Rênas Roz

Selim. Kara saçlarına aklar düşmüş Selim. İlk geldiği zamanı hatırlarım 13 yıl önceydi, kapkara saçları vardı. Korkmuştu, korkutmuşlardı cılız, sıska bedenine tezat oluşturan yüreğiyle Selim’i. Bu adam mı eline tüfek alıp devlete kafa tutmuştu, inanmamıştım başlarda. Ağzı yüzü şişti, işkence görmüştü belliydi. Yıllar yılıdır bu koğuşta sessiz sedasız ölümünü bekleyen Selim. Sessizdir, gerekmedikçe kimseyle konuşmaz, laf kalabalığını sevmez asla. Hiçbir zaman bu mapushaneden çıkmaya dair bir cümle kurduğunu duymadım, duyanın olduğunu da sanmam. Burayı sevdiğinden değil bu elbet, dışarıya dair bir umudu kalmadığındandır.

Koğuşa yeni gelen, tahliye olan, başka koğuş veya mapushanelere naklini isteyen çok olur. Demem o ki gidip geleni eksik olmazdı. Ama gelen giden kimseyle dostluk kurmadı Selim. Kim yanaşmaya çalıştıysa, onlara yüz vermedi, sorularını cevaplamadı.

Selim geldiğinden beri bu koğuştayım ve bir gün dahi soru sormadım ona. Zaten korkutmuşlardı çocuğu, üzerine gitmenin anlamı yoktu. Arada bir kahve, çay ikram eder, gider yerime otururdum. Hafif bir baş hareketiyle teşekkür ederdi Selim. Çok görmüştüm böylesini, ne yapsan da konuşmazlardı. Ne zaman ki kendi içinde bir güven duygusu tadar o zaman gelir konuşurdu. Bu da genelde sadece bir kişiye karşı olurdu. Ama ne zaman olurdu, kaç yıl geçerdi, ne zaman gelir konuşurdu kimse bunu bilemezdi. İnsan bu ya akıl sır ermezdi.

Bir gün uzanmış, hayallerde yüzüyorken, bir ses “ağam” dedi. Baktım Selim. Geldi oturdu yanıma, sadece oturdu. Hiçbir şey sormadım, o da söylemedi. Birkaç gün gidip geldi, sadece yanımda oturuyordu. Mapushanede bir kültür vardır ki senin ranzana gelen evine gelmiş gibidir, misafirdir yani. Ben de çay getiriyordum, içiyorduk sessizce. Bir gün kendisi konuşmaya başladı, döküldü cümleler kendiliğinden. Hiçbir şey sormadım, dinledim sadece Selim’i.

Selim esmer, karakaşlı, kara gözlü bir köylü genci. Sıska bedenine rağmen güçlü bir iradeye sahip. Çekingen, inançlı bir çocuk. Annesi babası öleli kardeşlerine o bakmış. Dededen kalma bir arazileri varmış. Yıllardır ekilmez, biçilmez, satmaya da yanaşmazlarmış. Hem alıcısı olan bir arazi değildir hani köy yerinde. Kimse, babası dahil, yüz çevirip bakmamış araziye. Çünkü arazi hep taş baştan başa. Kimse gidip de bu araziyle uğraşmak, ekip biçmek istememiş. Zaten kimsenin de buna inancı yokmuş, annesine “bu tarla temizlenir mi hiç” dediğini duymuştu kaç kere babasının.

Ailenin yükü Selim’e kalınca bir hal çare bulma derdine girmiş. Kimsenin temizlenmez dediği arazide gecesini gündüzüne katarak çalışmış. Kazmayla, kürekle, elleri, parmakları ve tırnaklarıyla. Kazma kırılmış, kürekle devam etmiş. Kürek kırılmış, elleri girmiş devreye. Tırnaklarını geçirmiş toprağa taşın derinde olduğu yerlerde. Selim’in tırnakları hep toprakla dolu olurmuş. Tırnakları da hiç uzamazmış, toprağı eşelemekten aşınırmış çünkü. Her zaman parmakları şişer, avuç içleri su toplar, beli acır, bacakları sızlarmış. Ama kafaya koymuş bir kere, hiçbir şey geri adım attıramazmış bizim Selim’e.

