adı, Balkanlara ait herhangi bir şey… Kassabova önce bu sözcüğü bize tanıtıyor, sonra ise o sözcükle bağlantılı bölüm başlıyor. Dört yüz sayfalık bu kitabı okumak kadar hakkında bir şeyler yazmak da zor. Sarmal düzenini, farklı akışını geçtim, her sayfada ayrı tarih, her bölümde ayrı ayrı insanların anıları, acıları dolu -ki yüzlerce yıllık acılardan bahsediyoruz bazen-, insan neyi anlatacağını seçmekte ve nasıl bir düzenle anlatacağını kurmakta zorlanıyor. Günlerdir kafamda bu düşüncelerle yaşıyorum, ne kadar aktarsam da bir şeyler eksik kalacak biliyorum ama 2020’de okuduğum en güzel kitaplardan biri olan Sınır’dan herkese bahsedesim var.

Ormanda kaybolanlar

Önce Yıldızlı Istrancalar’a gidiyoruz. Çocukluğunun peşinden gitmeye başlayan Kassabova bir çocukluk anısıyla başlıyor. Bulgar ailelerin yaz tatillerini geçirdikleri Karadeniz kıyısındaki Kızıl Riviera, ilk sınır bölgemiz. Ortalığın KGB, Çek ve Stasi ajanlarıyla dolu olduğu 1980’ler… “Doğu Almanlar, bölge sakinleri arasında ‘sandaletliler’ olarak bilinirdi, çünkü geceleri sandaletleriyle ve plaj kıyafetleriyle kumsallardan gizlice kaçıp adı Istranca olan karanlık kra-kra granitza ormanına dalarlardı.” Evet, sınırı geçmeye çalışanlardan ilk tanık olduklarımız Doğu Almanya’dan Türkiye ya da Yunanistan’a geçmeye çalışan ve genellikle başarılı olamayan Almanlar.

1961-1990 yılları boyunca sınır olarak orman boyunca uzanan ve ülkeyi komşularından ayırıp tecrit eden, elektrikli, dikenli tel duvar var: Klyon ya da resmi adıyla Tesisat. Tesisat’a ulaşabilmek, ormandan geçebilmek başlı başına olay zaten, yapabilen çok az çünkü askerler kadar hükümetin baskısı sebebiyle halk da komünizmden kaçmaya çalışan bu insanların peşine düşüyor. O kadar çok hikâye okuyoruz ki bu konuda, hediye edilecek Rus yapımı saat uğruna kurşuna dizilenler, yardım ettiği sanılıp da başına bir iş gelmesin diye uçurumdan atılanlar, buharlaştırılanlar… (O dönem Bulgar askerlerinin yok etme anlamına gelen jargonuymuş.)

Kapka Kassabova sınır köylerinde yaşayan neredeyse tüm erkeklerin, emekli sınır muhafızlarının bir biçimde sınırı geçirtmemeye dair anlatacak hikâyeleri olduğunu gözlemliyor. Buralar 90’lardan sonra bir türlü belini doğrultamayan yerler. İlahi adalet duygusu mu, dedelerin, babaların günahlarını çocuklarının çekmesi mi bilmiyorum ama hep bir yalnız bırakılmışlık hâli var, normal şeylerden bahsedermiş gibi anlatılan ölümlerin ardındaki vicdan azabı hissediliyor satırlarda.

1961-1989 arası kayıp yabancı turistlerin sayısı Bulgaristan İçişleri Bakanlığı’na göre 415. Kayıpların çoğu onları vuran askerlerin açtığı mezarlarda, sayı tabii ki çok daha fazla ama yargılanmış, hatta hakkında soruşturma açılmış kimse yok. Öncelikle Doğu Alman, sonra Çek, Polonyalı, Macar ve SSCB’ye bağlı devletlerden pek çoğu genç turistler… Kayıp.

Yazar bu sahil beldesinden uzun bir süre konaklayacağı Vadideki Köy’e gidiyor. Burası da Balkan tarihinin acısını epey çekmiş, güzel köy önce Kızıl Ordu’nun gelmesiyle yıkılmış, sonrasında ise Komünist Parti iktidarında tarımsal ortaklık adı altında halkı mahvedilmiş. Böylece 2000’li yıllara gelindiğinde “toprak zengini bu ülkeden hem köylülerin hem de şehirlilerin eşit derecede mülksüz oldukları bir toplum ortaya çıkmıştı.”

