I- Yapay Heyecanlar

Geçtiğimiz sene içinde okuduğum Romain Gary’nin Polonya’da Bir Kuş Var ve Onca Yoksulluk Varken (Emile Ajar adıyla yazdığı) romanlarında dikkatimi bir benzerlik çekti. Onca Yoksulluk Varken’de anlatıcı Momo romanın ilk sayfalarından itibaren annesinin yokluğundan, onun nerede olduğunu bilmediğinden bahseder. Hatta onun kim olduğunu, yaşayıp yaşamadığından da bihaberdir. Öyle ki hikayenin tamamen bu durum üzerine kurulu olduğunu düşünürüz doğallıkla. Eski bir fahişe olan ve fahişelerin gayrimeşru çocuklarına para karşılığı bakan Madam Rosa’nın evinde kalmaktadır Momo. İçinde bulunduğu zor durum da göz önüne alınınca, anlatı ilerledikçe annesi çıkıp gelse de Momo’yu kurtarsa diye dilemeden edemeyiz. Annenin ortalıkta olmaması bu gerilimli durumu ve Momo’nun yaşamındaki çelişkileri sürdürmek için oldukça elverişli bir düzlem sağlar. Alışılagelmiş olarak, beklentimiz bu muammanın romanın sonuna kadar sürdürülmesidir. Her satırda Momo’nun başına gelenleri izlerken bir yandan annenin dönebilme olasılığını aklımızın bir köşesinde saklı tutmak, onun yaşadıklarına katlanmasını sağladığı gibi bizim de okuduklarımıza katlanmamızı sağlar. Bunun yanında okuru da anlatının içinde zorlanmadan tutup, merak unsurunu sürekli canlı kılarak gizemin ya da beklentinin romanın sonunda çözüleceğini düşündürerek okurun hızla romanın sonuna ulaşma isteğini kamçılar. Zaten birçok anlatı, okurun merakını doyurmayı romanın sonuna bırakarak çatısını böyle bir bilinmez üzerine kurmaz mı? Bilinmezlik, ortaya çıkması umulan bir anne, çözülecek bir cinayet vb. durumlar aynı zamanda anlatıda yazara büyük bir oyun alanı da sağlar, karşıtlıklar yaratabilir, düşlere, rüyalara dalabilir, geçmişe gider gelir, aykırı davranışlarını ve sözlerini, bunalım ve esrimelerini bu bilinmez üzerine kurabilir ve bunların hepsi işlevseldir. Oysa Gary, romanda biz tam Momo’nun annesinin yokluğuna odaklanmışken ve merak içindeyken, henüz romanın ortasına bile varmamışken, onun asla dönmediğini söyleyiverir. Bu açıklamayı şu sözlerle yapar: “Annemi hiçbir zaman bulamadığımı size hemen söyleyeyim, yapay heyecanlar uyandırmak istemem.” İşte Gary’nin romanlarının gücü bu cümlede saklı diye düşünüyorum: Yapay heyecanlar uyandırma derdinde olmaması. Romanın sonuna kadar bizi anlatının içinde tutacak, sürükleyecek en önemli sorunun cevabını daha baştan verir ve okuyucuyu şoke eder. Benim için böyle oldu doğrusu. O satırı okuyunca içimde bir şey kırıldı. Momo’nun annesine kavuşamamasının üzüntüsü değildi bu. Beni keyiflendiren bir gizemin, beklentinin elimden çekip alınıvermesiydi. Oysa Gary şunu diyordu, ben size bu romanı okutmak için zaten bilinen gerçekleri sizden saklamayacağım. Kendine güvenen bir yazarın sesiydi. Sanki şunu söylüyordu, ben bu romanı size 55. sayfaya kadar merakınızı kamçılayan, sarılıp tutunduğunuz o dalı kırarak da okutabilirim, yapay heyecanlar yaratmaya ihtiyacım yok.

