Anna Burns’ün Man Booker Ödülü’ne değer görülen “Sütçü” adlı romanı, İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabı, çevirmeni Duygu Akın ile konuştuk.

Duygu Akın

Sütçü’yü çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Aslında Sütçü’yü çevirme kararım, İthaki Yayınları’yla ilk kez çalışmaya başlamamla çakışıyor. Yayıneviyle meğer bir süredir karşılıklı ortak çalışmalar yapma isteğimiz varmış, İthaki Modern serisi de buna vesile oldu.

Alican Bey (Alican Saygı Ortanca) bana bu seriden birkaç kitap önermişti, hepsi de çağdaş kadın yazarlara ait, dili ve üslubu özgün, kalıpları sarsan kitaplardı. Ben içlerinden ikisini seçmiş, çeviriye hazırlanıyordum. Bu sırada Alican Bey ilgileneceğimi düşünerek Milkman / Sütçü’yü de önerdi.

2018’de Booker ödülünü aldığını biliyor, kitabı merak ediyordum. Öncelikle yazarı Anna Burns’ü araştırdım, ardından metne göz attım ve önüme sereceğini ilk anda anladığım tüm zorluklarına (metnin zorlu yapısına) karşın kitabı çevirmeyi tereddütsüz kabul ettim.

Çevirmen olarak kendinizden kısaca bahseder misiniz: Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz? Yazarlara sorulur, biz de çevirmen olarak size soralım: Bir çeviri rutininiz var mı?

Sorduğunuz için teşekkür ederim, yazarların yanı sıra çevirmeni de görünür kılmayı hedeflediğiniz için ise ayrıca teşekkür ederim. “Kısaca”dan birazcık uzun bahsedeyim izninizle. Bu mesleği düşünenlere de fikir verebileceğini umuyorum çünkü.

Çevirmen olmak, benim ortaokula başlayıp elime ilk İngilizce ders kitabını aldıktan bir hafta sonra verdiğim bir karardı. İngilizceyi bilmiyordum ama o kitabı hiç anlamadan bir hafta boyu gece gündüz okudum, sonra da “Ben mütercim tercüman” olacağım diyerek, işin içinden çıktım.

Kısa sürede dile yatkınlığım, edebiyata ilgim, okumaya yönelik dev bir aşkım olduğunu keşfettim. Bunun üstüne üniversitede, hatta lisansüstü eğitimimde hep edebiyat ve İngilizce üzerinden ilerledim. Gariptir ki (belki de hiç garip değil) tüm manevi yatırımımı dile ve edebiyata yaptığım halde mezuniyetten sonra çevirmenliğe yönelmek yerine, geçim korkusuyla özel şirketlerde çalışmaya başladım. Sağlam bir korkuydu ve beni çokuluslu şirketler dünyasında on yıl kadar tuttu.

Sonra bir gün “açık ofis” dünyasının ruhumu kapattığına karar verip işimden istifa ettim, kısa süre sonra da baştan beri yapmam gereken, gönlümde yatan işe, yani çevirmenliğe döndüm. Döndüm diyorum çünkü öncesinde amatör çevirmenliği bırakmamış, işimle birlikte götürmüştüm. Profesyonel çevirmenliğe, yani yayınevleriyle telifli anlaşma yaparak yürüttüğüm kitap çevirmenliğine bir çoksatanla başladım, ilginç biçimde hemen ardından klasik eserlere atlayıp devam ettim ve bir daha da bırakmadım.

Üç tür kitap çevirisi yapıyorum; bilim kitapları, yetişkinlere yönelik edebi kitaplar ve çocuk kitapları. Bilim kitapları, edebiyata meraklı biri olmanın yanı sıra kendimi bildim bileli gökbilim ve evrenbilime duyduğum ilgiden kaynaklanıyor.

Çocuk kitaplarını tamamen kendi zevkim, kendi merakım yüzünden çeviriyorum, hatta teklif edilmezse peşinden koşuyorum çünkü çocukların dünyası bana hâlâ çok aşina geliyor. Onları anlamayı sanırım hiç bırakmadım, onların dünyasına katılacak eserleri çevirmekten de onur ve mutluluk duyuyorum.

Edebi kitapları neden çevirdiğim ise malum.

Evet, bir rutinim var. Her kitapta değiştirmeye, biraz hafifletmeye çalıştığım ama şimdiye dek değiştirmeyi başaramadığım bir rutin. Öncelikle zihnimi çevireceğim kitaba hazırlamaya çalışıyorum. Bu bir hafta kadar sürüyor. Yazarı araştırıyorum, dönemini inceliyorum, kitaba kısaca göz atıyorum. Söyleşileri, eser üstüne yazılmış yazıları okuyorum.

Ardından hummalı bir çeviri sürecine giriyorum. İlk haftalarda günde 5-6 saat olan bu süreç, ilerleyen haftalarda, günde 10, bazen 12 saate çıkıyor. Bunun nedeni, ilerledikçe tekrar tekrar başa dönüp kontroller yapmam ve tabii çevirinin akışına kendimi giderek kaptırmam.

