17.Şubat.21

Bazı sosyal medya hesaplarının kullanıcıları, kendilerini “şiir aşığı”, “öykü delisi”, “edebiyat sevdalısı” gibi ifadelerle tanımlıyorlar bio’larında. Görünce irkiliyorum. Ürküyorum hatta.

18.Şubat.21

Sene 2005 olmalı. Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü. Ben henüz orada okumuyorum, birkaç sene sonra yüksek lisans dersleri için geleceğimden de –elbette– gafilim. Fakat biz şenlik şenlik gezmeye karar vermişiz o sene. İşte, Cebeci’de de bahar şenlikleri. Anlamadığım ve hiç umursamadığım birtakım “inek” muhabbetleri… Yağmur çiseliyor, sahnede Kurban var. Günlerdir eve gitmemişim, arkadaşımda kalıyorum. Bir haftayı aşmış ki sürekli içiyoruz. İçiyoruz, uyuyoruz. Sonra gene içiyoruz, uyuyoruz.

Şimdi Kurban’dan Zorba’yı dinlerken bu sahne bütün canlılığıyla geldi akıl tasıma yerleşti. Yağmurla birlikte. Uzun saçlı, kirli sakallı bir delikanlı bana bakıp gülümsedi.

Sen korktukça sen kaçtıkça
Zorba da gelir üstüne
Davranmazsan haykırmazsan
Her gün tokadı ensende

19.Şubat.21

Mağara resimlerini bilirsiniz. Binlerce yıl önce atalarımızın yaptığı, bazen soyut figürler çizseler de genellikle hayvanları resmettikleri ve el izlerini bıraktıkları mağara resimleri. Ozan Çororo’nun çevirdiği ve Parşömen’de yayımladığımız 2013 tarihli bir haber-yazıya göre işte bu el resimlerinin çoğunun kadınlara ait olduğu öne sürülüyor. Ayrıntısına girmeyeceğim [ilgilisi yazının tamamını buradan okuyabilir] ama kısacası şu: Bir biliminsanı söz konusu el izlerini inceleyerek parmak boylarından, parmak uzunluklarının birbirlerine oranlarından vs. böyle bir çıkarımda bulunmuş.

Bu neden önemli peki? Böylesi bir bilgi sunulmadığında, her şeyde olduğu gibi, bu el izlerinin de erkekler tarafından bırakıldığını kabul ediyoruz da ondan.

Oysa şu çıkmış ortaya: Sadece erkekler yapmadı bu resimleri. Sadece kadınlar da yapmadı bu resimleri. Birlikte yapmışlar. Birlikte yapmışlar.

21.Şubat.21

Yayımlanan öykü kitaplarını birbirinden ayırt etmek epey güç iş. Çünkü adına üslup dediğimiz, içerik ve biçimin esrarengiz bileşiminden oluşan ve yazarın biricikliğini imleyen şey nadirattan. Kitap tanıtımlarının birçoğunda [oğlum Onur rahat ol içindekini söyle gitsin: birçoğunda değil, hemen hepsinde] rastladığımız “farklı” sözcüğü de yoruyor artık insanı. Hiçbir şey söylemiyor okura. Hiçbir şey söylemiyor.

Benim kitaplarım da oradan çıkıyor diye, yanlış anlaşılır diye, Alakarga’dan çıkan kitaplar üzerine pek kelam etmemeye özen gösteriyorum. Ve fakat Deniz Tarsus’un yeni kitabı “Ben Murtaza” hakikaten farklı bir yerde duruyor. NŞA’da köklü edebiyat ödüllerinden en az birine değer görülür “Ben Murtaza”. Bakalım, göreceğiz.

22.Şubat.21

Shakespeare’in yakın dostu, “kankası” Sir H. Smith Maytown’un meşhur bir vecizine denk gelmiştim birkaç yıl evvel: “Evlilik Ülkesinin çoğunluğu pişmanlardan oluşur, Pişmanlık Ülkesinin çoğunluğu da evlilerden.”