Benzer bir erken açıklamayı daha da önce yapmıştı aslında Gary. Romana etkileyici bir şekilde adım atan ve anlatı boyunca zaman zaman adı anılan Mösyö N’Da Amedee için de görmüştük bunu. Son derece dikkat çeken ve anlatıda az ya da çok rol oynayacağını haber veren karakteri tanıttıktan sonra yazar hemen onun Seine nehrinde öldürüldüğünü söylemekte tereddüt etmez. Halbuki romanın sonuna kadar bu bilgiyi vermeyip, bizi karaktere iyice ısındırdıktan sonra, çok daha etkili ve dramatik şekilde en sonda açıklayabilirdi. Ama Gary bu yapay heyecanlara gerek duymuyor. Okuduğum kitaplarında en dikkat çekici niteliklerden biri de zaten son derece dramatik olayları, melodrama başvurmadan, üzerinde tepinmeden, suyunu çıkarmadan, en yalın haliyle karşımıza bırakıvermesi. Gerçek hayatta olduğu gibi… Bu seçim kanımca daha çarpıcı; gerçek hayatta da felaketlere ve ölümlere asla hazırlıklı olamadığımız gibi, Gary de bizi bazı sonlara uzun uzun hazırlamak yerine bir anda karşımıza çıkarmayı tercih ediyor. Belki de bir ölümü en çarpıcı şekilde ifade etmenin yolu, onca hırgürün, laf kalabalığının bir an kesilmesi ve ardından bu bilgiyi vermek: öldü. Hayatın kendisi gibi.

Karakterlerin hikayeleri tamamlanmadan, sonlarının sıradan bir cümle içinde ve abartılmadan verilmesi durumuna Uçurtmalar adlı romanında rastladım. Fakat en belirgin örnek hemen sonra okuduğum, harika küçük, ironiyle örülü hikayeciklerle ilerleyen Polonya’da Bir Kuş Var romanında karşıma çıktı. Hikayenin başında Janek’i sığınağa bırakan babası dönmez, annesi zaten Naziler tarafından kaçırılmıştır. Janek’in anne ve babasının akıbetleri de yine romanın sonuna kadar bilinmezliğini koruyabilecek unsurlardır. Hele Janek, partizanlar arasında kimsenin görmediği ama bir efsaneye dönüşmüş Partizan Nadejda’nın babası olabileceğini düşünmüşken. Fakat Gary henüz çok başlarda Janek’in babasının öldürüldüğünü bize açıklar. Elbette burada, bu durumu bilen partizanların babasının ölümünü ve annesinin tecavüze uğradığını hikaye boyunca Janek’ten saklaması, bambaşka bir beklenti ve gerilim yaratır. Bu sefer acaba Janek anne ve babasının durumunu öğrenecek mi, öğrenince ne yapacak diye düşünür dururuz. Yine de onların kaybı açık edilmeden, sadece şüphe olarak da Janek’in içinde yeşertilip ihtimaller üzerinden gayet rahat işlenebilirdi. Gary yine zaten bildiği şeyi bizden saklayıp gereksiz heyecana bel bağlamamış.

Yazarın gerçekleri, sonları, olup biteni açıklamadaki cesareti, tam olarak roman türüne uygun bir durum aslında. Romanda merak ettiğimiz kahramanın sonundan öte, yaşadığı dönüşümdür çünkü. Onun başına gelen bir sürpriz son ya da merak edilen bir gizemin açıklığa kavuşması yaşadığı değişim ve dönüşümden çok daha önemli değil. Bu nedenle filmin sonunu baştan görmek romanda bir şey ifade etmez. Buna karşın çoğu yazar merak unsurunu ön planda tutmak ve okuru bir sayfa daha ileri taşıyabilmek amacıyla bu gizemleri çözüm bölümüne kadar canlı tutar. Gary, yapay heyecanlar yaratmak istemiyorum derken aslında ne yaptığının farkında olduğunu da bize bildiriyor. Metnini okutmanın yolunun yarattığı heyecan olmadığını, her şeyin varacağı yeri en başta söylese bile, karakterin dönüşümünü okumaktan keyif alıp, aynı heyecanla kitaba devam edeceğimizi biliyor. Gerçekten de öyle, Momo’nun annesini asla bulamadığı bilgisinin bende yarattığı kırıklık Onca Yoksulluk Varken’i büyük bir istekle ve zevkle okumamı engellemedi. Aynı şey Polonya’da Bir Kuş Var’da Janek’in hikayesi için de geçerliydi.

