Ayla Kutlu, Nesrin T. Karaca’nın deyimiyle “kadın olağanüstülüklerini vurgulamak isteyen bir yazarımız. Akıcı, duru ve yumuşacık bir anlatımla kaleme aldığı hikaye ve romanlarında genelde kadını, onun eksik ve yetersiz tanınan toplumsal kimliğini sorgulayan usta bir kalem”dir. (T. Karaca, 2006: 57).

1938 yılında Antakya’da doğan Ayla Kutlu, belli ki doğduğu toprakları çok iyi tanıyor ve bu yazıya konu olan öykülerinde de bu çevreyi kullanıyor açık mekan olarak. Yazıdaki tüm bold’lar bana ait:

“İnsan yaşadığı yerin doğasının, içinde bulunduğu çevrenin özelliklerinin farkına erken yaşta varırsa, bu daha sonra yeni olayları, insanları, oluşumları algılamasını kolaylaştırıyor, dünyasını zengin kılıyor. Sanki üstümüze doğru kesilmeyen bir rüzgâr esiyor, siz ona tutunuyorsunuz. Onunla gelen işçiliği, güzellikleri, birikimi yitirmiyor, yeni bileşimler yaratıyorsunuz. Bundan sonra izin veriyorsunuz: Gitsinler, birilerini bulup onlarla da biriksinler diye. Sanat bu olmalı. Bana bu rüzgârın aştığı mekânların da ruhları varmış gibi geliyor. Bu ruhları sevimli yahut iç karartıcı yapansa ışık ile kokudur. Bu iki şey de yaşamın önemli doğallıkları. Sanatçı, çevresinin farkındaysa ve kendi içsel değişimleriyle fiziksel çevremi çakıştırabiliyorsa, yarattığı mutlaka özgün olacaktır.” (Kutlu, 1999: 132)

Ayla Kutlu’nun Zehir Zıkkım Hikâyeler’inde geçen mekanlar, yazarın kendisinin ifade ettiği gibi, birer ruh kazanmış karakter haline gelmişlerdir adeta. Mekan konusuna daha sonra kapsamlı şekilde döneceğim ancak bu alıntı yazarın “memleket” anlayışını ve genel anlamda mekanı nasıl algıladığını göstermesi bakımından çarpıcı.

Gençliği Güney Doğu Anadolu’nun çeşitli kentlerinde geçen Ayla Kutlu, üniversite öğrenimi için geldiği Ankara’da uzun yıllar kalıyor, çalışıyor ve yazıyor. Halen Ankara ve Antakya’da ikamet eden yazar özellikle emekli olduğu 1980 yılından beri yoğun bir yaratım içinde. Yazdıkları birçok dile çevrilen ve Yunus Nadi, Sait Faik gibi çok önemli ödüllere sahip olan Ayla Kutlu edebiyatın birçok faklı türünde eserleri olan bir usta yazar. Roman ve öykülerinin yanı sıra çok sayıda çocuk kitabına da imza atmış. Ayrıca, bazı eserleri tiyatroya ve sinemaya da uyarlanan yazar, Sen de Gitme Triyandafilis’in senaryosu ile Altın Koza Senaryo Ödülünün de sahibidir (T. Karaca, 2006: 57).

Öncelikle ve ağırlıkla romana eğilen ve Kadın Destanı gibi çok başarılı örneklerini[1] veren yazarın öyküye ağırlık vermesi, kronolojik olarak daha sonraları olmuştur. Kendisi bunu Feridun Andaç’ın hazırladığı Öykücünün Kitabı’nda yer alan ve kısaca öykü ve öykücülüğünü anlattığı “Yüreği Yakalamak” başlıklı yazısında şöyle açıklamaktadır:

“Daha önce, öyküler yazmama karşın kendimi romancı saydığımı söylerdim. Öykü yazmak ikinci bir işti, bir artı oluşumdu. Şimdiyse bazı söyleyeceklerimi en özgün ve etkili söyleme biçimi gördüğüm için, öykü yazmayı daha çok seviyorum.” (Kutlu, 1999: 136)

Zehir Zıkkım Mekanlar

Zehir Zıkkım Hikâyeler, her biri uzun denilebilecek on adet öyküyü içeren iki bölümden oluşuyor: “Yabancılıklar”ve “Kadınlar ve Kuyular”. İlk basımı 2001 yılında yapılan kitabın kapağında, tıpkı öykülerdeki kadınlar gibi yaralı bir kadının, Frida Kahlo’nun bir eseri var. Öyküler 1995-1999 yıllarında, ikisi haricinde Ankara-Oran’da kaleme alınmış.

