Abdullah Furkan Doğan

Kağıt toplayacakları görev yerleri dağıtıldığında, ekipteki görevlilerin çoğu Seçkin’i şanslı saydı. “Ooo” dediler, “sana denizin olduğu semt çıktı. Manzaranın karşısında kağıt toplarsın artık.”

Seçkin, o semte gittiğinde, ne dediklerini anladı. Semt, denizin kıyısına kurulmuştu. Beyaz el arabasına çöplerden çıkardığı kağıdı, kartonu toplarken bir gözüyle denizi izleyebiliyordu. Gökyüzü, ışığını denizin üzerine savuruyor, denizin dalgalarının üzerinde beyaz parıltılar oluşturuyordu. Seçkin, bazı günler bu dünyaya insan olarak gelmek yerine o parıltı olarak gelse neler olacağını düşünürdü. Kısa bir ömrü olacaktı muhtemelen, bir insan bakışı kadardı, gökten deniz dalgasına düşen parıltının ömrü.

Ama bir bakışlık ömürde hem göğü tanımış olacaktı hem denizi. Açlık nedir bilmeyecekti. Para nedir bilmeden para için çalışan bir ailenin umut bağladığı Seçkin isimli bir çocuk olmayacaktı. Yalnızca bir parıltı olacaktı. Karnı çoğu zaman aç, üşüyen, insanların yüz çevirdiği, dünyada kapladığı yerden ve kendinden tiksinen bir insanken dalgadaki bir parıltı olacaktı yalnızca, bir ömürlük.

Yüzme bilmiyordu, doğduğu şehir buradan kilometrelerce uzaktaydı. Denizin ne olduğunu gözleriyle yeni görüyordu zaten. Okul kitaplarındaki deniz fotoğrafı nereden getirecekti yosun kokusunu, dalga sesini, gökyüzünden düşüp denizin dalgasının üzerinde ömrünü yaşayan beyaz parıltıyı… Nereden getirecekti de Seçkin’e denizin ne olduğunu hissettirebilecekti.

Denizi, elindeki işi bırakıp seyretmemeye dikkat ederdi ama. Çöplükleri kurcalarken izlerdi. Semttekiler, denizin karşısındaki kahveden birinin açıkça söylediği gibi, Seçkin’in manzarayı bozduğunu söylüyorlardı. Koskoca denizin manzarasını, dünyadaki yeri 1.68’lik Seçkin kapatıyordu.

Tek derdi, akşam, barakadan bozma evine döndüğünde, izleyeceği bir denizin olmamasıydı. Duvarını maviye boyamayı düşündü. Ama çatlakları kapatacak sıva iççin para toplayamamıştı daha.

Çöpün içindeki kartonu çıkarmaya çalışırken elini kestiği gün, acıyla buruşmuş yüzünü denize döndürdü. Parıltı olmak istiyordu. Bıkmıştı ruhundan da bedeninden de. Denizle gözleri arasına bir gazete girdi. Başını çevirdi. Kendisine uzatılan gazeteyi aldı. Gazeteyi uzatan hızla kaçtı. Ne olmuştu az önce böyle? Gazete, iki sayfalık bir şeydi. İçini açmaya bile yeltenmedi. Ama torbanın içine, diğer kağıtların yanına da atmadı. Katlayıp cebine attı. Pantolonunun cebinin şişkin görünmesi gülümsetti. Çok parası varmış gibi düşündü. Katlanmış gazeteyi bir tomar para olarak düşündü. Hayali bile kesilen parmağının acısını unutturmaya yetmişti.

Akşam olup da topladığı kağıtları satıp eve geçtiğinde, cebindeki gazeteyi hatırladı. Onu vermeyi unutmuştu. Cebinden çıkardı. Gazeteyi açıp içine baktığında denizi gördü. Öyle fotoğrafını, mavi rengin şekilli işlenmiş halini değil, yosun kokusuyla, dalga sesiyle, parıltısıyla deniz karşısındaydı. Üstelik canlıydı, üzerinde martıların kanat çırptığını görüyordu. “Martısı varsa nefes alıyordur deniz” demişti kağıt toplayan arkadaşlarından biri ona.

Barakadan bozma, sıvası dökük evine deniz gelmişti. Mavi boyalı duvarda ölü bir deniz değil üstelik. Bir gazetenin içinde de olsa canlı, yaşayan bir deniz.

Evine giderken guruldayan karnını haşlanmış bir yumurta ve dünden kalma somun ekmekle susturacaktı. Şimdi ise denizin dalgasından midesinin gurultusunu duymuyordu. Kasılan karnı hatırlattı açlığını.

Elini gazetenin ortasına uzattı. Eli ıslandı. Tuttu bir balık avuçladı çıkardı gazetenin dışına. Avucu gıdıklandı. Balık yere, halıya düştü. Çırpındı bir süre orada. Seçkin, şaşkın gözleriyle izledi balığı. Çırpınması durunca aldı yeniden eline. Gazeteyi diğer eliyle katlayıp cebine koydu. Kaybetmekten korkuyordu. Tezgah diye kullandığı çıkıntıya balığı yatırdı. Deniz kıyısındaki balıkçıları yaparken gördüğü balık temizlemeyi yaptı. Küçük tüpünü çıkarıp üzerine yağı kurumuş bir tava bıraktı. Aynı yağı üçüncü defa kulanmış olacaktı. Umursamadı. Balığı attı tavanın üstüne. Kızarışını izledi.

Tabak kullanmadı. Elleriyle sıcak tavadan aldı balığı, kılçıkları damağına batsa da ısıra ısıra yedi. Balık bitince de parmaklarını yaladı. Çömeldiği yerden kalkıp odadaki kırmızı kanepenin üzerine attı kendini. Çıkardı gazeteyi cebinden. Katlanmış haliyle koydu başının altına. Denizi yastık yaparak uyudu.

Abdullah Furkan Doğan