II- Savaşın Kazananı Normandiya Usulü Tavşan

Masterchef’in pek çok bölümünü izledim. Yemek yapmak konusunda masa toplama ve bulaşıkta olduğum kadar yetenekli değilim. Belki de bu nedenle yarışmada verilen birkaç malzemeyle yarışmacıların ortaya koydukları ürünler, bu alandaki yaratıcılık beni keyiflendiriyordu. Fakat izledikçe olayın sadece yaratıcılığın ortaya çıkarılması olmadığını, bu programın da seyirciye sunulan diğer pek çok programda olduğu gibi hırs, kişiliklerin ezilmesi ya da yüceltilmesi, hamaset yüklü tiradlar, ürün reklamlarıyla sürdürülen yalanlar, şov için büyük ve küçükbaş hayvanlar üzerinde gösterilen vahşet gibi pek çok yozlaşmayı içerdiğini gördüm. Bağırış çağırış, gereksiz duygu sömürüsü, gözyaşları, masaları yumruklamalar da cabası. Bir terslik var bu işte diyordum ki yarışmayı izlediğim günlerde okudum Romain Gary’nin Uçurtmalar romanını. Romanda bir lokanta vardı. Savaşın ortasında, tüm hengame sürerken yemek yapmayı sürdüren Clos Joli adlı restoran ve Aşçı Duprat… Bu Fransız vatandaş, restoranında en güzel Fransız yemeklerini yapmayı sürdürüyor, savaş şartlarında dahi müstesna yemekleri yapmaya yarayan malzemeleri her türlü tavizi vererek edinmeyi başarıyor, dahası işgalci Alman subaylarını restoranına kabul ediyordu. Alman subayları yemeklere bayılıyorlardı tabii ve bu sayede Aşçı Duprat çok az kişinin ve işbirlikçilerin sahip olduğu imtiyaza kavuşuyordu. Bu imtiyaz sayesinde de yine güzel yemekler yapmayı sürdürüyordu. Tabii onu daha önceden de tanıyan kasabalılar ilk başlarda ve aslında sona kadar onu da işbirlikçi olmakla, Partizanlara yardım etmemekle, utanç duymayan bir yalaka ve gözünü para kazanma hırsı bürümüş bir şeref yoksunu olarak görmüşlerdi. Oysa Duprat her durumda kendini savundu, hem de ne savunma.

Aşçı Duprat, ben Almanları öldürmüyorum, diyordu, onları eziyorum. Göreceğiz bakalım, diyordu, son sözü kim söyleyecek, de Gaulle mü yoksa Clos Joli mi. Her şey gelip geçerdi, savaşlar kazanılırdı kaybedilirdi ama geleceğe kalacak olan yemeklerdi, yemeklerdeki Fransa’ydı, işkence altında dahi yemek tariflerini Almanlara vermeyen büyük Fransız aşçının öyküsü hatırlanacaktı. Sürekliliği olup tarihten gelenle politika türünden değişken ve geçici olanı birbirinden ayırmak gerekti. Georg, Aşçı Duprat’a şöyle demişti, savaşı biri kazanacak, bakarsın şu senin Normandiya usulü tavşanın kazanır. Duprat zaten öyle düşünüyordu. Diyordu ki politikacılarımız ihanet etti, generallerimiz kof çıktı, ama Fransız mutfağı sonuna kadar savunulacak. Ne Almanya ne Amerika ne de İngiltere kazanacak savaşı, ne Churchill ne Roosevelt, savaşı Duprat ve Clos Joli’si kazanacak. Bazen Duprat işi çılgınlığa da vurur, ona lokantasında saklaması için uçağı düşen havacı pilot, General de Gaulle’ün emir subayını getirdiklerinde onu kabul edip dükkanını ve o güne dek kurtardıklarını yitirmeyi göze almak istemez ve Clos Joli’nin yemek listesini uzatır, havacınıza bunu verin de de Gaulle’e götürsün, o da bakıp neyin nesiydi hatırlasın ve ne uğruna savaştığını bilsin. Sonunda dayanamayıp havacıyı saklar neyse ki.

Aşçı Duprat, Rossini usulü dana filetoyu eleştiriyor. Göz boyamadan başka bir şey değil diyor, kullandığı et et değil, o nedenle tadını düzeltmek için üzerine bir şeyler atıverir, dilin dikkatini başka tarafa çekmek için. Politikada da böyle bir yerde olduklarını söylüyor. Dil yanıltıcı. Mal bozuksa, hemen onu güzel sözlerle, yalanlarla sarıp sarmalamalı. “Bir şey ne denli etkileyici, göz alıcı görünüyorsa, içeriğinin de o denli bozuk olduğundan hiç kuşkun olmasın.” Kurbağa bacaklarına şefkatli su perilerinin kanatları demek gibi.