Yazar kitabın arka kapağında yer alan yazısında, bu öykülerin “bu coğrafyanın, bu tarihsel geçmişin, bu toplumun gerçeklerinin birikimleriyle kadınlara tutulmuş ayna” olduklarını belirtiyor ve ekliyor: “Zehir Zıkkım Hikâyeler, adını kimliğinden alan bir kitap. Onu bir okuyuşta bitiremeyeceksiniz. Çevrenizi kuşatan, içinize dolan kederi biraz hafifletmek için, zaman zaman bırakmanız gerekecek.” (Kutlu, 2003).

Bu öyküler, yazarının da belirttiği gibi, zehir zıkkım ve zehir zemberek öyküler. Kadınların başta dinden kaynaklanan olmak üzere türlü baskılarla sıkıştırılmış yaşamlarına duyarlı bir ayna gerçekten de. Bu öykülerde tecavüz var, baskı var, dayak var, kadının ev içlerine sıkıştırılmışlığı, kapatılmışlığı var. Kadının kapatılmışlığını, ikincilleştirilmesini ele alıp incelikle dokuyan bu öykülerin mekanları genellikle taşra ve kırsal alanlar, yani köyler ve kasabalar. Yazarın bu tercihine neden olan unsurun, kadının genellikle taşrada daha fazla ezildiği düşüncesi (ya da yanılgısı) olup olmadığını bilmiyoruz. “Uzaklarda Kalan” adlı öyküde kısmen bahsedilen şehir hayatı dışında kitapta hep benzer türde mekanların olması dikkat çekici. Elbette yazar bilim insanı olmadığına göre, kadının yaşadığı tüm mekanları içerecek öyküler yazma zorunluluğu da yok.

Zehir Zıkkım Hikâyeler’deki öyküler kadınların anlatıldığı, kadınların kadınları anlattığı, erkeklerin söz aldıkları durumlarda bile kadınların hallerinin anlatıldığı bir anlatı. Erkek egemen topluma, törelere, eril baskıya, anne-baba baskısına karşı incelikle ve müthiş ayrıntılarla yazılmış bu öykülerden duyulan ses, kadın sesidir. Bu kadınlar, yaygın toplumsal anlayışın, eril tahakkümün baskısı altında zarar görmekte olan kadınlardır. Zaten yazarın kendisi de bunu ifade etmektedir: “Öykülerimin doğa, dil, kültür farklılığı, destekli insan tragedyaları etiketi taşıdıklarını söyleyebilirim.” (Kutlu, 1999: 136)

Nurullah Çetin, Roman Çözümleme Yöntemi adlı kitabında mekan tasvirleriyle ilgili olarak sorulması gereken soruları şöyle ifade eder: “Tasvirler, olaylara bir dekor oluşturmak için mi yapılıyor? Yoksa roman kişilerinin ruhsal durumunu, iç dünyasını ortaya koymaya, çözümlemeye yarayan işlevsel bir niteliğe mi sahip?” (Çetin, 2009: 137). Biz bu soruları, Zehir Zıkkım Hikâyeler her ne kadar bir öykü kitabı olsa da bu yazı ve bu kitap bağlamında da sorabiliriz.

Zehir Zıkkım Hikâyeler’deki öykülerde mekan sadece bir dekor, zorunluluk gereği bulunması gereken bir öğe konumunda değildir. Yukarıda da değindiğimiz üzere, mekan Ayla Kutlu için önemlidir.[2] Her ne kadar bu öykülerde karakterlerin, özellikle de kadın karakterlerin dış dünyayla bağlantılarından çok iç dünyalarına vurgu yapılsa da özellikle ev içleri, mahalle, sokaklar ve daha sonra değineceğimiz üzere kuyular bu anlatılarda ağırlıktadır.

“Ev evrenimizdir”

“Ev, bizim dünyadaki köşemizdir. Çok kez söylendiği gibi, ilk evrenimizdir.” (Bachelard, 2008: 38). Özellikle ev ve ev içleri, eski evlerde bulunan avlu, bahçe gibi yapılar zehir zıkkım mekanlar olarak, kadınların en çok vakit geçirdikleri yerlerdir. Ataerkil kültürde ev, özel alan olarak kadına erkekler tarafından bahşedilmiş mekanlardır.

