Hatice Göz

Hicran B.’ye

Biraz yürüyelim mi? Hem sohbet ederiz, dedi.

Bilseniz ne hoştur sohbeti. Biz yeni tanıştık sayılır ama o yıllardır burada.

Anladım, yine kitaplardan konuşacağız. Ne zaman yeni okuduğu bir kitaptan konuşmak istese böyle yapıyor çünkü. Alıp beni yürümeye çıkarıyor. Önce bir süre sessizce yürüyoruz. Benzer bir ritimde. O sırada aklından cümleler geçiyor, görebiliyorum. Söze nerden gireceğini tartıyor. Dilinin ucuna yığılan kelimeleri seçiyor. Güneş bu saatlerde duvardan aşağı iniyor, pencerelere vuruyor, ötedeki tarlalardan ıslak toprak kokusu geliyor.

Kahramanı çocuk olan kitaplar nasıl da güzeller değil mi, dedim bir anda. Ritmimiz bozuldu. Hile yapmıştım. Birkaç gün önce, bir şeyler sormak için odasına uğradığımda, yastığının altından ucu görünen kitaba ilişmişti gözüm, hemen tanımıştım.

Sanki bunu bekliyordu o da. Gözleri parladı, adımlarında bir ufak heyecan belirtisi, bir sabırsızlık hali. Evet dedi, evet kesinlikle. Bak dedi bu sabah, bitmesini hiç istemediğim şu kitabı bitirdim. Dur sana anlatayım.

Böylece bir heves anlatmaya başladı. Bunu yapmadan önce kitabı okuyup okumadığımı sormaz hiç, sadece anlatır ve sonra bakar, sen ne düşünürsün diye. Yine öyle yaptı. Saat yönünde dönüp duruyoruz.

Momo bu. Onca Yoksulluk Varken’in küçük Momo’su. Anlattı, anlattı, anlattı. Bir çırpıda ama, kimi zaman hatırında kalan cümlelerle kimi zaman ona hissettirdikleriyle, varıyla yoğuyla anlattı kitabı. Momo’yu, şemsiyesini, apartmana çıkan bitmek bilmez merdivenleri, kokuyu, kokuyu insan ölünce etrafa yayılan, sevgiyi ve bağlılığı anlattı, en çok da yoksulluğu. Kelimenin bütün varlığını dolduran yoksulluğu. Bak sen şu ufaklığa dedi sonra, neler etti bana. Parlak bir kitap bu dedi. Parlıyor yani, fener gibi. Kibirle değil yalnız, tevazu ile parlıyor dedi, varlığını hafif hafif gözümüzde dolaştıran bir ışık gibi. Güçlü de bir ışık, bütün o yoksulluğun içinde ben varım, buradayım diyen bir ışık. Onca, onca diyip duruyor insan kitap bitince, dedi en son.

Hiç bana bakmadı cümlesi bitince, kendinde bile değil, kitapta geziniyordu hala. Dalgın ama attığı adımı bilen bir hali vardı. Momo’yla el ele Fransa sokaklarını, yoksul mahalleri gezen ruhu, bedeni ile yanımda adımlıyordu.

Yürümeye devam ediyorduk aynı anda. Ritim önemli, yoksa çarpışmalar mümkün. Köşeden, duvarın dibinden bir yeşil ot fışkırmış, nasıl da belli edip duruyor kendini. Işık tam bu saatlerde onun o tek yaprağına saplanıyor. Ah biraz sakınsa ya yeşilini diye geçiriyorum içimden.

Yürüyüşümüz hep aynı ritimde. Ama biraz zaman geçince yönümüzü değiştirip, ters tarafa doğru dönüyoruz. Bazen çarpılar bile yapıyoruz yürürken. Ilık bir hava var, aylardan Ekim. Radyonun sesi geliyor yukardan.

Bak dedi yukarı. Parmağını uzattı. Parmağının ucu, avlunun duvarlarını aşıp göğe ulaştı, dikdörtgen göğe. Sanki parmaklarında boya var gibi, birkaç nokta kondurdu gökyüzüne, yavaşça, her hareketin tadını alarak, vererek. Hani hava kararınca bu karanlık gökte, yıldızlar parlıyor ya, işte onlar gibi gecekondu ışıkları. Momo da onları hatırlattı bana. Ben en çok onları görmeyi isterdim, dedi. Karanlıkta parlayan gecekondu ışıklarını. Birer yol gösterici gibi, yıldız gibi parlayan o pencereleri. Mamak dedi, şirin mi şirin gecekondu evlerini mesela çok merak ediyorum. Birgün öylece oturup izlemek istiyorum onları.

Hadi dedi sonra. Gel gidip gazetelere bakalım. Yemek geldi gelecek, koridorun başında hareketlenme başladı. Bize gelene kadar soğuyacak yine her şey, belli, diye geçirdim içimden o anlarda.

Kalmadı ki onlar, diyemedim. Nasıl anlatırdım, yıkılıp yerine toplu konut dikilen gecekonduları, sönen ışıkları, kararan pencereleri, yıkık çatıları kaplayan sararmış otları, dikenleri… Son gördüğümde, on beş kadar gecekondu kalmıştı mahallede, yamacın asfalta bakan tarafında. Samsun asfaltı. Hicran’ın onları görmesini bekleseler keşke dedim, birisi bekletse onları. Momo’nun umudunu ve inadını taşıyan birisi. Işıkları asılı kalsa bir zaman daha orada.

Bir ormanda saatlerce yürümüşüz de dönmüşüz gibi girdik avludan koğuşa. Mavi, ağır kapının önündeki basamağa çatıdan su damlıyor. Yosun tutmuş şimdilerde, yeşil. Üstümüze yapışmış kitap tozları, aklımızda parlayan yıldızlar, gecekondu ışıkları. İçimizde yanıp sönen dilekler. İçimizde yoksulluk. İçimizde güçlü bir varlık olarak umut. Köşede yeşil yaprak.

Hatice Göz