Dede Korkut Hikâyelerinde kimse hapşırmaz.

Yapıtın Söz’den Yazı’ya yaptığı yüzlerce yıllık yolculukta, o gümbürtü ufku en az bir kez titretmiş olsa gerektir hâlbuki. Dolayısıyla duyulmamış olması akla yatkın değil, fakat belli ki Dumrul’a, Basat’a yakıştırılmıyordu hapşırmak; öykücüler tekdüzeliğin de büyüleyici olabileceğini düşünenlerle sohbeti kısa kesiyordu.

Kuş uçuşu altı kelimelik bir sürede yirmi birinci yüzyıla konduğumda bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorum. Doğaldır, tekdüzedeki o ateş pahası özgünlüğün sahteleri şaşırmanın köküne kibrit suyu döktü. Formaldehite yatırılmış köpek balığıyla, balon köpekle sohbeti kısa kesiyoruz artık. Pandeminin ardından sanat dünyasının nasıl bir hal alabileceği üzerine öngörülerde rastladığım o hevesli karamsarlık, daha önce defalarca gördüğümüz yapıtların birazcık yenilenmiş tıpkıbasımlarının gerçekleştirilmeye devam edeceği imaları bundan olmalı. İngiliz biyoistatistik uzmanı Peter Fletcher da, 12 Temmuz 2007’de dijital bir hapşırık günlüğü tutmaya başladığında, sanırım o nedenle endişelenmeden edememiş: Fikrin sayısız kişinin aklına geldiğinden en ufak bir şüphesi yokmuş çünkü. İnternetteki eşelemelerinin sonunda derin bir nefes almış ama, özgün bir yapıt kurduğuna ikna olmuş.

Peter Fletcher

Çağdaş sanatı tiye alan bir işe soyunduğunun farkında Fletcher, ne var ki o daracık gürültünün hayatın akışında bir takılma yarattığına da inanıyor. Hem biyolojiye hem de istatistiğe yatkınlığı nedeniyle, büyük ölçeğin tekdüze gösterdiğine adım adım yaklaşanın karşısında koca bir evren bulmasına da aşina. Bu nedenle, hazırlıksız yakalanmamak için defterini yanından ayırmaz olmuş; günlüğü irileştikçe de, bir hapşırığın ancak not edildikten sonra tamamlandığını hissetmeye başlamış –başkalarının hapşırdıktan sonra kaleme deftere sarılmaması tuhafına gidermiş hatta. Hapşırığı bağlamından kopmasın diye hepsini bir bir konumlandırdığını da belirtmeliyim. Günlüğünden hangi gün, hangi saatte, nerede hapşırdığını, hapşırığının şiddetini takip etmek mümkün. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Otuz beş: 30 Temmuz 2007. 11:33. Mutfak. Birmingham. Hafif. Marul yıkıyorum.

Dokuz yüz elli yedi: 27 Eylül 2008. 11:26. Oturma odası. Orta karar – şiddetli arası. Perde için ölçü alıyorum.

Dört bin sekiz yüz on yedi: 22 Aralık 2016. 6:46. Yatak odası, Southborough, Kent. Orta karar. Gözlüğüm burada galiba.

Bu devirde, uğraşının onu uzamsal oyunlarla tanıştırması kaçınılmaz: Günlerden bir gün, tam hapşırığını not ederken hapşırması üzerine kendini anlatı ormanlarında gezerken buluvermiş Fletcher. Tuvaletteyken hapşırığını tutabileceğini, burnunun ucuna kadar geleni hapşırık dostu bir zamana erteleyebileceğini keşfettiğindeyse gözlemcinin gözleneni etkilediğinden en ufak bir şüphesi kalmamış. Onu gündelik düzenine sıkıştırmış yaşamla avaz avaz dalga geçerken kuantum mekaniğine toslaması hafife alınacak bir ödül değil bana kalırsa.

Hepsini ilk bin hapşırığına odaklandığının altını çizdiği BBC sohbetinde dinlemek mümkün. Yeri gelmişken, BBC Radio 4’daki o sıradanlık şölenini, Sıkıcı Konuşmalar’ı bugünün kesinkes en ilginç programı saydığımı belirtmeliyim: Paspasların tarihçesinden var olmayan yollar üzerine fikir alışverişlerine, mısır gevreği koleksiyonculuğunun püf noktalarından sürpriz yumurta paketlerindeki dilbilimsel gizemlere dek, yok yoktur o programda.