Ulusların tarihten günümüze ulaşan yemekleri de kültürlerinin çok önemli bir göstergesi. Bu yemekler toplumların geçmişten günümüze yaşam şartları, coğrafya, tarihsel dönemler, yaşanan bolluk ve kıtlık süreçleri, savaşlar, göçler, felaketler, kutlamalar, dini ve manevi ritüelleri ile şekillenen ve gelenekselleşen ürünleri. Uçurtmalar’da Aşçı Duprat’ın Nazilere karşı olan tavrı ve mutfağını savunması etkileyici çünkü sadece yemek tariflerini değil, Fransa’nın yani kendi toplumunun yaşam tarzını, özgürlüğünü, özgünlüğünü, değerlerini, kültürünü koruyor ve geleceğe kalacak olanın savaşlardaki galibiyetler değil kültür birikimi olduğunu savunuyor. Aslında en iyi bildiği ve aşık olduğu şeyi yapmayı sürdürmedeki inadı, bir savaşı savaş meydanında kazanmanın yeterli olmadığını ya da galibiyetlerde bu ve benzer inatçılığın da payı olduğunu gösteriyor. Tıpkı uçurtma yapmaktan savaş boyunca asla vazgeçmeyen, düştüğü toplama kampında bile uçurtma yapmayı sürdüren ve bütün ülkelerin uçurtmaları birleşiniz diyen Amca Ambroise gibi. Normandiya Çıkarması’nın gerçekleşmesi sırasında ortalık harman yerine dönmüşken, atılan toplar yeri göğü gümbürdetirken etrafındaki yıkımın ortasında direniyor ve ayakta kalıyor Clos Joli ve savaşın en şiddetlendiği günde hiçbir müşterisi olmasa da yemek çıkartıyor. Savaşın kazanıldığının bir göstergesi gibi.

Yemek tercihimiz ne olursa olsun, yemekler hikayeleriyle lezzetli. Yediğimiz yemeğin içinde ne olduğunu bilmek isteriz doğal olarak, bir de o yemeğin ya da yemek yenilen mekânın hikayesi varsa tadından yenmez. Mukayese kaldıracak bir durum değilse de günümüzün masterchef’leri de bir hikaye yazıyor ama nasıl bir hikaye olduğu gelecekte daha iyi anlaşılır sanırım, geleceğe kalabilirse.