Vermiş bütün gücünü, aklını bu araziye. Gülenler olmuş, alaya alanlar olmuş. Ama bir gün, bir kişi de olsa yardım eden olmamış Selim’e. Yine de Selim pes etmemiş, keçi inadı var, daha da hırslanıp daha çok çalışmış. Kimsenin yıllar yılıdır el atmadığı bu araziyi öyle bir etmiş ki, ne taş ne diken, yumuşacık toprak kalmış geriye.

Varmış şehre tohum almış, dönmüş köye ekmiş. Yine tek başına çalışmış. Önceden görüp gülenler, şimdi aslan Selim, yiğit Selim diyormuş, tarlasının önünden her geçen gıptayla bakıyormuş. Yaşlılar “biz de gençken” diye başlayan cümleler kuruyorlarmış Selim’den bahsedilince. Tabii Selim yüz vermiyormuş kimseye. Kötü günde dost olmayan, iyi günde seni aslan etse, göklere çıkarsa kaç yazar.

Günlerden bir gün devlet gelmiş Selim’in tarlasına. Devlet dediği devletin bir memuru. Bu arazi devletin malıymış, Selim hangi hakla ekip biçiyormuş, kimden izin almış diyormuş devletin memuru. Selim ne kadar dedemden babama, babamdan bana kaldı, ne kadar emek verdim diye söylense de dinletememiş. Tapu demiş devlet. O zamanlar tapu mu var, köy yerinde kim bilir tapuyu?

Bir tartışmadır almış başını gitmiş. Selim taştan, dikenden bahsediyor, elini tırnaklarını gösteriyormuş. Gözleri öfke dolu, boğazı düğüm düğüm. Gecesi gündüzü bu toprakta çalışmış, emek vermiş, var mı öyle hemen almak elinden.

Devletin yolladığı memur da sertmiş hani, devlet arkasında, hatta devletin bizatihi kendisi. Şaşı ve pörtlek gözleri yerinden çıkacak gibi bağırıyormuş. Boynundaki damarlar patlayacakmış sanki. Kısacık boyuyla, uzun konuşuyormuş. Fırıncı küreği gibi ellerini sağa sola sallayarak, gökyüzünü işaret ederek sövmüş de sövmüş Selim’e. Gözü dönmüş Selim’in, yerdeki küreği kapıp vurmuş kafasına devletin, yani devletin memurunun. Orada öldürmüş Selim adamı. Haber köyde tez yayılmış. Haber tez ulaşmış devlete, devletin jandarmasına. Eve koşup babadan kalma tüfeğini almış. Bir kere gözü dönmüş ya kim durduracak. Şu cılızlığına, bir parça bedenine rağmen ne kara gözlüymüş Selim. Tarlaya, memurun cenazesinin başına gitmiş. Bir saat içinde orada biten jandarmalar, teslim ol demişler Selim’e. Onu almaya gelen jandarmalara da sıkmış. İki jandarmayı yaralamış.

Devletin boynuzuna boynuzunu vurmuş, kendi boynuzundan olmuş Selim. Ağır yaralanmış göğsünden giren bir kurşunla. Devlet önce almış hastanesine iyi etmiş Selim’i, sonra koymuş mapushanesine ömür çürütsün diye.

“Canımdan olurum, emeğimden olmam. Bir tek o anasız babasız çocuklara üzülürüm” demişti bana. Bu yüzdendir ki belki de dışarıdan hiç bahsetmez. Umudu yoktur. Toprağını almışlardır elinden. Kardeşlerini sormaya bile korkar, o yüzden suskundur. Oturur ranzasının üzerinde, izler duvarı, bazen koğuşun boşluğunu. Selim kaybolur o boşlukta ama o boşluk onun haykırışıdır. Duymak isteyen duyar köylü Selim’i.

Rênas Roz