Çeviri bittikten sonra artık neredeyse yer yer ezbere bildiğim metni son bir defa daha baştan sona okuyorum. Çeviriyi teslim ettikten sonra; o en perişan, en yerlerde süründüğüm gün kendime mutlaka dev bir çikolatalı pasta ısmarlıyorum ve herkes kendimi ilk iş dışarı atmamı beklerken, ben üç gün kadar hiç kalkmadan kanepede yatıyorum. Bu üç gün ve onu izleyen bir, iki hafta, zihinsel yorgunluk yüzünden her tür hatayı yapmaya açık olduğum, kimi zaman anahtarımla yanlış evin kapısını zorladığım günler olabiliyor. Rutinimin ayrılmaz parçası.

Ondan sonra bedensel hareketsizliğin getirdiği iç sıkıntısı ve enerjiyle ev temizliğine girişiyorum ve bunu büyük bir zevkle tamamladıktan sonra haftalarca ertelediğim işleri yapmaya başlıyorum; yakınlarım ve kendimle ilgilenme, dostlarla buluşma, sosyalleşme, daha yoğun kültürel faaliyetler, daha dinç bir zihinle kitap okuma, alışveriş. Sonra yeni çevirinin vakti geliyor ve döngü böyle devam ediyor.

Sütçü’nün çevirisine gelelim: Nasıl bir süreçti, ne kadar sürdü, ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Tahminimden çok daha zorlu bir süreçti diyebilirim. Beş buçuk ay kadar sürdü ve ilk gününden son gününe, hatta sonrasına dek beni hem yordu hem de bana büyük bir tatmin ve mutluluk yaşattı.

Zorlukların ikisi, çeviriye başlamadan önce tahmin ettiğim yerlerden vurdu beni. Bunlardan ilki, yazarın karakterlere isim vermemiş olmasıydı (onlardan kız kardeş, arkadaş, enişte vb diye bahsedip birinci, ikinci, üçüncü gibi numaralar vermesi). Yazar bunu birkaç nedenle yapmıştı. Öncelikle, anlatıcı dâhil herkesin ve tüm mekânların isimsizliği hikâyeyi evrensel kılmaya hizmet ediyordu.

İsimsizlik sayesinde ayrıca ilerleyen yıllarda, yani olgun döneminde geriye dönüp on sekiz yaşına bakan anlatıcı, olgun yaşın dilini de vasıta kılarak, kendisiyle o günler ve olaylar arasına mesafe koyuyor ve hikâyeyi olabildiğince objektif aktarıyordu. Benim görevimse okurlara zorluk gibi görünebilecek bu durumu, orijinal dilinde olduğu gibi evrenselleştirici bir unsur olarak sunabilmek ve akıl karışıklığını önlemekti. Anlatım açısından isimsizlik önemliydi, Türkçe metinde de aksaklık yaratmamalıydı. Okurlardan sonradan bu konuda çok şikâyet geleceğini düşündüm ama beklediğim kadar gelmedi. Dolayısıyla bunu başardığımı umuyorum.

Ancak beni üzen bir hata, metni tekrar tekrar okuduğum halde gözümden kaçtı. Kız kardeşlerin eşlerini “enişte” diye çevirmem gerekirken, ilk baştan “kayınbirader” diye çevirip sonradan kendi çalışmasına bakarken hatasına körleşen biri gibi kayınbirader olarak kullanmaya devam ettim. Hata, metne emek veren ve çok güzel bir çalışma yapan editörümün de gözünden kaçtı ve ilk baskı böyle yayımlandı. Üzüntüm ise hem büyük emek verdiğim çeviride maddi bir hatanın yer almasından kaynaklanıyordu hem de maddi bir hatanın, verilen büyük emeği arka plana itebileceği düşüncesinden. İkinci baskı düzeltiyle yayımlandı.

İkinci zorluk, anlatıcının bilinç akışına benzer bir üslup kullanması, gençliğine dönüp bakarken anılarını aklına gelen sırayla, kimi zaman sıçramalarla, kimi zaman virgüllerle birleştirilmiş soluksuz cümlelerle anlatmasıydı. İşte en büyük emeği sarf ettiğim kısım burası oldu. Bazı cümleler sayfanın başında başlıyor, sonunda bitmiyordu. İngilizcenin, fiili baştan veren yapısı buna uygundu ama Türkçede fiil sonda olduğu için bu tercih okuru yoracak, akıl karıştıracaktı.

Buna çevirmen olarak yaratıcı çözümler bulmam ve akıcılıktan taviz vermemem gerekiyordu. Çeviride belli bir yere kadar ilerledikten sonra kullandığım sistemin yeterince akıcı olmadığına karar verdim ve tüm emeklerimi bir kenara atarak başa dönüp daha farklı ama akıcılık sağlayacak bir yöntemle çeviriyi yeniden yaptım. Sonuç beni memnun etti, aldığım yorumlardan okurları da memnun ettiğini görmek ise bana tüm yorgunluğumu unutturdu.