Bu köyde geçirdiği günlerde Kassabova, Büyük Ören adındaki arkeolojik bölgede Bulgar Komünist Partisi’nin başkanının ve Kültür Bakanı olan kızı Ludmila Jivkova’nın verdikleri zararlarla, delik deşik edilen dağlarla, define avcılarıyla ilgili bilgi alırken, nasıl her devlet birbirinden beter olabilir diye merak ettim açıkçası.

1989 sürgünü

Yazar daha sonra kendisine Trakya koridorlarından bir rota çiziyor ve Orta Trakya’yı şöyle anlatıyor:

“Türkler, Sovyetlerle Yunanlar konusunda endişeliydi; Yunanlar, Sovyetlerle Türkler konusunda, Bulgarlarsa herkesten endişe ediyordu.”

Tam da Paskalya’ya denk gelen bir haftada Kapka Kassabova’nın Trakya yolculuğu Edirne’ye doğru devam ediyor. Yol boyu karşılaştığı mülteciler, yürüye yürüye sınır polisine teslim olmaya çalışanlar, bir şekilde kendini sınırın ötesine atmaya çalışanlar yazarı şaşırtsa da sürekli bu yolları gidip gelen şoförler de yolcular da alışkın bir biçimde susmuşlar artık.

Şoför Ventsi’nin de eskiden sınır ordusunda olduğunu öğreniyoruz yolculuk sırasında. Ve artık Türkiye sınırına yaklaşmışken Balkan topraklarında yaşanmış bir başka sürgünün, acının konuşulma vakti geliyor. 1989’da dinlerini, isimlerini değiştirmek istemeyen binlerce Türkün yerlerinden yurtlarından kovulup Türkiye’ye gönderilmeleri.

“Bir keresinde bir adamın, oğlunun boğazını kestiğine şahit oldum. Türk asıllılara karşı isim değiştirme kampanyasının yürütüldüğü zamanlardı. Çocuk yeni ismi alıp burda kalmak istemişti, babaysa isimlerini koruyup Türkiye’ye gitmek. Boğazı kesilmiş halde sebze tarhında yatan o çocuğu hiçbir zaman unutmayacağım.”

Edirne’de tanıştığı Ahmet’le Ayşe de uzun uzun anlatıyorlar hikâyelerini. Bir gecede Assen olan Ahmet ve Assia olan Ayşe, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kıtada görülmüş en büyük nüfus hareketinin kurbanları olmuşlardı, üç yüz kırk bin insanla birlikte kendi devletleri tarafından barış zamanında sürgün edilmişlerdi. Ayşe hiç Türkçe bilmezken, Türk olduklarını dahi polis kapıya dayanınca öğrenmişken, Ahmet çat pat Türkçe bildiği için şanslıydı. Ahmet’le Ayşe göç yolunu, yıllarca yaşadıkları çadırları, prefabrik evleri, Türkçe kurslarını anlatırken Kapka Kassabova da dünyanın öbür ucuna göçünü hatırlıyor: “Yeni Zelanda’da ağaçlarla kuşlar farklıydı, yıldızlar yeniden düzenlenmiş, mevsimler tersyüz edilmişti, lavabodaki su ters yöne dönerek boşalıyordu. Baş aşağı dönmüş bir dünyaydı, öte yandan göçmen için dünya hep baş aşağıdır.” Sohbet anadillerindeki en anlamlı sözcükle sonlanıyor: Memleket.

İnsanın kendi memleketi de dahil olunca zaten farklı bir duyguyla okuyor, bu göçmenlik anıları boğazıma bir yumru gibi oturmuşken, Edirne’nin yegâne Hıristiyan mahallesinde Müslüman, Hıristiyan hep beraber kutlanan Paskalya’yı okuduğum satırlar bambaşkaydı. Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan gelenler, ortada duyulan farklı farklı diller öylesine mutlu bir hava katıyor ki ortama… Peder Aleksander’ın sözleri gözyaşlarından önce okuyabildiğim son cümle oldu: “Sınırları olmayan bir Trakya. Tıpkı olması gerektiği gibi.”

