Ahmet Balcı

Şerbetliydim aslında bir odada uzun saatler geçirmeye.

Öğrencilik yılları, işsizlik, fakirlik derken insan kendi kendine bir o halde bir bu halde bi’tecicik odada uzuuuun saatler geçirmeye karşı bağışıklık kazanıyor görece. Zaten dışarıda henüz bağışıklık kazanıp kazanmadığımızı bilmediğimiz bir şey varken, önceki bağışıklıkları kullanmak ekonomik bir tercih. Eski bağışıklıklarınızı atmayın, yıkayın, yamayın, yeniden kullanın.

Çeviriyor, çeviriyor, çeviriyorum. Bi’ dön baba dönelim, aynı yere gelelim. Birbirlerine aynı şeyleri farklı seslerle söyleyegelmiş yüzlerce halktan ikisinin arasında bir köprü gibi hissetsem abartmış olmaz mıyım? Ben bir köprü değilim. Kimse beni buraya dikmek ya da uzatmak için ihaleye girmedi, mühendislik planları çizmedi.

Ben bir köprüysem bile şöyle bir köprüyüm; inşaatlarda ameleler harç karar onu el arabasına yükler. Binaya götürmek için kalınca bir keresteden –ki genelde “beş on” adıyla anılır– geçici bir köprü yaparlar. Harcı taşıyacakları yere doğru zayıf bir köprü ederler onu. En ufak bir kaymada harcı hiç etmek harcıalem bir şeydir, o yüzden her ameleye yaptırmazlar.

***

Öykücüler ve romancılar severler eli kalem tutan tipleri anlatmayı. Bunlardan iki çevirmen tipi aklıma geliyor şimdi. Biri Umberto’nun Sıfır Sayı’daki çevirmeni, diğeri Marquez’in Benim Hüzünlü Orospularım’ındaki çevirmen. İkisinin de annesi kaynak dilin milletindendi, yani melez oldukları için çevirmenliğe geçişleri daha kolay olmuştu. Benim? Sülalemde yabancı dil bilen ilk ve tek kişi bendim.

İnsan bir odada uzun oturunca düşünecek çok vakti oluyor, diyemem. Aslında vakit yok. İş var. Ama düşünecek çok kaçamağı oluyor dersem durumu ifade etmiş olurum. Elde başka malzeme yok diye midir nedir kendi kendimi aylak bakkal misali kefeye koyup tartıyor, ölçüp biçiyor, tasvir edip duruyor muydum neydim?

İşleri bitirdim.

Şöyle bir uzandım. Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçer mi acaba diye düşündüm. Bir instagram paylaşımı gibi bile geçmedi. Zaten film şeridi çok aşina olduğum bir şey de değildi, onu bekliyor olmam yanıltıcıydı. Yaşadığım günü, saati kendimi en ala filozoflar gibi hissederek analiz edip durdum böyle böyle; uzuuun düşüncelere dalarak baya vakit geçirmiş olmalıyım, diye düşündüm.

Saate tekrar baktığımda sadece beş dakika geçmiş olduğunu gördüm.

Zaman dilimime hapsolmuş gibi hissettim. Başka zaman diliminden gelen bir zaman yolcusu falan olsam ne havalı olurdu, diye düşündüm ama acıktığımı fark ettim. Hala kuantum fiziğinin en materyalist biçimlerinden birinin içindeydim anlaşılan. Çünkü artık sadece ekmek dilimlerini ve arasında eriyen kaşarı düşünüyordum. Kolay eriyen bir peynir türü.

Yemek yedim. Bir şeyler izledim yemek yerken. Sonra yine çalıştım. Sonra tembellik ettim. Telefonu elime alıp haberlere bakayım derken yattığım yerde upuzun bir vakti hiç etmiş, üstüne rakamlardan mürekkep telaşların tortusunu döküvermişim üzerime.

Pencereden uzak da olsa görünen mezarlığa bakardım ara sıra. Mezarlığın içinde sürekli dolaşan, çiçekleri sulayan kadınlar vardı. Ölümün en net simgesi olan kabristanda, mezarların etrafında adeta tarhlar oluşturarak, çiçekler dikerek, rahmetlilerin ailelerinden bahşişler alarak yaşamın buğusunu tüttüren kadınları görürdüm. Koca mezarlığın bir kısmını görebiliyordum aslında ve bazen kadınların günlerce o tarafa uğramadığı oluyordu. Yine de boş taraflardan biri olduğu ve en yeni misafirlere ev sahipliği yaptığı için çok da hasrette bırakmıyorlardı beni. Fakat onlar bile görünmez olmuşlardı bu tecritte. Taze rahmetlilerin çiçekleri de solmaya yüz tutmuştu…

Üstelik iş makineleri gelmişti. Burayı da şad olması umursanmayan ruhlar üzerine dikilecek bir rezidans ya da otel, konut falan mı yapacaklardı. Ölümle rezidans resmen. Bunları düşünmeyi bıraktım.

