“Rüzgârlı havalarda tadım kaçar”cümlesiyle başlayan roman, yazarın, ılık rüzgârlardan, güzel havalardan bahsetmeyeceğinin girizgâhı. Kum fırtınasını anlattığı bölüm, tabiyat üzre unutulmaz betimlemeleri içeriyor: “Bazı günler rüzgâr öyle hızlanır ki, kuytulara yığılmış çöp poşetlerinden, bebek ağlamasını andıran, suretine yabancı sesler çıkar.” (s. 15)Roman kahramanımız Mithat, devamında şöyle der: “İşte ben böyle gecelerde, yemek masasındaki sandalyelerden birini salonun ortasına çeker, tek başıma sigara üstüne sigara içerim.” (s. 15) Mithat, roman boyunca sandalyeyi salonun ortasına çekecek ve sigara üstüne sigara içecekti. Sayfalara eşlikçi edilen sigaradan, (Mehmet Can Mertoğlu’nun Albüm filminde olduğu gibi) defalarca derin derin nefesler çekilecekti. Duman altı olduğunun farkında olan roman kahramanımız, “Eğer günün birinde ölür ve yarım kalmış işlerim nedeniyle bir hayalete dönüşürsem, muhtemelen hayaletim bile nikotin sarısı olacaktı” der (s. 17). Yazar, ilk sayfadan itibaren roman kahramanının edimlerini detaylarıyla anlatarak görsel bir takip sunar: “Bir elimde fincan, bir elimde sigara, mutfaktan hole geçtim. Bir yandan da işaret parmağımı fincanın ağzındaki çatlakta ileri geri oynatıyordum.” (s. 40)

Mithat’ın çoğu zaman pimapen balkondan seyrettiği tabiyat, izlenen ve betimlenendir: “Karşı tepedeki iğde ağacı, rüzgâr vurdukça bin yaprağıyla birlikte eğilip bükülüyor, tepesindeki ince dallar kırbaç gibi esniyordu yere doğru.” (s. 17)

Kum Tefrikaları, yazarın, “yorgun bir şehir, dünyanın kenarı” olarak nitelediği Suruç’ta başlar. Mithat, kırk yaşlarında, devlet hastanesinde görevli cerrah doktordur. Akışkan kan, vücutlardan fırlayan kemik ve organların ardından, ölümdür çoğu gün boyu tanıklığı. Kendisini tasvir edişi ise şöyle:

“Bildiğim tek şey, kabuk misali sırtımı kaplayan, birbirinin aynısı yıllarımın olduğuydu. Farklı noktalarıma farklı şekillerde ağırlık yapıyorlardı. Altlarında eziliyordum. Sanki yaşamıyor da, onların yarattığı basınca uyum sağlayıp evrimleşerek hayatta kalıyordum. Kök salmadan, tutunmadan, dokunmadan, apatik…” (s. 342)

Mithat’ın kendi kendine konuşmanın ve anlatmanın, dışarıyı pencere kenarından seyretmenin dışında, görüştüğü, konuştuğu tek kişi edebiyat öğretmeni Murat Hoca’dır. Kimi zaman çay-kahve kimi zaman rakı-balık eşliğinde bir araya gelip toz ve kumun görünmez kıldığı şehirde, sıkıcı ve bekleme peronu misali buldukları hayatlarını sigara ve kadehler eşliğinde birbirlerine değdirirler.

En son otuz beş sene evvel kendi sünnetinde gördüğü halasının vefatıyla hayatta olan tek akrabası olduğundan, İstanbuldaki ev-köşk Mithat’a miras kalır. Doğup büyüdüğü şehre, evi teslim almak üzre döner. Eve dair ilk hissiyatını şöyle aktarır: “Birisi burda zamanın elini kolunu bağlamış, hatta bir de sesi çıkmasın diye ağzına çorap tıkamış.” (s. 40)

Kandillideki evde eski eşyaların arasında dolaşırken kapanmayan pencerelerden esen rüzgârla, dışarıdan miyavlayıp kendini gösteren ama içeri girmeyen kedi eşliğinde, anılara bata çıka, ölü anne-baba, ölü uzak-yakın akrabaların hatırasıyla ölümlerin çokluğuna serzenişte bulunur:

“Yahu duydun mu, Yurdanur Hala ölmüş” diyebileceğim birkaç akrabam olsa. Hadi geçtim Yurdanur Hala’yı, “Yahu duydunuz mu, dün gece annemle babam öldü” diyecek uzak akrabalarım bile olmadı. Çünkü aile fertlerimiz, büyük küçük demeden, bıkıp usanmadan, ölmüşler babam ölmüşlerdi.” (s. 20)

Ölüm trafik kazaları, kanser, kalp krizi gibi modern çağın kıyımında sevdiklerimizi alıp yok ederken biz geride kalanları yapayalnız, ölümü bekler bir yaşayan ölüye dönüştürmesi, ölüme kadar zihnimizdeki anıları tekrar ederek yaşamış olduğumuzun bir anlatısı olarak ilerliyor tefrikalı roman.

