Yanyana 7 maske, yazıyla yedi maske. Hangisi daha iyi duruyor yazıda bilemedim, 7 mi, yedi mi? İkisini de kullanayım dedim. Örgüsüz, dokusuz kumaştan, petrolden üretilen liften yedisi de. Tek başınayken 7, bağlaç halinde, ek, takı alırken yedi öyleyse.

Yıkanıp asılmışlar 16 Ağustos 2020, Pazar bahçesinin ipine. İpin bir ucu burada, Didim’de, bir ucu nerede, bilemiyorum bağlayacağım yeri henüz, şimdilik bu öyküde. Yok, sandığınız yere bağlamayacağım ipi. Çehov’un tabancası, Gogol’ün paltosu, sanat sanat için de değildir, toplum için de, Edip Cansever ne demişti, “Ben bir insan araştırmacısıyım”, öyleyse Çağrılmayan Yakup günümüz okurlarını, taze şairlerini değil yalnızca, asıl yeni insanlarını beklemekte…

Biz gidince yenileri gelecekse hemen, söylemeniz yeter, değil mi Feyyaz Bey, Çocuktaki Bahçe ne güne duruyor, elbette bu güne, sizi gibi Gibiciler, hiç mi ders almadınız Hiçoğlu’nun Serüvenleri’nden, hiç mi uslanmadınız, yok Benim Örümceğim Başka diyorsanız…

7 maske. Kuruyacaklar, sonra yeniden mesaiye başlayacaklar. Bulaşmasın, olmasın bulaş diye. Hatırlatırım günlerden salgın, dalgalardan birincisi, demek ki araf olacak burada da, sonrası tsunami, en sonunda da Allah kerim!

Maskeler diyordum albayım, sardalyalar gibi, küçük balıklar ki gibisi bile yok, kuruyup çiroz mu olacaklar sizce? Tutturmuşlar mandal diye, kelebek misiniz, renk, benek, zarafet, incelik, hassasiyet, mavi, sarı, yeşil, turuncu…

Çiroz deyince Sait Faik, kelebek deyince gencölen, yok Ergin Günçe değil hocam, o da genç ama bunlar devgenç değil henüz, genç bile değil, erkenölen iki şair, gözleri rüyadan açılmamış daha, rüyalı oldukları için gözleri açık değil, kapalı giden: Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu. Rüyanın gözleri. Ahmet de geldi, hayli oldu, bilirsiniz Ahmet’i, ikigözüm!

Ağustos’un öte yakasındayız, güze geçmişiz. Müfredat öyle diyor. Eski Didim bahçesindeyiz. Sabahın bahçesi, ama üzümler küsülü. Tadına bakamadan gidiyoruz diye besbelli, öyle de onlar da eremedi gitti bitürlü, çocuküzümlere yazık değil mi? Olsalardı, incirin balı gibi üzümün tadı da damlasaydı, üzümle uyansaydık öğlen yatıp ikindi diye sevdiğimiz uykulardan, rüyası üzüm olsaydı, üzüm, ikindi demek olsaydı, ikindi de eşik, uykunun rüyaya döndüğü an.

Su ne demek diye kimse sormaz sanırım, soramaz. Su, masal. Dilden dile, çağdan çağa, sesten sese, içten içe akıp duran. Su yalnız değildir! Rüzgarı, güneşi, gölgesi, kokusu, kuyusu, kıyısı, rengi vardır suyun. Su, avlu… Su, atlas.

Yanyana… 4 maske! Üçü nerde, sayıyla 3? Gevezenin maskesi düştü bile, 3 maskesi birden üstelik! Yok, o ya yalancının mumuydu ya 9 köyden kovulduydu! Yola çıkacaklar 3 maskeyi aldılar. Onlarla daha tanışmamıştık bile. Belki bana anlatacaklardı, içlerini dökeceklerdi, hakkımda konuşacaklardı, ordan, burdan, şu yazdıklarımdan…

Amelia Earhart

Bir uçak geçti öykünün göğünden. Mavi mi geldi acaba öykü ona? Sanki ağustos, okyanus olmuş ilk geçiliyordu. Amelia Earhart, okyanusu ilk geçen kadın pilot oydu, uçurmuştu beyaz kuşu mavi atlasta ve onun mavi aynasında. Çok alkışladım. İçim dışım üstüm başım yüzüm gözüm alkış oldu!