Kendimi toparlayıp Memnun Kaygısız gibi olmalıydım. Kapıcı Cafer ile Sabri Bey arasında gidip geleceğime…

Mahalle yanarken sakallarıma şekil verdim. Dişlerimi fırçaladım. Elime okumakta olduğum kitabı aldım, ayaklarımı uzattım. Birkaç sayfa okudum.

Sayfaların arasında bir Hint beyâderi en şuh biçimiyle kıvrılıyor ve kader birliği etmiş iki adamı kelimenin tam manasıyla bir kobra dansının içine çekiyordu. Bu sırada davudi nitelendirmesini kullanmak zorunda hissettiğim bir ses duydum. Ama hem kadın sesine bu niteleme gider miydi bilemediğimden hem de klişeye düşmek istemediğimden bu benzetmeyi yapmaktan vazgeçtim. Ben bunları düşünürken sesin efsununa kendimi bırakmayı ihmal ettiğimi fark edip yine can kulağıyla dinlemeye başladım. Etrafta canan kulağı yoktu, tecritteydim.

Bir ses, bir melodi. Kadın bir şarkı ya da türkü söylüyordu ama, ya sözleri?

İşte onları tam duyamıyordum. Sözler, sesin içinde kaybolmuştu. Sabah işe gitmeden önce hacet gideren üst kat komşusunun sesli gaz salınımının kulaklarıma iletimine geçit vermede hayli serbestiyetçi olan duvarlar, şimdi Propaganda filmindeki çocukluk arkadaşını bir anda ortaya çıkan saçma sapan bir sınırdan geçirmeyen Kemal Sunal’a dönmüştü. İşte böyle duvarlar yıkılmayı hak ediyordu. ‘Mütayit’inin babasının düşmanlarını bir takım küfürlere maruz bırakmak istediğiminin duvarlar…

Kadın muhtemelen komşular rahatsız olmasın diye öyle bir ses tonuyla söylüyordu ki, sesinin güzelliği anlaşılıyor fakat ne dediği bir türlü anlaşılmıyordu.

Hangi dilde onu bile anlamıyordum. Türkçe mi, Rusça mı, Slovence mi? Ya da bir balkan türküsü mü? Kadın da maşallah, hemen susmadı, devam etti sağolsun. Kalktım. Dolapta zor günler için sakladığım rakıdan bir bardak doldurdum. Yanına bir elma dilimledim. Rakı bardağını su bardağına vurdum, içtim, karşılıklı aynı masada gibiydik.

Saat 3.45’ti. Hmm, 3.45 bana neyi hatırlatmıştı?

Neyse, neşemizi bozmayalım güzel sesli hanımefendi, şerefe. Rakı bardağı su bardağına, tinnn…

***

Sabahın köründe içkinin suya daha bir muhtaç ettiği vücudumun alarmıyla uyandım. Güneş doğmuş muydu? Açtım perdeyi. Uzun zamandır silinmemiş camdan mezarlığın görebildiğim kısmındaki iş makinelerinin açtığı taze bir mezara metalik renkte bir tabut indiren astronotlar mı görüyordum? Dün o kadar mı çok içmiştim, yoksa pencere halüsinasyon gördürecek kadar kirli miydi?

Yüzümü yıkayıp geldim. Dört astronot bu kez başka bir mezara metalik renkte bir tabut indirdi. Yedigey’in Baykonur Uzay İstasyonu’na defnedilmek üzere yol alan naaşını hatırladım. Bir arkadaşımı aradım. Tecridin elinin yetişmediği bedenler olduğu biliniyor, dedi. Önlem alınarak gömülüyorlar.

Durumun ağırlığı ruhumda hissedildi.

***

Yine geç bir saatte, yetiştirmem gereken işi, üzerimden tır geçmişçesine bir yorgunlukla bıraktığımda bu kez haberlere bakmadan kitap okumaya geçme kararı verdim. Bir şarap vardı kitapta. Bir emniyet şarabı… pardon bir emniyet sibopu… yav ne sibobu çık aklımdan Reyting Hamdi’nin Gazman’ı, supab diyecektim. Bir emniyet supabı gibi duran kobra zehirli şaraba dair kısımları okurken o ses yine başladı. Aynı ton, farklı şarkılar, ama o aynı ne dediğini anlamaya izin vermeyen desibelde…

Rakımı azaltmak istemedim. Bu tecrit, bu karantina ne kadar sürer; kendi kendime o hal bu hal derken süreç uzarsa diye idareli kullanmalıydım. Ama o an o kobra zehirli şarap olsa içerdim. Gâmına en kör bir bağlılıkla sadık bir baykuş gibi, elinden zehir olsa içeceğim bu güzel ses tonuyla birlikte içebilirdim onu.

İnsan yalnızlıktan ne de çabuk moda giriyordu değil mi?

Saate baktım. Tam 3.45, yahu ben bunu nereden hatırlıyordum?

***

Geceler geceleri kovalamıştı. Tam tamına yirmi gün olmuştu. Rakım bitmişti. Yaklaşık bir hafta önce ama belki altı, belki de beş gün önce –günleri karıştırmaya başladığımdan emin değilim– kadının sesi sık sık bölünür olmuştu. Öksürüyordu.