Pomakların mekânı

Balkanlarda acı biter mi? Bitmez. Kassabova’nın bir sonraki durağı Rodoplar. Osmanlı zamanında düzenli bir biçimde Müslümanlaştırılan bir bölge. Pomak’ların yuvası. Uzun ömürlü bir Pomak’ın, ki aslında Rodoplar uzun ömürlü insanlarıyla ünlü, hayatı boyunca ismi üç kez değiştirilmiş. Bulgaristan, zamanında zorla Müslümanlaştırılan Pomakların isimlerini Slavlaştırırken, Yunanistan ise kendi topraklarındaki Pomakları tam tersine Türkleştirmiş. Sözüm ona biri İslam’dan öbürü Slavlıktan uzaklaştırmış. Yirminci yüzyılın başında zorla Hıristiyanlaştırılan bir Müslüman köyü o kadar bıkmış ki artık, serbest olduğu zaman da Müslümanlığa dönmemiş. Kapka Kassabova, emekli bir madenci olan Hayri’yle tanışıyor, Hayri bu isimle doğmuşken 70’lerde Hari, sonra ise Zakhari olmuş.

Yüz yaşını aşmış insanlarla dolu Rodoplar bu uzun yaşamın sırrını arayan turistlerin uğrak bölgesi. Yoğurt mayalama yöntemlerine bağlayanlar varmış, bilemiyoruz tabii ama bölüm boyunca yazar 80 yaşında çobanlardan, dimdik yokuşları koşturarak çıkan nineler dedelerden bahsediyor. Yemyeşil huzur dolu bir bölge olması gereken Rodoplar tabii ki geçmişte yaşananlardan dolayı hem huzursuz hem de bomboş kalmış. 1800’lerde silah kaçakçılığıyla ünlüyken, 1940’larda Bulgaristan’ın Kuzey Yunanistan’ı işgali sırasında epey acı yaşanmış, köylerde topluca öldürülen erkekler, ırzına geçilen kadınlar hâlâ konuşuluyor. İkinci Dünya Savaşı’nda ise yine Almanya’nın yanında yer alan Bulgaristan bu bölgelerden toplanan 11,343 Yahudi’yi trenle ölüm kamplarına yollamış. O nedenle burada da babasının günahlarını ödediğini düşünen pek çok mutsuz insan var.

Rodoplar’ın Yunanistan kısmına geçtiğimizde ise bambaşka trajediler bizi bekliyor, Drama’da mübadiller hiç görmedikleri, ana-babalarının adını sayıklaya sayıklaya göçüp gittikleri İzmir’den bahsediyorlar. Her yerde acı, her yerde sürgün.

Rodop gezisi bazı kişisel sebeplerle kötü biten Kapka Kassabova bu dağlarda delireceğini hissedip tehlikeli olduğunu düşündüğü birinden kaçarken (ki sonra abarttığını ve bu psikolojiyi yaratanın insanı delirtmesiyle ünlü Rodoplar olduğunu düşünecek) mucizevi bir biçimde ırmağa ulaşıp Yunan mitolojisinden fırlamışa benzeyen Orfeus, Akhilleus ve Marta adındaki balıkçılar tarafından kurtarılıyor. Hayattaki tesadüfler hakikaten bazen inanılmaz.

Sakinleşmek için İskeçe’ye yakın Dünyanın Tepesindeki Otel adını verdiği yerde konaklıyor, tabii ki sakinleşmek mümkün değil çünkü hemen aşağıda mülteci kampı var. Kampın yemeklerini otel veriyor, Suriye’den, Afganistan’dan ve başka pek çok yerden kaçıp devletlerin pazarlıkları sonucu Yunanistan’a hapsedilmiş mülteciler bugünün göçmenleri ve geleceğin hikâyeleri.

Biz şimdilik geçmişin hikâyelerine devam edelim. Otelde Stefania’yla tanışan Kapka Kassabova bu kez onu dinliyor. Stefania da mübadil, üstelik Karaman Rumlarından, dedesiyle ninesi tek kelime Yunanca bilmeden Rodoplara kadar göçmek zorunda kalmış. Bambaşka bir coğrafyada hayat kurmaya çalışan öğretmen dedesi Bulgarlar tarafından öldürülmüş.