Arkası yarın değil bu anlatının ama gözü yükseklerde, devamı da gökte! Çok değil daha 1 yıl öncesine değin gözgöze gelmemeye çalışırdım gökyüzüyle, zira “felaketim olurdu ağlardım”, yani nerdeyse geçen her uçağa el sallardım. Takıntı ama sonrası sıkıntı. Sakıntı. Çünkü o uçağa el salladım, buna el sallamadım diye efkarlanırdım, Orhan Veli “rakı içer efkarlanırım” diyesiymiş, ne güzel, şair öyle olur, benden ne olacak takıntının sıkıntının sakıntının beteri olur. Sonraları havada uçak görmesem de el sallamaya başladım, biraz önce geçmiştir, ben gökyüzüne bakmazken, tam o sırada önüme bakmak gerekiyordu ondan, hay Allah, yazık değil mi içindeki yolculara, ayıp olmaz mı pilotlara, kabin ekibine… Hele hâlâ bir mucize olarak gördüğüm, hürmette kusur etmek istemediğim, yalnızca huzuruna çıktığımda değil, yeryüzünde de, suyun üstünde de saygı, sevgi, özlem, bahtiyarlık ve hayranlıkla andığım, selamladığım gökyüzündeki evimize!

Olmaz mı… Yazık tabii! Uçak sanki yolunu arıyormuş gibi dolanarak biraz ilerden, yüksek bir sessizlikle geçti gitti. Uçtu gitti diyemiyorum, öyle çok uçuyormuş gibi bir hali de yoktu, Pazar gezmesine çıkmış desem bile olur! Çoktur gökgörmemiş bir çift kanat hatta. Gökyüzü görmeyince günyüzü görmemişe dönen ben benzeri.

Pır: kuş, pırpır: uçak, pırpırpır: yürek, Bu anlatıya bir de gece gerek. Gece oldu, bej rengi maskeler maskara oldu, tamkara, tümkara, baştankara, anakara. Kara maske. Yok dedim daha fazla uçma! Uçacak günler var daha ya da uçacak günler ilerde ama gök bulunur mu bilmem, demeyi sevmişimdir. Kelebek, uçak, belki birazdan bir-iki kuş da kanatlanır bu harflerden ama, Enver Ercan’ın “Gök Yüzünü Çevir Bana!” dizesindeki heves uçtuktan sonra ne fayda! “Heveskuşu durmaz uçar!”

Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki (1979) “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam” masalındaki “Günlerden deniz, sulardan salı, yürürden vatos, yüzerden kedi” cümlesindeyim ben durma göğe el sallarken…

Her şey bu maskelerin yüzünden. Kırmızıbiber gibi kurutup astık ağustosun ipine. Rüzgarın ipi de sayılır. Yaz gibi kurutur güzü, göğü. Biz o sıradaydık, kışa hazırdık, saymayı da bıraktık, biliyorduk ağustostan 3 çıkar, güz kalır, güzden yazı çıkar, elde var kış… Bunları seviyorduk, eskiyi seviyorduk, eskiyi sevmek yenileyici bir şiir gibi oluyordu, eskinin yeniden şiir olma halini seviyorduk. Bu bir şiire çok benziyordu, o şiirin baktığı yere bakıyorduk, ve o baktığımız yer oluyorduk ansızın bir gökyüzü. Çünkü hep yepyeni oluyordu çingeneler. Bunda bir rüzgar buluyorduk.

Uzaktan geçen yaza uçak derler. Bahçeye acil iniş yapan büyük kelebeğin kanatları turuncudur. Üçü biz, beşi kedimiz olan bir geleneksel aileyiz. Arkadaş Z. Özger’in şiirlerindeki şarabı severiz. İçmeyiz. Ama bize ne bundan da demeyiz. Kedilerimizin adlarını alfabetik olarak dizmeyiz, sevenleri üzmeyiz: Cano, Safo, Bibi, Zuzu, Maya, bir kelebeğimiz var, kendisi yokken adını söylemeyiz. Beş de kaplumbağamız varmış, ben de karıştırıyormuşum, renklerine göre ezberlemeliymişim, hem böylesi Attila İlhan’ın da çok hoşuna gidermiş: Lorna, Zurna, Farfara, Curcuna ve yenigelen Kerata! Bir ağacımız yokmuş, olsa adına gazel dermişiz, ağacımız çokmuş, demek ki gözün döktüğü de güzün döktüğünden çokmuş, gazel dökmekle gözyaşı dökmenin birbirinden farkı yokmuş. Göğümüz yukardaymış, misafir odamız aşağıda. Pazar ikindisinin ipinde çiroz gibi kurutulmuş balık kılığında rüzgar alan dört maske bizim değilmiş.

Biz de “Çocuk ve Allah”ı ve Dağlarca’yı severiz, ama ‘cihandan ve hükümetten memnun değiliz!’ Bahçekedimiz Lili bizi terk ettikten beri de bahtiyar değiliz!

Haydar Ergülen