O gece mıh gibi aklımda. Kuru kuru öksürmeye başlamıştı.

Sonun başlangıcı gibi.

Platonik bir aşkı kaybetmek gibi, ciğerime bir kan pıhtısı oturmuş gibi, kulunçlarım çeliklenmiş gibi duygudan duyguya girdim. Sürekli bir acının alt başlıkları şeklindeydi bu acılar.

Yine de hemen kesilmedi ses. Şu tecrit biterse, bir gün hamarat bir erkek gibi mutfakta tatlı yapıp alıp yukarı gitmek, o güzel sesin sahibi ile tanışmayı deneme düşüncelerimi ikircikleştiren öksürük hemen kesemedi sesi.

Seste hep bir neşe ve hayat dolu olma hali vardı. Sesin altından bir dram çıkabilirdi, öksürükleri hiç duymasam bile. Belki şarkı söylemesine izin verilmiyordu birlikte yaşadığı yakınlarınca. Belki o istemiyordu kimsenin bilmesini. Belki de tanınmış bir sanatçıydı da ben tanımıyordum. Gece kimseler rahatsız olmasın diye öyle ayarlıyordu sesinin tonunu.

Ne olursa olsun, aslında ne olduğuna bağımlılığı çok zayıf bir şekilde o ses benim günlerimin, zamanımın bir parçasına çoktan dönüşmüştü.

***

Yine bir 3.45’te, rakısız olarak o davudi sesi dinliyordum. Artık şarkının hangi dilde olduğunu anlamaya çalışmaktan vazgeçmiştim. Umudum kalmamıştı. Kuru öksürükler yüzünden olmalı, çok çabuk bitiyordu artık. Şu 3.45 mevzuunu nereden hatırladığımı hatırladım bir anda…

Zemfira’ın Pragulka şarkısının klibinde ufak bir anda ekrana yansıyordu. Tanrının kendisine gece 3.45’te seslenip onunla tanışmasına izin verdiğini söyleyen bir not…

Kadını tanrının sesi olarak algılayıp peygamberlik ilan edecek kadar bağlanacak mıydım bu sese, onu düşündüm. Evde bir süre daha kalırsam, belki. Kör bir muhabbet kuşu gibi ‘babacım cicikuş’ olabilirdim belki.

***

Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Uyanıp uyanıp yeniden uyuyor, günleri uykuya yedirmek istiyordum. Kapının zili çaldı birden. Çalar çalar giderler miydi? Bu düşünce çok kısa bir an beni yönlendirebildi. Yattığım yerden fırladım. Saate baktım; 3.45’ti. Ama gündüz olan. Kapıya koştum.

Astronot kılıklı biri vardı kapıda. Mezarlıktaki astronotlardan…

Kapıyı tam açtım ki, aşağıdan bir ikincisi geldi. Burası değil üst kat, dedi. Yüzüme bile bakmadan üst kata çıktılar. Çok uzun zamandır kapımı çalan ilk kişi (ya da kişiler) de bana gelmemişti. Ama iyi ki de bana gelmemişti. Ama ona mı gelmişlerdi? Ona geleceğine bana mı gelselerdi? O kadar olmuş muyduk onunla?

Astronotlar üst kata çıktı. Kapıyı kapattım. Şemsi İnkaya’nın gençliğinde oynadığı bir karakter gibi kapıyı gözledim. Ceset torbasına koydukları bir bedeni sedyeyle aşağı indirdiler.

***

Birkaç gün sonra, uzaktan izlediğim mezarlığa bir torba daha bıraktı astronotlar. Belki oydu. Belki bir başkası. Ben o olarak kabul ettim. Belki gerçekten oydu da. Bir çeşit ruhların hissetmesi gibi tam da onun defin anını izleyebilmiştim. Definetely. Maybe. Belki de başk… Belki hâlâ evdedir, belki yeniden şarkı söyler.

***

Söylemedi. Bilinen dünya ile olan son bağımı da böylece kaybettim. O şarkıların hangi dilde olduğunu bir kez olsun ayırt edemedim. Melodilerini zihnimde hiçbir zaman tutamadım. Rakıma ve elmadan müteşekkil mezeme eşlik edişini yaşadığım sürece hiçbir zaman unutmayacağım. Ve bunu hiçbir zaman yazıp başkalarıyla paylaşmayacağım. Benim zihnimde kalacak hatıramız ve eğer ben ölünce hatıralar da ölecekse benimle (bir mezar mümkün olabilirse) mezara gömülecek. İnsanın öldükten sonra başka âlemlere geçtiğine dair anlatılanlar gerçekse yemin olsun o sesin anısını öldükten sonra gittiğim yere de götüreceğim.

O ses içimde büyüdü artık. Bedenimden de ruhumdan da taştı, vahdet-i vücuda karıştı. Karışmış olmalı. Bu, sesin davudî oluşunu da açıklar muhtemelen.

Ahmet Balcı