Kadınların ev-içi emeklerinin patriyarka tarafından görünmez kılındığı, değersizleştirildiği bilinmektedir. Ancak kapitalizm patriyarkayla çok özel bir ilişki kurarak bu durumu doğallaştırmış ve hatta tarih dışı bir hale getirmiştir (Göral, 2008: 20-21). Öyle ki, kadınların yurdudur ev içleri, öyle kabul edilir. Hal böyle olunca da, ev ile yoğun –erkeklerin hiçbir zaman kuramayacakları– bir ilişki kurar kadınlar. “Doğanın kuralı olsa gerek, her dişinin iç dünyasının bir mekânı, bir yerleşimi vardır. Bu alan çok küçük de olsa orayı kendince kişiselleştirir. Bu nedenle, her mekânda dişil bir nesne vardır. Her evde kadınsı alanlar, bu güvenli barınağın içinde sessizce kendini ayrı tutan dişil bir yaşama biçimi vardır. Kadın, ev mekânının derinleşen zamanının kaçınılmaz bir ortam taşıyıcısı ve geçen zamanın izlerini görünür kılan ‘evin ruhu’dur. Evin ruhu ile kadının ruhu arasında kimi zaman müthiş bir hesaplaşma, kimi zaman kusursuz bir uyum, kimi zaman da fantastik bir öznel katılım vardır.” (Gezer, 2009: 94).

Ayla Kutlu

Aksu Bora, bütün bir insanlık tarihinin bir ev kurma/evden kaçma hikayesi olarak okunabileceğini ileri sürer (Bora, 2009: 64). Zehir Zıkkım Hikâyeler’in karakterleri için bu daha da doğru olsa gerek. Evden kaçmayı düşünürler, bunu bir özgürlük alternatifi olarak görürler. Ancak kaçacakları yer yine bir evdir. Ev içi-dışı çatışması yaşarlar; dışarısı başkadır, yabancıdır. Matmazel Dimitra’nın Bitmemiş Hikâyesi adlı öyküde, gençken babasının evden dışarı çıkmasını yasakladığı Dimitra, aradan yıllar geçmiş olmasına, artık babası olmadığına göre yasağın da olmamasına rağmen belki de yıllardır evden dışarı adım atmadığını fark eder:

“Hâlâ evden çıkmamasının ahmaklık olduğunu Birsen söylediğinde birden eli ayağına karıştı Dimitra’nın. Babası izin vermiyordu. Babası mı? Yokluğun bilince çarpış ânı. Şok!… Babası yok. Herkes sokaklara çıkar, birilerine gider, yolculuk yapar… Babasının Dimitra’nın kafasını kapı kolunun çengeline vurduğu ve küçük kızın –on yedi yaşındaydı– kanın kokusu ve rengiyle bayıldığı o gün… O gün geride kalmıştı. Herkes gitmişti. Yasaklayan da, tanıklar da… Onları, çöreklendikleri yerden, göğsünün ortasından koparıp koparıp boşluğa attı Dimitra. Ferahladı.” (Kutlu, 2003: 85).

Dimitra dışarı çıktığında da rahat edemeyecektir. Bütün gözler üzerinde gibidir, rahat hissetmez kendini. Ev dışındaki kalabalık karakteri sıkıştırmakta, bunaltmaktadır. Öyle ki Dimitra sonunda kendini eve kapatarak ölüme çekilir.

Ev içleri şiddettin ilk deneyimlendiği yerlerdir. Özellikle kadınlar için ev, sıcak bir yuva mitinin yanında zaman zaman (hatta çokça) bir işkencehane haline gelebilmektedir. Medyada bu haberlere o kadar sık rastlıyoruz ki feminist eleştirmen Hande Öğüt’ün ifadesiyle, “boğularak nehre atılan, testere ile parçalanan, salıncak ipiyle tavana asılan, kuyuya sallandırılan, traktörle ezilen, kurşunlanan, bıçaklanan kadınlara ilişkin haberler, medya kanalları sayesinde perspektiflerimize giriyor.”[3] Bu haberleri evlerimizde, koltuğumuzda ya da bilgisayarımızın başında soğukkanlılıkla okuyor, izliyor, birkaç dakika bile zihnimizi meşgul etmesine izin vermeden unutup gidiyoruz. “Töre” ve/ya toplumun cinsiyetçi ahlakının fail olduğu bu cinayetlere, hepimiz bir biçimde yardım ve yataklık yapıyoruz. Dahası, iyi niyetli olunsa bile, bu haberlerin sunumu ve algılanışında çoğu kez eril bilinçdışı alanları devreye girmekte ve kurbanlar, “suçlu” durumuna düşürülmektedir. Ancak Ayla Kutlu farklı dinlerden, milletlerden olan kadınların savaş durumlarında bile aralarında kurabildikleri ittifakları (Ödeşme ve Uzaklarda Kalan adlı öyküleri) anlatmasının yanısıra kadınlar arası çatışmaları (Özellikle Tanıklar, Piç ve İpekböceği adlı öyküleri) aktarırken de eril dilin bu tuzaklarına düşmüyor. Çünkü kadınlar suçlu ya da kötü değildir; içinde yaşanılan erkek egemen sistemin, toplumsal cinsiyet rejiminin kendilerine yüklediği rolleri oynamak durumunda kalmışlardır olsa olsa.