III- Umutsuzluk Yetenek Yetersizliği

Romain Gary’nin okuduğum romanlarında gözüme çarpan en belirgin niteliklerden biri de hikayeleri ne kadar keder ve acı dolu olursa olsun umutsuzluğa düşmeyen bir yanının olması. Bu umutsuzluğu savmak için kullandığı araçların başında da ironi geliyor kanımca. İroniyi o kadar başarılı kullanıyor ki okurken kendimi çoğu kez acı acı gülümserken buldum ve acı acı gülmenin nasıl olduğunu fark ettim. Satır aralarına dağılmış ironiyi okuduğum tüm romanlarında baskın bir şekilde gördüm. Bunun yanında, örneğin Polonya’da Bir Kuş Var’da, ironi ve hicvi metne yedirmenin yanında, belirli bölümler şeklinde kullanıyor. Romanda işgal altındaki Polonya’daki Partizanların hikayesi, araya serpiştirilmiş ufak hikayelerle kesintiye uğruyor. Bu ufak parçalar Partizan Dobranski’nin savaştan sonra yayınlamayı düşündüğü ve Avrupa Eğitimi adını verdiği kitabında yer alan, geceleri sığınaklarında, ateş başında ya da karlar içinde yürürlerken arkadaşlarına okuduğu ya da anlattığı hikayeler. Örnek vermek gerekirse on çuval patates hikayesi acı acı gülümsetenlerden bir tanesi. Çetin kışta, kıtlık başgöstermişken, on çuval patates karşılığında bir vatandaş köydeki Partizanlardan birini ele verir. Naziler partizanı tutukladıktan sonra bu vatandaşa patatesleri verirler fakat o akşam muhbirin evi Partizanlarca basılır ve patateslere el konur. Muhbirin karısı yalvarır ve hem yiyeceğimizi alıp hem kocamı öldürürseniz nasıl yaşayacağız der. Partizanlar da kocanı öldürmeyeceğiz, sadece patatesleri istiyoruz deyince, sırtlarda uzaklaşan patates çuvallarına bakıp, kocamı öldürün, onu öldürün daha iyi diye haykırır. Buna benzer pek çok hikayecik var romanda. Fabl olarak yazılmış, iki karga, İlya Osipovitch ve Akaki Akakivitch’in Volga nehrinde sürüklenen asker cesetlerinin arasındaki sohbeti izledikleri bölüm ayrıca dikkate değer. Bir diğeri uçakları denize düşünce buz gibi okyanusun ortasında karşılaşan bir Alman ve bir Polonyalı pilotun ölümlerine dakikalar kala denize batıp çıkarlarken ve dişleri takır takır birbirine vururken, birbirlerine laf yetiştirmeleri, daha çok yeri bombalamış olmakla övünmeleri ve bunu bir yarışmaya çevirmeleri, üşümediklerini iddia etmeleri, suyun harika olduğunu, zevk için yüzdüklerini söyleyip laf çarpmaları ve önce kendilerinin ölmeyeceği üzerine çekişmeleri savaşın korkunçluğu ortasında son ana kadar inancı ve direnci gösterdiği kadar, ölmek üzere olan iki düşman askerinin bile diyaloğa girebildiğini ve geride kalanın öleni hayranlıkla anlattığını, bu bağlamda savaşın gereksizliğini ve acımasızlığını ironik şekilde gösteriyor: “Haydi, bat… da bi… bitsin…”

Bir başka detay da şu ki, yazarın hayatından kesitler sunan Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı adlı romanında öğreniyoruz ki Gary, Polonya’da Bir Kuş Var’ı İkinci Savaş’ın en karanlık günlerinde, Gary bir savaş pilotu iken onu Afrika cephesindeki savaşa taşıyan bir geminin güvertesinde yazmış. Dört beş uzun öykü yazıp sonra bunları birleştirerek bir romana dönüştürmek istemiş, bunu yaparken de savaşta ölse dahi arkasında en azından birkaç öykü bırakmış olacağını düşünmüş. İşte romanın ilk öyküsü bu şartlar altında yazılmış. Dilindeki ironi, hikayelerindeki mizah savaşın yıkıcılığı karşısında, insanlığın direnişi ve teslimiyete karşı koyuşunda, yazarın kendisine de güçlü bir dayanak noktası olup dayanma gücü vermiştir.

Uçurtmalar romanında şöyle bir ifade geçer: “Komik dedin mi büyük bir erdemi vardır ki, o da ciddi şeylerin barınıp yaşayabilecekleri güvenli bir yer olmasıdır.” Yukarıdaki örnekler bu önermesini doğrular nitelikte. Polonya’da Bir Kuş Var’da savaştan sonra insanların okuyacağına inandığı kitabı için şöyle diyor Partizan Dobranski:

“Bizlerin hayvan gibi yaşamaya zorlanabileceğimizi, ama umudumuzu yitirmeye zorlanamayacağımızı bilmeleri istiyorum. Umudunu yitirmiş sanat yoktur, umutsuzluk yalnızca yetenek eksikliğidir.”

Gerçekten bazı ciddi şeyler vardır ki, savaş gibi, ölüm gibi, bazen ne kadar anlatsanız eksik kalır, bunun için yine Gary’nin yaptığı gibi bunları ya betimlemeye girişmeden basitçe söylemek gerekir ya da ironiyi harekete geçirmek. Çünkü ancak bu iki yolla katlanılır ve bir gün sonraya uyanmak mümkündür. Geleceğin aydınlığına, mutlu ve rahat günlere dair duyulan umut bana büyük tiradlarla, tüyleri diken diken eden kahramanlık hikayeleriyle, cesur atılımlarla değil de ironi ve yalın gerçeklerin dile getirilmesiyle daha yakın görünüyor. Umuda biraz acı acı gülümseme katılmadan eksik kalır sanki.

M. Özgür Mutlu