2017-07-03 Recipe Obituary — Tarif & Taziye

Tarif: Bir yemek tarifi, bir de taziye. Bir vefat. Hint Vefatı gibi. Sadece ve sadece kabul edilemez sözcüklerden oluşacak ve kabul edilemez bir biçimde yazılmış olacak. Yani şöyle diyecek “hayatını kaybetti, yaşamını yitirdi”… bunun üzerine kurulacak taziye ya da vefat. Yemek tarifi için de iki kaşık tuz “koy”, iki kaşık tuz “koyulur”, iki kaşık tuz “koyun”, “koyunuz”… bunu araştıracağız yani. En doğrusu hangisi. Nasıl denmeli bu? Nasıl oluyor da başka dillerde emir kipinde yazılmış olan yemek tarifleri son derece kibar ve zarif geliyor kulağa, incitmiyor, rahatsız etmiyor. Bizdeyse hemen anında senin kölen mi var? Hizmetçin mi var burda? Ne o öyle, tuz koy, soğan kes… gibi bir duruma yol açıyor. Bizim bağımsızlığımız bu kadar mı önemli ki emir alamıyoruz? 

Taziye: Vefatın yanında bir de teşekkür olmalı tabii. Teşekkür de şöyle, yeni ameliyat olmuş birinin, doktor, hemşire ve bütün sağlık personeline teşekkürü olacak. Dünyada böyle şeylerin başka örneği var mı, bilmiyorum. Bana komik geliyor ama. Okumuş, zengin insanların böyle bir şeyi neden yaptıklarını anlamıyorum ama asıl mesele gösteriş. Çoğumuz ameliyat yüzünden ciddi borçlar altına girdiğimiz için gazete ilanını düşünecek halimiz olmuyor. Zenginlerse hangi hastanede ameliyat olduklarını reklam etmekten şeref duyuyorlar. Bizi Gültepe Sağlık Ocağı faturası yıkabiliyor. Onlarsa mesela tam teşekküllü Alman Hastanesinde bir ay beş yıldızlı otel gibi kalabiliyorlar. İlan bu yüzden. Köpeğimizin sünnetini gerçekleştiren sayın baytar Ord. Prof. Memduh Baydar… eli o kadar hafif ki yani bizim Filika (köpeğin adı) hemen yürümeye başladı. Süt içti. Çiğ et istedi.

Yemek tarifi. Taziye. Fen Bilgisi deneyi. Yazarlık dersleri için zorunlu temrinler. Dilekçe? Ona beceremeyene kurs murs yok.

2017-07-04 Siyah Eldiven 

Eldiven, 1968 Meksika Olimpiyatları’nda siyah atletlerin siyah eldivenli ellerini Kara Panter Partisini selamlar gibi isyan ve gururla kaldırdıkları madalya törenindeki eldiven. Mezatlara, açık arttırmalara düşmüş bazıları. Simgeledikleri toplumsal adalet isteğine ne kadar da ters. Otantik olmaları nasıl kanıtlanabiliyor acaba? Sporcunun “bu benim törende giydiğim eldiven” demesi yetiyor mu? Kimbilir kaç tane sattı öyle diye düşünüyor insan. Belki de haberi bile yok bu ticari kurnazlıktan. En alımlı giysi eldiven yine de. Siyah deri olanları en seçkin. Beyaz eldivenli birini sevmiştim.

2017-07-06 Nuri Dalkıran 

Su kıyısındaki ilk Türk empresyonist ressam. 

Poetry magazine Temmuz sayısı. Kırkikindiler şiirimizi Monsoon şiirleriyle karşılaştırıyoruz ve belki de bir kaside, belki bir eski destan biçimi veriyoruz ona. Empresyonist ressamları düşünüyoruz. Nuri Dalkıran diye hiç tanımadığımız birini. Türk resim sanatı ondan önce su kıyısına inmeyi düşünmemiş hiç. Cesaret edememiş buna. Su, diyor Hamit Pınarbaşı, Nuri’nin ayağının toprağına ulaşmak için yedi iklim dört kıta gezer divane. Nuri suya inmeseydi, su Nuri’nin ayağına giderdi. Dalkıran’ın suya inişi resim sanatımızda bir milattır. Dalıkırılan Nuri’nin suyla kutsamasıdır sanat dünyamızı bu buluşma. 

2017-07-26 Nadya ve Lolita 

18 Temmuz, Nadya Komaneci’nin 1976 Montreal Olimpiyatları’nda jimnastikte 10 tam puan almasının yıldönümü. 18 Temmuz 1976, biz sefilin de Nadya Komaneci’ye olan aşkının başlangıcı. “Sevgili Nadya, sana olan aşkımı şu kısacık mektupta…” The Girl with a Little Teddy Bear. Ya da oyuncak ayılı kız, ya da oyuncak bebekli kız… diye yazdım. Uzun yıllar seni hayal ederek uyudum, uyumaya çalıştım. Uzun yıllar sana olan bu aşkı içimde taşıdım ben. Günün birinde “o, on üç yaşında damla kadar bir kız, bir çocuk” diye düşündüğümde elimde Lolita vardı. Utandım kendimden. Bir James Mason gibi kaçtım tuvalete. Ağlamaktan gözlerim şiş dışarı çıktığımda dünyanın en güzel kelimeleri olan Nadya ve Lolita’yı yan yana getirip seninle ilgili bu mektubu yazdım. Bu mektubu elbette sana göndermiyorum Nadya. Bu mektup benim şimdi bu yaşımdan 11 yaşıma yazdığım bir betik. Bir name.

2017-07-26 Pera Mera 

Pera Mera, Murat Yalçın, sayfa 143: “Karşıda ahşap kanatlı, yüksek, mutantan, kunt bir kapı vardı.” Böyle bir cümle, böylesi sımsıcak bir cümle bir Sabahattin Ali cümlesi gibi… Başkası yazsa sırıtır ve ecnebi kalır bulunduğu yere. Yağlı boya gibi tepsirir. Murat’ın hikayesinde bizi her sayfada bambaşka bir dünyaya, bugün nerdeyse unuttuğumuz bir klasik dünyaya, bir anlatı dünyasına götürüp orda gezdiren ama orda bırakmayan, kılavuzluk edip bugüne de getiren, bize nerde ve kim olduğumuzu hatırlatan, dilimizi Abdülhak Şinasi’den, Refik Halit’ten, Sabahattin Ali, Sait Faik’ten geçerek unuttuğumuz usareleri, uçucu tadları, aromaları, kokuları, esansları bir okuma odasına doldurup bizi edebiyatla baş başa bırakan bir büyü var. Evet, ulaştığı yerde hem çok tanıdık ve güvenilir, hem de yepyeni, taptaze, davetkar ve kimseye benzemeyen bir masal sesi.