Biri, Kapadokya’daki eski kiliselerinden bir avuç toprak getirmiş, Stefania da toprağı dedesiyle ninesinin mezarına koymuştu. “Hiç değilse öbür dünyada çocukluklarının memleketine kavuşacaklar.”

Mezara konan memleket toprağı sanırım tüm dünya insanlarını birleştiren imgelerden biri.

Yine Istrancalar

Kapka Kassabova’nın yolculuğu başladığı yerde bitecek, yani Istrancalar’da. Bu kez Türkiye tarafında Kırklareli’ne gelip Rodoplardan göçmüş Nevzat’ı dinliyor uzun uzun. 1970’te sınırın ötesindeki Bulgar çobana merhaba dediği için casusluk suçuyla on sene hapsedilen Türk çoban, her iki tarafta da dağlara, ormanlara gitmek için özel izin gerekmesi… Nevzat’la birlikte gittikleri Balaban köyünde dinledikleri… Sınır askerlerinin seneler boyu halka ettiği eziyetler, şimdinin derdi mülteciler… Bir coğrafyaya bu denli acı sığması inanılmaz.

Ve tabii hiçbir Balkan hikâyesi çingeneler olmadan bitmemeli. Kırklareli’ndeki Aya Nikola Manastırı’nın kırk yıllık gönüllü bekçisi Tako, Kapka Kassabova’nın son tanıklarından…

Tako yeni yetmeyken, ilk kız arkadaşını buraya getirmişti. O ilk öpücüğü hâlâ hatırlıyordu. Bir de ilk sigarasının tadını. “Belki de kendi hatıralarımın muhafızlığını yapıyorumdur,” dedi. “Kendi mutluluğumun.”

Mitler diyarı Balkanlar

Kitabı okurken sık sık Kapka Kassabova karşımdaymış gibi “Yediğin içtiğin senin olsun, sen mitleri anlat.” diyesim geldi. Sağ olsun o da bu isteği yerine getiriyor bol bol, ne de olsa Balkanlar mitolojinin, mitlerin, paganizmin, bugün batıl diyeceğimiz pek çok inanışın geçmişten bugüne yoğun yaşandığı bir yer. O nedenle galiba kitapta en sevdiğim yerler bunlara ait anlatılar oldu. Kapka Kassabova özellikle mitolojiyi hikâyelerin içine çok iyi yedirebilmiş, daha en başta Rodoplar’daki Şeytan Boğazı’ndan bahsederek Orfeus’un yeraltı dünyasına buradan girdiğini söylüyor. İçeri girenin bir daha çıkamadığı bu diyardan tek canlı çıkabilen varlık Orfeus, ki o da Baküs perileri tarafından paramparça edilmiş ve cesedi Meriç nehrine atılmış. Suçu ise sınırları aşmak.

“Dionysos’tan Apollon’a, kadınları sevmekten erkekleri sevmeye geçiş. Sınırları aşmak, tanrılar için bile güvenli değildir, nerede kaldı ki ölümlüler için güvenli olsun.”

Kitapta gezilen her yerden inanışlar var ama Istrancalar ve Rodoplar’ın eline kimse su dökemez diyebiliriz. Neler neler dinliyor, nelerin içinde yer alıyor Kassabova…

– Çamaşırlar gece dışarda bırakılmaz, onlara büyü yapan kadınlar var.

– Haç çıplak elle tutulmaz, tutarsan uğursuzluktur.

– Kilisedeki ikonalar senede iki kere Büyük Ayazma’da yıkanır, kutsanır, tütsülenir, allara bürünür, gezdirilir.

– Büyük bir kutsal geyik her yıl nehri boynuzlarıyla temizler, bunun için avlanmaları yasaktır.

– Kurban pişirilen ateşin közünde yürüyenlerin olduğu, ateşe tapan iki köy var ama şimdi bomboş.

– Zmey (biçim değiştiren ejderhalar) beğendiği kadınları kaçırıp onları yer altına alır, orada evlenir.

