Deniz Tarsus, yönetmen kimliğinin yanı sıra uzun süredir yazar olarak da adından söz ettiriyor. İlk öykü kitabı Ozo Ozo Çakta, Dedalus Kitap’tan çıktıktan sonra Can Yayınları’ndan Ayrıkotu, Babam Bir Astronot ve İt Gözü birbirini izledi. Ayrıkotu ile 2014 GIO-En İyi Öykü Kitabı Öykü Ödülü’nü alırken İt Gözü ile de Orhan Kemal Öykü Ödülü ve yine 2016 GIO-En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne layık görüldü. Uzun bir aradan sonra ise yazarı Ben Murtaza ile Alakarga Yayınları’nda görüyoruz.

Ben Murtaza, yazarın diğer kitapları gibi, bir öykü kitabı. Adları geçen önceki kitaplarda iki bölüm hâlinde karşımıza çıkan öyküler, bu kitapta yerini tek bölümlük dört uzun öyküye bırakmış ve her öykü, ana karakterin öyküsü şeklinde –Mucit İlhami Ziya’nın Öyküsü gibi– isimlendirilmiş. Dört öykünün de ortak noktası olan Murtaza, bir gezgin ve şehir şehir gezip her defasında başka bir yerde duraklayan köksüz biri. Anne babasını bilmiyor; evi, yurdu yok. Onun doğasında yürümek ve daima başka yere varmak var. Amacı, diyar diyar gezerken karşılaştığı insanlardan hikayeler toplamak. En son, Kâtip Selim’le karşılaşıp biriktirdiği hikayelerden bazılarını ona anlatmaya başlıyor. O da anlatılan haliyle hikayeleri kağıda kaydetmiş ve bizlere aktarıyor. Kâtip Selim’in ciltlettirip kitap haline getirdiği bu öykülere torunu aracılığı ile ulaşmış oluyoruz. Öykü içinde öykü olan bu eserde Kâtip Selim’in hem dinleyici hem de aktarıcı olmak üzere iki görevi olduğunu görüyoruz.

Deniz Tarsus

Deniz Tarsus’tan gezgin hikayeleri dinlemeye Ayrıkotu‘ndan aşinayız. Yazar, orada isimsiz, erkek bir gezginin hikayelerine kitabın bir bölümünde yer verirken, bu kitapta başlı başına gezginin biriktirdiği hikayelere odaklanmış. Bu sebeple kitabı okurken “Acaba Murtaza, Ayrıkotu‘ndaki o gezgin mi, öyküler de devam öyküleri mi?” diye düşünüyor insan. Ancak önceki kitabı okumayanlar için söylemek gerekir ki yazarın bu bağlamda verdiği herhangi bir ipucu yok. Gelelim zaman ve mekandan bağımsız kurgulanmış bu öykülerin ayrıntılarına. Hemen hepsinde ortalık savaş alanı ve kötülük kol geziyor. Murtaza mola verdiği yerlerde genelde ailevi sorunları olan erkek karakterlerle karşılaşıyor ve bir müddet onların hayatına dahil oluyor. Öykülerdeki dört ana karakterin de sonu birbirine benziyor ve öykülerin genelinde dünyadaki kötülük hâline odaklanılmış. İnsanların kendine ya da birbirine ettiğini savaş bile etmiyor, der gibi yazar okuyuculara. Tersten bir okuma yapacak olursak da bunca savaş ve ortalığın toz duman olma halini insanın bu kötülüğüne de bağlayabiliriz. Çünkü bahsedilen bir savaş var ama savaş kimler arasında ya da bu yaşananlar dünyanın neresinde, bunun bilgisi verilmiyor. Hatta öykülerdeki yerlerden şehir, kasaba, köy ya da çiftlik şeklinde sadece türlerinin adlarıyla söz ediliyor.