23.Şubat.21

Edebiyat dünyası tam bir cengel. Alacakaranlık, soğuk, nemli bir karmaşa. Her yerden bir şey fışkırıyor. Kalabalık. Karmaşık. Önüne dikkatli bakmazsan takılıp düşersin. Sürekli önüne bakarsan üstüne bir şey düşer, ezilirsin. Kendi yolunda usul usul ilerlerken etobur bir bitki kolunu kapabilir. Zehirli bir yılan ayağından sokabilir. Edebiyat cengeli vahşidir.

Edebiyat dünyası tam bir cengel. Yaz günü bile serin, ne güzel. Bol oksijen. Dost hayvanlar, ağaçlar. Tepede bir umut gibi yükselen güneş ışığı. Huzurlu uykular. Yeşillik, ferah. İçin açılır. Ciğerlerin bayram eder. Uysaldır edebiyat cengeli.

Sade edebiyat değil, insan dediğin de böyle, hayat dediğin, aşk dediğin de böyle. İkisinden biri değil elbette, biraz birinci senaryodan biraz ikinciden. Bazen ötekinden bazen berikinden. Biraz ondan biraz bundan.

Tamamen kendi elimizde olmasa da çoklukla kendi cengelimizi kendimiz yaratıyoruz.

24.Şubat.21

Rahmetliyi pek dinlemişliğim yok, bir iki şarkısı belki. Hakkında bir şey bildiğim de yok. Popüler bir figür olduğu için, maruz kalmışımdır en fazla. Ama bir gün böyle bir hikaye yazacağım, biliyorum: “Amy Winehouse’u kim öldürdü?”

25.Şubat.21

İletişim Yayınları, 2015 yılından başlayarak birkaç yıl üst üste edebiyat takvimi yayımlamıştı: “Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi”. Metis’in ajandaları gibi gelenekselleşecek herhalde derken pat diye kesildi, arkası gelmedi.

O takvimlerin içinden iki de kitap çıkmıştı: Levent Cantek’in Kuş Eppeği adlı risalesi, yanlış hatırlamıyorsam bu takvimlerdeki yazar portrelerinden derlenmişti. Bir de 2015 takviminde tefrika edilen öyküler Tefrika İki Bin On Beş adıyla kitaplaşmıştı.

Bendeniz de, garip bir kulunuz olarak, bu takvimlerde tefrika edilen öyküleri kendimce kitaplaştırırdım. Öyküleri yaprak yaprak [artık kaç gün sürdüyse tefrikası, o kadar takvim yaprağı] zımbalayıp sokakta parkta sağa sola bırakırdım. Hikayeyi bulan okusun diye. Hikayeyi bulan okusun diye. Romantik zamanlarımmış demek.

Velhasılıkelam: Meşakkatli ve teferruatlı bir iş olduğunu tahmin ederim ama gönül ister ki yine yayımlanmaya başlasın bu takvim.

Malumunuz, yazarın vefatının üzerinden 70 yıl geçince, eserleri teliften düşüyor. Bu öyle bir düşme ki Adem babamızla Havva anamızın Cennet Bahçesi’nden düşüşleriyle yarışır. Düşünün Sabahattin Ali’siniz, teliften düştünüz ve işte sürpriz: Kürk Mantolu Madonna’nın kapağında kürke bürünmüş şarkıcı Madonna [bu kadar düşüldü mü bilmiyorum ama buna yakın şeyler yaşandı]. Düşünün Kafka’sınız. Hoop Dönüşüm’ün kapağında böcekleştirilmiş bir portreniz.

Allah düşürmesin.

