Leïla Sebbar’ın “Şehrazat – 17 Yaşında, Esmer, Kıvırcık Saçlı, Yeşil Gözlü” adlı romanı İletişim Yayınları arasında yayımlandı. Kitabı, çevirmeni Bahadırhan Bozkurt ile konuştuk.

Bahadırhan Bozkurt

Şehrazat’ı çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Öneri yayınevinden geldi. Benim de uzun süredir çalışmak istediğim bir yayıneviydi. İletişim, Türkiye’de işini hakkıyla yapan yayınevlerinden. Kitap ilgi çekici olunca fazla da düşünmeye gerek kalmadı. Her iki taraf da memnun oldu diye düşünüyorum. Genelde teklif çalıştığım yayınevlerinden geliyor, özellikle uzun zamandır çalıştıklarım söz konusu olduğunda editörlerim sağ olsunlar beni iyi tanıyorlar ve bana uygun olan kitapları öneriyorlar.

Çevirmen olarak kendinizden kısaca bahseder misiniz? Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz? Yazarlara sorulur, biz de çevirmen olarak size soralım: Bir çeviri rutininiz var mı?

Ben, Çeviri Bölümü mezunuyum ancak malum, ben mezun olduğumda ülkemizde sadece edebiyat çevirisi yaparak hayatı idame ettirmek mümkün değildi, hâlâ da değil. Dolayısıyla faturalarımı ödediğim tam zamanlı başka bir işim var. Eşim de bir çevirmen ve Türkiye’de bu alanın iyi akademisyenlerinden. Ben onu kıskanarak çeviriye başladım. Tamamen hasetten yani. Bu motivasyonumu hiç yitirmedim ancak çok da açık edemiyorum zira çevirim bitince iyi bir çevirmene ve iyi bir akademisyene kontrol ettirme lüksümü yitirmek istemem. Edebiyatı seviyorum. İnsanlık halleri hikâyelerinin verdiği keyif bambaşka. Hayat çok kısa ve öğrenecek gerçekten çok şey var. Kurgu çevirmeye gayret ediyorum. Maddi bir beklenti olmadığından zevk için çeviri yapıyorum diyebilirim. Pek çok kişi için işkence olan çevirinin zevki mi olur diyenlere cevap, edebiyat metinlerine ve onların önüme getirdiği devasa bulmacaya meydan okumanın hoşuma gittiği oluyor. Bir hikayeye bu şekilde cümle cümle, sözcük sözcük nüfuz etmek, içine bakmak, onu yazmaktan da, okumaktan da farklı bir his. Bir kere çok öğretici. Çeviri başladıktan sonra genelde sabah erken ve akşamları geç saatlere dek yoğun bir tempo ile çalışıyor, birkaç günden fazla ara vermeden ve metinden kopmadan süreci tamamlıyorum, sonrasında uzun bir düzeltme, okuma faaliyeti başlıyor ve çeviri metin nihai halini alıyor. Bizim evde genelde hummalı bir çalışma ortamı oluyor. Başkalarının dizi, film izlediği saatler bizim için genelde çalışma zamanları. Zaten salonu da kocaman bir ofise çevirdik.

Şehrazat’ın çevirisine gelelim: Nasıl bir süreçti, ne kadar sürdü, ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Doğrusu benim için son derece keyifliydi. 3 ay kadar sürdü. Çevirinin doğası gereği karşılaşılanlardan farklı bir zorlukla karşılaşmadım. Metin zenginliği açısından nitelikli bir metindi, oldukça da öğreticiydi. Kültürel öğeler pek çok eserde olduğu kadar bu eserde de zorlayıcıydı. Tabii eser Fransız kültürü kadar Cezayir kültürünü de yansıtıyordu. Ya da gençlerin mensubu oldukları alt kültürlere dair pek çok öğe vardı. Bir kısmının bizde karşılığı yoktu ya da vardı ama çok yerel kalıyordu. Onun dışında özel isimler şaşırtıcı şekilde bu eserde bir sorun olarak karşıma çıktı. Şehrazat, Mériem, Djamila, Omar, her iki kültürde de yer alan ve bizim dilimizde karşılığı bulunan adlardı, editörümle de bu konuyu enine boyuna tartıştık.

Çevirmeden önce okuduğunuz, sevdiğiniz, aşina olduğunuz bir yazar mıydı Leïla Sebbar? Yoksa çevirmeye karar verdikten sonra mı tanıdınız?

Leïla Sebbar’ı daha önceden tanımıyordum. Ama benzer tarzda yazan yazarları hep sevmişimdir. Kültürel bir arada kalmışlık, aynı anda her şey olma durumu, biraz da özgürleşme hikayesi. Çeviri aracılığıyla tanışınca da tarzını çok sevdim. Tesadüf o ki Şehrazat’tan sonra tıpkı Sebbar gibi Cezayirli bir yazar ve gazeteci olan Kamel Daoud’dan başka bir Cezayir hikâyesi çevirdim. Yakında Doğan Kitap tarafından yayımlanacak.

Leïla Sebbar orijinal dilinde nasıl bir yazar sizce? Dil kullanımı, üslubu, öne çıkan özellikleri neler?

Leïla Sebbar, hem Fransız hem de Cezayir toplumuna ve kültürüne ait. Uzun yıllar süren sömürü dönemi, savaş ve ardından gelen iyileşme, yüzleşme yaraları ancak Sebbar gibi sanatçılarla ve onların eserleriyle sarılabiliyor. Aslında sadece Leïla Sebbar ve Cezayir özelinde değil, diğer toplumlarda da sanat ve özellikle de edebiyat benzer sosyal sorunlar için iyileştirici bir rol oynuyor. Sebbar, Şehrazat ile aslında kendisini anlatıyor. Kitaptaki karakterler de sürgünlerin kurbanları, dağılmış ailelerin kendilerini, geçmişlerini, geleceklerini, yaşadıkları toplumdaki yerlerini arayan çocukları. Öfkeleriyle, tutkularıyla, peşinden koştukları soru işaretleriyle yarattığı bu karakterleri son derece başarılı bir şekilde tasvir ettiğini düşünüyorum. Leïla Sebbar, 40 yıldan fazladır bu meselenin üzerine sorular sormuş ve cevaplar aramış bir yazar. Bu bağlamda sadece kendi içinde bulunduğu topluma ışık tutmakla kalmıyor, aynı zamanda arada kalmışlığı deneyimleyen herkese ayna oluyor. Zira arada kalanların işi zordur. İki tarafa da yaranamaz, kendilerini iki tarafa da ait hissedemezler.

Çevirmen olarak kitapta sizi özellikle çok etkileyen bir bölüm var mı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Kitapta özellikle hoşuma giden şey son derece etkileyici bir şekilde tasvir edilmiş 80’ler, arka sokakları, banliyöleriyle, sevimsiz bir oryantalizme bulanmadan çekilmiş çarpıcı Paris fotoğrafı oldu. Benim de ilk gençliğim bu döneme denk geliyor, plaklardan, pikaplardan walkman’lere geçiş zamanları. Şimdiyi düşününce başka bir dünya. Daha gerçek şüphesiz. E-kitap okunan aygıtlardan yapay kâğıt kokusunun salgılandığı günlerde yaşıyoruz.