Son olarak, yazarın dili belli bir ritme sahipti ve kulakta özgün bir ses bırakıyordu. Öyle ki bu anlatıcı ne anlatsa onlarca metnin arasından ayırt edebileceğinizi düşünüyordunuz. İşte bunu tutarlı biçimde korumak ve bir yandan dilin ve imgelerin zenginliğinden taviz vermemeye çalışmak da ayrı bir zorluktu.

Çevirmeden önce okuduğunuz, sevdiğiniz, aşina olduğunuz bir yazar mıydı Anna Burns? Yoksa çevirmeye karar verdikten sonra mı tanıdınız?

Anna Burns’ü okumamıştım. Merak ediyordum. Çevirmeye karar verdikten sonra tanıdım ve tanıdığıma çok memnun. Artık hep takip edeceğim.

Anna Burns orijinal dilinde nasıl bir yazar sizce? Dil kullanımı, üslubu, öne çıkan özellikleri neler?

Anna Burns Kuzey İrlandalı, diline çok hâkim ve özgünlüğü de bir o kadar yakalamış bir yazar. Tekniği, bilinç akışını çağrıştırıyor. Roman, anlatıcının düşünceleri, iç diyalogu üstüne kurulu ve olağanüstü imgelerle, daha önce bir araya getirilmemiş sözcüklerle, hatta bir iki örnekte yeni türetilmiş kelimelerle bezeli. Cümleler düşüncelerin kendisi gibi uzayıp gidiyor, birbirini virgüllerle kovalıyor.

Bu üslubun akıl karıştırması, okuma deneyimini sekteye uğratması beklenebilir ama Burns aksine bilinç akışındaki seriliği dile de yansıtıyor. Ben kitabı okurken olaylar ve olay sırası açısından hiçbir yerde “neden bahsediyor acaba?” demedim, bunu da yazarın kurguyu çok sağlam zemine oturtmasına bağlıyorum.

Önemli bir diğer unsur da kara bir mizahın romana hâkim olması. Anlatılanlar erkek şiddeti, toplumsal baskı, ailevi baskı, sistem baskısı, terör gibi son derece sarsıcı ve derinlere işleyen konular olduğu halde Burns hikâyeyi müthiş bir mizaha sarıp sarmalayarak, en dehşetli bölümlerde insana kahkaha attırıyor. Sütçü büyük bir yetenek ve ustalıkla yazılmış, bence modern klasikler arasına şimdiden girmiş, unutulmaz bir eser.

Çevirmen olarak kitapta sizi özellikle çok etkileyen bir bölüm var mı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Kitap etkileyici bölümlerden yana sıkıntı çekmiyor. Arka arkaya onlarca paragraf koyabilirim ama burada bir tanesini paylaşayım.

“Işıltısı olmayan bir grup insanı ele alın, hatta bir insan topluluğunu, koca bir ulusu ya da belki küçük bir devleti; fiziki ve enerjik düzlemde uzun süre karanlık akli enerjilerin batağına saplanmış, yine yıllara yayılan kişisel ve toplumsal ıstırabın, kişisel ve toplumsal tarihin vasıtasıyla, kasvetin, kederin, korkunun ve öfkenin yükü altında ezilmeye şartlanmış küçük bir devleti… İşte bu insanlar asla ha deyince parlak ve ışıltılı bir sevimlilik abidesinin ortamlarına adım atıp, üstlerine ışık saçmasına müsamaha edemezler. Ortama gelince; o da yine itiraz eder, halkının karamsarlığına destek çıkar. Nitekim her yerin her daim karanlık göründüğü yaşadığım yerde olan da buydu. Sanki elektrikler kapalıydı, daima kapalı. Oysa alacakaranlık geçmişti, ışıklar yanmalıydı ama kimse yakmıyordu, yakılmadığını fark eden de yoktu. Üstelik tüm bunlar normallik gibi görünüyordu, dolayısıyla o zamanlar buralarda normalliğin bir kısmını da, farkında olmadan ve biteviye evrilen bu görme mücadelesi teşkil ediyordu. Daha çocukken bile –belki de çocuk olduğum için– bunun maddesel olmadığını, siyasi problemlerin aslında bir kasavet örtüsü izlenimiyle, ışıksal bir sapmayla bağlantılı olduğunu anlamıştım. […] Öyle ki gerçek anlamda ışıltılı biri bu karanlığa girdiğinde sağ çıkamama, parlaklığının karanlıkça alt edilmesi hatta bazı durumlarda –katlanılmaz derecede parlak ve fazlasıyla ışıltılı addedilen biriyse– fiziksel yaşamını yitirme tehlikesiyle karşılaşıyordu.”