Toplumcu açıdan yaklaştığı olaylara fantastik ögeler de dahil etmesiyle çağdaşlarından ayrılan Deniz Tarsus’un, Ben Murtaza’da da bilimkurgu özellikleri taşıyan bazı unsurlardan faydalandığı ve bunları öyküleriyle harmanladığını görüyoruz. Öte yandan, öykülerdeki bazı kişilerin, karakterleri ile isimleri arasında anlamsal bağ olduğu aşikar. Örneğin birbirinden nefret eden iki üvey kardeşten bahsedilen “Reha Hud’la Leyla’nın Vahim Öyküsü”nde Reha bir yolunu bulup kendini kötülükten kurtarmaya çalışan bir karakter olarak karşımıza çıkarken, Leyla’nın kötülük ve hırs peşinde olduğunu görürüz. Bu açıdan, bir karaktere “kurtulma/kurtuluş” anlamına gelen Reha[1]; diğerine ise “çok karanlık gece” anlamına gelen Leyla[2] isminin verilmesi isim sembolizasyonu açısından önemlidir. Yula karakterinden hareketle yazarın öykülerinde Türk mitolojisinden de beslendiğini söyleyebiliriz. “Rüyâ ruhu” anlamına gelen bu sözcük aynı zamanda da “meşale” demektir. “İnsan ruhunun uyku esnasında bedenden geçici olarak ayrılabilen hareketli kısmıdır.”[3] Öyküde Yula’nın annesi Yel’dir ve “Yel/Yil sözcüğü, Türk boylarının birçoğunda rüzgâr anlamının yanında kötü ruh, zarar verici varlık anlamında kullanılır.”[4]

Değinmek istediğim bir başka nokta ise genellikle aynı anlamda kullanılan Türkçe “gezgin” ile Arapça “seyyah” sözcüklerinin akla flâneur (flanör) sözcüğünü getirmesi. Peki Murtaza flâneur müdür? Walter Benjamin’in Pasajlar‘ını çeviren Ahmet Cemal, flâneur sözcüğünün Fransızca’da “avare gezinen” anlamına geldiğini veyaya dolaşırken aynı zamanda çevre izlenimleriyle düşünce üreten kişi anlamında kullanıldığını belirtmektedir.[5]

Benjamin’e göre: “Flâneur, henüz gerek büyük kentin, gerekse burjuva sınıfının eşiğindedir. Henüz bunlardan birine yenik düşmüş değildir. Hiçbirine yerleşmiş değildir.”[6] Bu yönlerden bakıldığında benzerlikler görülse de Murtaza’yı sadece kentte değil köy ve kasabada da görürüz ve insanları gözlemlemek dışında onlarla birlikte bir dönem yaşaması, ne iş verilirse yapması, böylece onlar aracılığıyla hikayeler biriktirmesi bakımından Murtaza bir flâneur değildir. Gittiği yerlerde bazen çıraklık yapar, bazen çobanlık. Bazen de yabancı dil öğretir küçük çocuklara. Bu sebeple, o bir “gezgin”dir. Kâtip Selim’in sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Murtaza karşılaştığı insanlık hâllerini anlatmış ve günlerdir gördüğü rüyaya kitabın sonunda kavuşmuştur. Bu bir son mudur, yoksa yeni bir yolculuk mu? Ben Murtaza Deniz Tarsus’la tanışmamış olanlar için iyi bir başlangıç, yazarın kalemine aşina olanlar için ise harika bir yeniden karşılaşma olacaktır.

Nagihan Kahraman


[1] Kubbealtı Lügati, “rehâ” (Erişim tarihi 10 Şubat 2021)

[2] Kubbealtı Lügati, “leylâ” (Erişim tarihi 10 Şubat 2021)

[3] Türk Söylence Sözlüğü, (Açıklamalı Ansiklopedik Mitoloji Sözlüğü), Deniz Karakurt, 2011, s. 329

[4] Türk Söylence Sözlüğü, (Açıklamalı Ansiklopedik Mitoloji Sözlüğü), Deniz Karakurt, 2011, s. 317

[5] Pasajlar, Walter Benjamin, 2002, s. 92

[6] Pasajlar, Walter Benjamin, 2002, s. 99