7.Şubat.21

Ahmet Haşim, Piyale kitabının ilk sayfalarında yer alan “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlıklı yazıda şöyle der:

“Mânâ” araştırmak için şiiri deşmek terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi susturulan o sihrengiz sesi telafiye kâfi midir?

Ahmet Haşim’den mülhem: Bazı yazarlar, gözümüze gözümüze sokulan bir “çatışmayı”, daha fenası bir “fikri” okutacağım derken zamanımızı, tıpkı o “hakir kuş” gibi, öldürmekten başka bir şey yapmıyor.

Renkler ve zevkler elbette tartışılır, tartışılır ama “Kuzey’in en parlak yıldızı” Tove Jansson’dan okuduğum Dürüst Yalancı adlı romanın son sayfasını da çevirdiğimde boşu boşuna bir kuşu katletmiş gibi hissettim. Hafta sonum adlı hakir kuşu.

8.Şubat.21

Savaşın, zulmün, faşizmin değil yaşamın ve dostluğun hüküm sürdüğü bir film Mediterraneo (1991). Çılgına dönmüş bir dünya içinde nefes almaya çalışan bir grup insanın hikayesi.

Film, 1992 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını da hak etmiş. Yönetmen Gabriele Salvatores’in ödül törenindeki konuşmasını izledim. İngilizceye çok hakim hissetmediği için kısa kestiği konuşmasında savaşın değil yaşamın altını çiziyordu o da. O yılki ödül törende Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını açıklamak Sylvester Stallone’ye düşmüş. Bizim Rocky Balboa, zarfı açıp sonucu açıklayınca sözü alan yönetmen Gabriele Salvatores, kısa bir teşekkür faslından sonra, “Filmimdeki askerler gibi yapın: Savaşları durdurun, hayat daha güzel olacak,” diyerek ayrıldı sahneden. Zaten Bay Salvatores filmiyle bunu çok iyi ifade ediyor. Bir barış ve özgürlük duygusu aşılıyor izleyene.

Filme gelecek olursak: 2. Dünya Savaşı sürerken bir grup İtalyan askeri, bizim Kaş’ın gözü olan Meis adasını işgale giderler. Telsizleri bozulunca orada unutulup giderler. Aradan geçen üç yılda dünya yer değiştirmiştir ama bizimkiler bihaberdir. Sonunda büyü bozulur ama bu arada adadaki yaşamları, bize savaşın anlamsızlığını bir kez daha gösterir.

Bayat bir konu gibi gelmesin “savaşın anlamsızlığı”. Ne kadar tekrar edilse yeridir.

9.Şubat.21

“Çay içmeyi özledim seninle anne, işçiyim artık.
Kıraathaneler dolu, parklar yaşlı,
Vardiyamı radyoda bir haber bültenine kilitlediler.”

[Olcay Özmen, Sensiz Üç Yağmur, s. 62]

10.Şubat.21

Filmi izlediğimden beri kulağımdan gitmeyen müziğine de el attım sonunda, kaç gündür filmin soundtrack albümünü dinleyip duruyorum. Sesi çok güzel ve güçlü olduğu halde Sertap Erener dinlemeyi sevmediğim için fark etmemiştim. Ben albümdeki en belirgin temayı dinlerken Sertapsever bir arkadaşım ayıttı: Erener’in söylediği Masal adlı şarkının müziği bu!

Evet, hakkaten öyleymiş. Süper ikili Sezen Aksu ve Meral Okay, İtalyanların müziğine söz yazmış, Levent Yüksel düzenlemiş, Sertap da söylemiş.

Filmin soundtrack albümünü dinleyecek olursanız “Aziz Il Turco” adlı dördüncü parçaya geldiğinizde [albümün 4. dakikasının 58. saniyesi] dört açın kulaklarınızı. 

Hamiş: Evet, filmde bir Aziz var… Kaş’tan gelen Aziz, bizim şaşkın askerlere, onları mastor edecek olan bir tütün ikram eder. Yukarıda gördüğünüz sahnede, askerlerden biri de, başka bir askerin sorduğu “Biz neden İtalya’da bunu içemiyoruz?” sorusuna yanıt veriyordur.

14.Şubat.21

Sevgili öyküler günü.

***

Bendenizin birkaç hikayesinde rol de kapmış olan şair ve çevirmen Ozan Çororo, Neil Gaiman’ın 2013 yılında yaptığı bir konuşmayı çevirmiş. Memnuniyetle yayımladım Parşömen’de. Gaiman, basit ama doğru şeyler söylüyor.

Biri de şu:

“Okudukça dünyadaki rotanızı çizme konusunda çok hayati bir şey keşfedersiniz: Dünya böyle olmak zorunda değildir. Başka türlü de olabilir.”