Orhan Veli de geçtiğimiz yıl sonu itibariyle teliften düştü. Beklenildiği üzere ortalık Orhan Veli’ye boğuldu. Burada iş okura, okurun bir müşteri olarak seçiciliğine kalıyor çünkü iyi işleyen bir eleştiri mekanizması yok. Okurdan, bir ümit, iyi olanı seçmesi bekleniyor.

Bu teliften düşme işinin iyi bir tarafı da yok değil. Yazarın tek yayınevi olduğu durumlarda rastlanabilen yayınevinin özensiz basımları, kötü edisyonları ya da o yazara karşı takındığı ilgisizlik de bertaraf oluyor böylece. En azından böyle bir ihtimal doğuyor.

İşte Orhan Veli’nin Kırmızı Kedi tarafından yapılan baskıları: Necati Tonga ve Tahsin Yıldırım’ın yayına hazırlığı altı ciltlik bir Orhan Veli külliyatı var. Özenilmiş, ihtimam gösterilmiş bir iş gibi geldi bana. Ben şimdilik “Mektuplar, Anketler, Mülakatlar” cildine el atmış bulunuyorum.

Herkesin malumu ya, tekrarlayalım: Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet triosu [son ikisinin Oktay Cevdet olarak maceraları da mevcuttur] Türk şiirinde bir devrime imza atmışlardır. Şiir dilini şairanelikten kurtarmak, daha önce şiire konu olmamış şeyleri şiire sokmak, ölçüsüz kafiyesiz yazmak… Uzar gider. Düpedüz bir devrimdir bu. Poetik devrim.

Melih Cevdet’i ve Oktay Rifat’ı değil belki ama Orhan Veli’yi, şiir okumazlar bile az biraz okumuştur. En yenisi 70 yıl önce yazılmış Orhan Veli şiirlerinde bugün anlamadığımız, bilmediğimiz bir sözcük var mı? Yok gibidir.

Bir de şuna bakın. Orhan Veli’nin 1937 yılında “Şiir Ölüyor mu?” sorusuna verdiği yanıttan bir bölüm:

“Geri bir zevki temsil eden; büyük üstatlarını yetiştirmiş, şaheserlerini vermiş, müthiş bir tecerrüt içinde, korkunç bir ibhamı şayanı hayret bir incelik ve hendesî bir mükemmeliyetle işlemiş olan şiir; artık samimiyetini, heyecanını, tazeliğini ve bunlarla beraber kariini de kaybetmiş bulunuyor.”

Başta kendime olmak üzere aynaya bakmak isteyen herkese not: Bunun üzerine düşünmeli. Ama laf olsun diye değil. Harbiden düşünmeli.

***

Bazı yazarları tanıdığımızı sanırız. Artık hangi türde kalem oynatmışlarsa, o türde verdikleri eserlerden. Ama daha ziyade denemelerinden, günlüklerinden, mektuplarından, anılarından. Başka yazar ve sanatçıların anılarında çekilen fotoğraflarından. Tümü birleşip o yazarın bir imgesini yaratır zihnimizde. Biz de onu tanıyoruz diye düşünmeye başlarız.

İşte kanlı canlı değil de yukarıda açtığım biçimde tanımış olduğum yazarlar içinde arkadaş gibi olabileceğimi düşündüğüm bazıları olur. Yalan yok, Orhan Veli bunların başında gelmiştir hep. Ondaki muziplik, alay, başıbozukluk, mizah bana çok uyan şeyler. Çünkü herkese göstermem ama ben de böyleyimdir. Kendimi rahat hissettiğimde tabii. Aynı dönemde yaşasaydık iyi arkadaş olurduk sanki Orhan Veli’yle, [şimdi aynı yaştayız ama yine de] Orhan Abiyle.

26.Şubat.21

Bir gözlem elbette bu, istisnası vardır ya da düpedüz yanlıştır belki söylediğim. Sonuçta bilimsel bir veri sunuyor değilim: Şiir yazanlar düzyazanları daha iyi biliyor, düzyazanların şairleri bildiğinden.

Onur Çalı