Hatta bütün bir otobüsün kulağına başka başka mitler anlattığı, ikonaların yıkandığı o büyük günde köy halkıyla Ayazma’ya gidiyor, közde yürüyecek olanları bekliyor ve antropolog Marina’yla sohbet ediyor. Bu özel gün aslında pagan inanışı ve Ateş-Güneş tanrısıyla Mağara-Gece tanrısının buluşmasıymış, bu inanışın Istrancalar’da belki bin yıllardır sürdüğü söyleniyor. Marina’nın deyişiyle: “Ormanı tutukladılar. Yine de ateş kültü son dört bin yıldır ölmedi.”

İyileşmek – dönüşmek

Çocukluğunun peşinde geldiği Bulgaristan’dan bambaşka biri olarak ayrılıyor Kapka Kassabova, anlatısının içtenliğinden bunu biz okurlar rahatlıkla sezebiliyoruz. Önceleri birer mit olarak dinlediklerine Rodoplar’da yaşadığı o korkunç geceden sonra inanmaya başlıyor. İki yıl aradan ve bu koca içsel/döngüsel yolculuktan sonra Marina’yla tekrar buluşup onun rehberliğinde şifacı bir kocakarıya gidiyor. Marina çok doğal karşılıyor yaşananları: “Dağ içeri girmene izin verdi. Şimdi de seni dışarı bırakmıyor.”

Şifacı nazar olmadığını, kurşun dökmek gerekmediğini ama ayak izlerini ters çevireceğini söylüyor. Sonuncusu hariç ilk iki kavram bizim için de oldukça tanıdık. Kapka Kassabova ayak basılmamış bir toprakta, çıplak ayak, parmakları doğuya bakar bir durumda buluyor kendini. “Müzisyenler ve nestinari ateş ayininden önce doğuya döner. Ölülerin ayakları doğuya bakar. Güneş doğudan doğar.” Yazarın bastığı toprağı üç kez saat yönünün tersine bıçakla çizen ve bir şeyler mırıldanan şifacı, daha sonra o toprak barçasını çıkarıp ters çeviriyor. Böylelikle kötü enerji artık orada kalacak. Ama bir şey daha yapması gerek: “Git, Azize Marina pınarında yıkan.”

Böylelikle Kapka Kassabova istese yıllarca kalabileceğini hissettiği Vadideki Köy’den iç huzuruyla ayrılıyor. Geçen yıllarda sınırları aşmaya çalışan mülteciler de, devletlerin yanlış politikaları yüzünden huzursuzluk da artmış ama işte hayat… Herkes yaşamaya devam ediyor. Dinlediği acı dolu hikâyelerden, tanık olduğu yaşamlardan sonra en sonunda bir gün Kapka Kassabova toparlanıyor, Azize Marina pınarına gidip önce tişörtünü lime lime yırtıp adak olarak ağaca bağlıyor, sonraysa pınarda yıkanıyor. Bir yolculuk böylece tamamlanıyor. Hep içinden geçtiği gibi, ölmek için döner mi Bulgaristan’a? Kim bilir?

Ve her şey bittiğinde kitabın başındaki o haritadaki yerleri ince ince, acısıyla tatlısıyla biz de gezmiş oluyoruz. İnsanın olduğu her yerde acı var, farklılığın olduğu her yerde sürgün, göç, katliam… Ne kadar alıştık desek de alışılacak şey değil, her hikâye göz yaşartıyor ama iyi ki yazanlar var. Kapka Kassabova insanları konuşturmakta da duyup gördüklerini aktarmakta da mahir, iyi ki dönüyor çocukluğuna da biz de bu olup bitenlere, yaşamlara tanıklık ediyoruz, iyi ki yazmış Sınır’ı.

Her sayfası yerel sözcükler, inanışlar, tarihi olaylarla dolu bu kitabı çevirmek gibi zor bir işin altından ustalıkla kalkabilen Seda Çıngay Mellor’u da unutmamak gerekiyor. İyi ki çevirmiş.

Genç bir yayınevi olan Salt Okur bu önemli kitabı iyi ki yayımlamış.

Son bir söz, keşke 1989’da buraya göçmek zorunda kalanların da hikâyelerini uzun uzun, sık sık okuyabilsek… Onlarsız bu büyük sürgün eksik kalıyor.

Banu Yıldıran Genç