***

Ta Antik Yunan’da, hapşırığın nereden kaynaklandığı üzerine varsayımlara rastladığımızı hesaba katarsak, Fletcher sadece çağının çocuğu olmakla kalmıyor, köklü bir geleneğin de üyesi. İnsanın fitilini keyfince ateşleyeceği işlerden olmadığı için başka dünyaları bu yakadan ayıran sınırın yırtılması olarak görülmüş hapşırık. O yırtığın sorumlusunu arayanların aklına tanrılardan başkası gelmeyince, yazınsal bir araç olarak kullanılmasının önünde hiçbir engel kalmamış. Anabasis’te, Ksenofon’un ordusuna hitaben yaptığı konuşmanın ortasında bir askerin hapşırması, tanrıların o harekâtı kutsadığının işareti kabul edilir örneğin. Latin şairler de hemen hemen aynı fikirdedir –Catullus’ta, “[Aşk Tanrısının], önce sağdan, sonra soldan, iyi niyetini hapşırarak,” belirttiğini biliyoruz (Çiğdem Dürüşken-Erdal Alova çevirisi). Hapşırık göksel tecelli niteliğini Eski Ahit’te de kaybetmez: Eyub’de, Leviathan’ın hapşırığına Tanrısal bir ışık eşlik edecektir; hatta İkinci Krallar kitabında ölmüş bir delikanlı yedi kez hapşırarak dirilir. Örnekleri çoğaltmak zor değil kuşkusuz, ama sanırım en meşhurunu Telemakhos’unki saymalı. Odysseia’nın on yedinci kitabında gümbür gümbür hapşırması annesini mest eder. Penelope kahkahayı patlatır ve oğlunun hapşırığını bütün taliplerinin sonunun geldiğinin işareti sayar. Alberto Moravia’nın Küçümseme’de o dert küpü kadını sil baştan yorumlarken bu sahneye ilişmemesini talihsizlik saydığımı belirtmeliyim –hapşırığın neden hiçbir zaman sadece bir hapşırık olmadığının ayrıntılarına nasıl inerdi, oradan hangi sonuçları çıkarırdı, hâlâ merak ediyorum.

Edebiyat hapşırığı zamanla tanrılardan kopardı gerçi. Aşırılıkların koruyucusu Rabelais’de, tanrıların parmak izine ne dört saat aralıksız hapşıranlarda rastlarız ne de onu diğer bedensel atıklarla aynı anda aradan çıkaranlarda. O damarın yirminci yüzyıldaki görkemli temsilcilerinde de durum değişmez. Joyce’un Lipoti Virag’ı cinsel hayat üzerine söylevi boyunca hapşırmadan duramasa da, hiçbirini ilahi işaret sayacak yapıda değildir. Pynchon’ın Roger Mexico’sunun, Pig Bodine’inin de dünya umurunda değildir; hapşırmakla yetinmezler, ikisi de burnunu yenine silmekten zevk alır. Marquez’de ise düpedüz habis muhbirdir hapşırık, sahibinin yerini, sağlığını düşmanlarına çıtlatır. Bahtin dolaylarında gezindiğimin farkındayım; onun grotesk realizminde, her bedensel öğe gibi, burun mukozasının tahrişi de yaşam ölüm döngüsünün olumlu, olağan bir parçası.

Peter Fletcher’ın on bir gün boyunca hapşırmayınca başından kaynar sular dökülmesi boşuna değil, dolayısıyla; sanıyorum ki biraz da cennet ile cehennem arasındaki o çürüme disiplininden dışlanacağı korkusuyla, 2018’de, beş bin yüz otuz iki kez hapşırdıktan sonra günlüğüne son noktayı koyar. O kararı doğru zamanda almış gibi geliyor bana; pandemi yılında hapşırık gözden bu denli düşmüşken kim bilir zihni hangi gelgitlerin ortasında kalırdı. Karantina aylarında dışarı çıkabildiğinde, aksilik bu ya, hapşırdığını, insanların ona dehşetle baktığını hayal ediyorum. Ola ki donakalmıştır öyle zamanlarda. Belki alışkanlıktan, belki kendini güvende hissetmek için elini cebine atmış, defterini artık yanına almadığını neden sonra hatırlamıştır. İstifini bozmamıştır ama; etrafındakiler sıradan biri olduğunu anlasın diye, söylene söylene başını sallamakla yetinmiştir. Ne var ki ona bakan gözlerden bellidir: Görünmez virüsün görünen elçisi saymaktadırlar onu. Fletcher günlüğüne başlamadan önceki yılların el değmemiş hapşırıklarını hatırlar, önünden kaçışanlara hak vererek kıkırdamaya başlar, benim gibi.

Bizde Musil’in günlüğü eksik (ilk yirmi dokuz yıllık kısmından yoksunuz), Woolf’unkinden ise seçmeler niteliğindeki bölümler yayımlanmışken; Gustaw Herling’in, Paul Léautaud’nun, nicesinin günlüğü hâlâ Türkçenin uzağındayken Peter Fletcher’ınkine sıra gelmeyeceğinin farkındayım elbette. Teknoloji, çoğu durumda olduğu gibi, zamandaki o takılmayı tatmak isteyeni de teselli edecektir:

https://sneezecount.joyfeed.com/

Emre Ağanoğlu