Halasının evinde gezinip eski eşyaları karıştırırken Mithat, çocukluğunda ismen anımsadığı Yüzbaşı Şevket Kemal Bey eniştenin Eski Türkçeyle yazılmış günlüğünü bulur. Günlük geçmişe dair bir merak uyandırdığından beraberinde Suruç’a getirir. Murat Hoca’nın gönüllü olarak günümüz Türkçesine çevirisini yapmaya başladığı günlükle birlikte başka bir zamanın hikâyesine kendilerini kaptırırlar. Mithat’ın tanımlamasıyla “geçmiş tarafından yutulurlar.”

6 Şubat 1914 – Ayastefanos, tarih ve yer imli günlüğün giriş yazısı şöyle:

“Şayet seneler sonra birisi, yazdığım bu naçiz hatıralara kıymet verir ve onları okursa, ona şimdiden, bütün kalbimle şükranlarımı arz eyliyorum. Tayyareciliğe ve tarihe dair, küçük de olsa bir fikir verebildiysem, kendimi dünyanın en bahtiyar insanı addederim.” (s. 69)

Yüzbaşı Şevket Kemal Bey’in günlüğü çevrildikçe, tefrika şeklinde okuduğumuz romanda, tayyareciliğin Cumhuriyet öncesi dönemine, pilotların uçma arzularına, tayyarelerin dönemin teknik özelliklerine, aynı zamanda Sultan Hamit ve de İttihat ve Terakki’nin harekâtlarına da şahit oluruz. Daha nelere olmayız ki: Kudüs, İskenderiye, Suriye üzerine Muaveneti-i Milliye ve Prens Celaleddin isimli tayyarelerin uçuşları, İstanbul-Eskişehir-Beyrut-Şam vb. uçuş rotaları, km hesapları, dönem uçaklarına ait model, teknik bilgi ve detay dolu nice hikâyelemeler. Tefrikalarda kullanılan Eski Türkçe, yazarın titiz çalışmaları sonucunda oluşturulmuş, aynı zamanda gerçek yer ve tarihi isimler kullanılarak tüm olağanüstü gibi görünen, hayal ürünü zenginliği taşıyan bölümlere gerçeklik izlerini yerleştirmiştir. Tefrika edilen günlükte Yüzbaşı Şevket Kemal Bey’in hayat hikâyesi aktarılırken, muhaberat başında geçen tekdüze görünen günlerinin ardından, gizli bir görev uçuşuyla Suriye sınırlarındaki çöle yaptığı seferde kaleme aldıkları, kimi zaman macera romanı, kimi zaman çizgi roman tadını (bazen de Şevket Kemal Bey’in, Sultan Hamit’le görüştüğü bölümde, masanın üzerinde duran Nick Carter Hafiye Hikâyeleri’ni) aratmayacak bölümler içeriyor (tefrikaların özellikle bu bölümlerinin erkek-okur tarafından daha bir merakla okunacağını düşünüyorum.)

Ömür İklim Demir

Okuru sürekli hayrete düşürerek mitolojik anlatılardan antik kentlere uzanan çöl hikâyelerinde, parçalanmış uçak kanadından kum kızağı yaparak hayatta kalır tefrika kahramanımız Yüzbaşı Şevket Kemal Bey. Arabistanlı Lawrence ve Gertrude Bell isimleriyle karşılaştığımızdaysa, okura “yok artık!” dedirtir. Yazar, kıvrak zekâsıyla tam orada gözünü ve kulağını okura dikmiş olduğundan, günlüğü okuyan Mithat’a da “yok artık” dedirterek okurla paralel bir duygu ve zaman kurar.

Romanın başkarakteri Mithat’ın Suruç-İstanbul arası şimdiki zamanlı hikâyesi, Murat Hocanın Kalp krizi ölümü sonrası İstanbul’da devam eder. Halasından miras kalan Kandillideki eve taşınır. Tefrikaların ardından aktardığı kendi hikâyesi, okuru memnun edecek şaşırtmacalar içeriyor. Roman, kurgunun nasıl da sonsuz olduğunun dersi gibi ilerliyor. Yazarın roman boyunca okurla kurduğu diyalog yazıyı dinamik kılıyor.

Son dönemde hem çift zamanlı hem de yazın türü olarak günlük ve mektup türlerinin iç içe geçtiği roman kurgularıyla karşılaşır olduk. Günümüz insanının yazılacak hikâyesi mi yok? Ancak geçmişle harmanlanırsa mı anlatılmaya değer? Yoksa romanın anlatım türünü tekdüze bulup, hem post modern roman imkanlarından yararlanıp hem de en azından zamansal boyut katma isteği mi bu?

Ömür İklim Demir, çift zamanlı ve iki yazınsal tür olarak da bitirmiyor romanı, katmanlarını artırdıkça arttırıyor. İlerledikçe, şimdi ve geçmiş anlatısına, hiç beklenmedik biçimde gelecek zamanı da eklemliyor.

Yazar romanı, tüm romantikler gibi iyi dileklerle, noktasız, heyecan verici bir virgüle bırakıyor.

Zeynep Tandoğan