15.Şubat.21

Deniz kıyısında geçen güzel bir ikindi, dostlarla omuz omuza oturduğumuz meclisler, çocukluğumuza seyahat ettiğimiz bir “memleket” ziyareti… sanki üç ay, bir yıl ya da geçen yaz değil de bir asır öncesinde kalmış gibi.

Sizi bilmem, ben arada sırada, Korona öncesi güzel günleri hayal ediyorum. Tekrar yaşamaya çalışıyorum. Odamdan çıkmadan. Odamdan çıkamadan.

Çünkü mevcut durum şöyle: İşe gidip gelmeme izin var. Akşamları, haftasonları ev hapsi. Meyhane yok. Öğle yemeklerini yiyebileceğim bir yer yok. Memleketteki ailemi görmeye gidemiyorum aylardır. Dostlarımı göremiyorum. Aylardır Kızılay’a bile inmedim. Sağlık olsun, deyip duruyoruz. Sağlık olsun ve sıhhatler olsun hepimize.

***

Bir Dünya Öykü Günü’nü daha geri bıraktık. Herkesin bildiği birkaç şeyi tekrarlamak isterim bu vesileyle.

2008’de ilk öyküm, 2012’de ilk öykü kitabım yayımlandı. Okur olarak daha eskilere de gidebilirim elbette ama yalnızca bu on küsur yıl için bile rahatlıkla söyleyebilirim: Yıllardır [bilhassa Gezi’den sonra artarak] öykü günlerinde, öykü bildirilerinde, panellerde söylenen bir şey var. Öykünün sokağa indiği, sokağa çıktığı ya da bu seneki bildiride olduğu gibi sokağa taştığı söylenir durur.

Nedir, durumun böyle olmadığını bu işlere biraz olsun kafa yoran herkes bilir. Öykünün sokağa çıktığını söylemeyi bir niyet ifadesi olarak almak mümkün elbette. Öykünün sokağa çıkmasını istiyordur bunu söyleyenler. Öykünün sokağa çıkması gerekir mi? Bu da tartışılabilir. Belki de öyle bir misyonu yoktur öykünün.

Sokağa indiğini varsayalım öykünün. Bu durumda sokakla bir ilişkisi, bir alışverişi olsa gerektir, öyle değil mi? Peki, günümüzde yazılan öykülerde sokak ne kadar yer tutuyor? Sokaktan öyküye ne geliyor, öyküden sokağa ne gidiyor? Öykünün sokakla bir alışverişi olmadığını [inanın uzun uzun anlatmak zül geliyor] öykü dergilerinin, öykü kitaplarının okunma oranlarından [hadi satış rakamlarından diyelim] şıp diye anlayabilirsiniz. Çevrenizdekilere, günlük hayatınızda etrafınızda bulunanlara bir sorun, 14 Şubat’ın öykü günü olduğunu kaç kişi biliyor örneğin? [Bilmek zorunda mı, bu neyin ölçütü ey oğlum Onur, neyi neyle tartıyorsun da diyebilirsiniz. Diyebilirsiniz.]

Demem o ki sadece öykü değil, bugünün edebiyatı hayattan oldukça kopuktur. [İstisnalar elbette vardır.] Bana soracak olursanız, bırakın sokağa inmeyi filan, evinin penceresinden başını bile çıkarmıyor öykü.

Yanlış anlaşılmak istemem: Öykünün sokağa inmesi, sokağa çıkması ya da sokağa taşması gerektiğini söylüyor değilim. Sadece öykünün sokakta olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Ki bunu herkes biliyor zaten.

Öykü pohpohçularını anmadan geçmek olmaz. Yine son on yıldır öykünün eşsiz bir tür olduğu, hiçbir türe benzemediği [laf söyledi balkabağı: hiçbir edebi tür diğerine benzemez, neden benzesin?], bünyesinde inanılmaz edebi olanaklar taşıdığı papağan gibi tekrarlanıyor. Öyle ki öykü yazmanın roman yazmaktan zor olduğu bile yumurtlanıyor zaman zaman. Bunun öykü atölyelerine müşteri çekmenin bir yolu olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü çok tuhaf bir tepkimeye neden oluyor bu öykü çığırtkanlığı: Daha fazla öykü yazılıyor.

Öyküye düzülen övgüler hepten yanlış değil elbette. Fakat bu öyküseviciliğin, bu türcülüğün kime ne faydası var bilmiyorum. Öykücülüğümüz bir sıçrama içinde mi? Öykünün nitelik çıtası yükseliyor mu? Herkes aynaya bakıp yanıtlasın.

Öyle ya da böyle: İnsan hikayesiyle var. Öykü gününüz kutlu olsun.

***

13 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının katledilmesinde payı olan herkesin, bu satırları yazan bendeniz ve okuyan sizler de dahil, allah belasını versin.

Onur Çalı