“Kuyular, cin bahçeleri”

Kitabın, “Kadınlar ve Kuyular” başlıklı ikinci bölümünde, adından da anlaşılacağı üzere, kadınların kuyularla kurdukları “ölümcül” ilişkileri okuruz (Hatta ilk bölümde yer alan “Matmazel Dimitra’nın Bitmemiş Hikâyesi”nde Dimitra’nın kardeşi genç delikanlı Nikola da kendini kuyuya atarak intihar etmiştir). Bu ilişkinin mahiyeti kuyuların, -tıpkı evden kaçışın bir seçenek olması gibi- kadınlar için ikinci bir seçenek olmasıdır ki o seçenek de ölümdür.

Kuyular bu öykülerde çok önemli yer tutmaktadır. Öykülerin genel dış mekanı olan Hatay’ın eski evlerinde, bahçeler ve kuyular evin ayrılmaz bir parçasıdırlar. Kadınlar kuyuları temizlik için, bahçeyi yıkamak için, serinlemek için ve iç(ler)ine bakmak için kullanırlar. Bunların yanısıra kuyuların karanlık, ölümcül bir tarafı vardır. “Karanlık kuyular, küçük şehirlerimizin ve bütün kasabalarımızın bahçelerinin kuytu köşelerinin gizemli cin bahçeleridir.” (Kutlu, 2003: 240). Kadınlar içine sıkıştıkları hayatlardan nefes alamaz hale geldiklerinde ya da getirildiklerinde, bu gizemli bahçelere doğru yürürler.

Kuyu metaforunun Ayla Kutlu’nun kendi yaşamından izler taşıyan otobiyografik bir yanı vardır. Lise yaşamı boyunca iki erkek kardeşiyle, anne babaları olmaksızın, bir arada kalan yazar, cinsiyetçi iş bölümünden nasibini almış ve evin yükünü sırtlanmak durumunda kalmıştır. Okul, ev işleri ve aile özlemi birleşince bunalan yazar, evin avlusundaki kuyunun başına oturup suya bakar, suyun zor durumdaki mutsuz kızları teselli edebileceğine inanırmış (Akgül, 2011: 101).

***

Zehir Zıkkım Hikâyeler’de yer alan öykülerde terzilik, el işi gibi uğraşları var kadınların. Çünkü bunlar ev içinde de yapılacak, erkekler tarafından izin verilen faaliyetlerdir. Aşağıda alıntıladığımız paragraf da, ancak bu işlerle meşgul olanların vakıf olabileceği ayrıntılar içerir:

“Kestiği incecik parçaları, çayından yudum alıyormuş gibi, kaşımın teli kadar bir sapma yapmadan gırgırgır… makineye çekti. Elinin çevirme hareketini bile görmüyorum. Bir ucundan tutturdu, iğnenin dibini iplikle birlikte yürüterek başladı tersyüz etmeye. Büyük biri için bile çok çileli bir işti. Yeniyetme içinde daha zor. İğne bir tek tel kumaşa takılmamalı, iplik çıkmamalıydı. Yoksa bütün işi çöpe atabilirdin. Sicim kalınlığındaki upuzun biyeyi orta parmağına sardı. Aralarını gergin tutarak, işaret parmağının dip boğumundan geçirdi, yine başparmağa, yine işaret parmağına… Kat kat bir fiyonk yaptı, uçlarını bağladı. Başından tokayı çekip çıkardı, bağın ortasından geçirdi, saçıma iliştirdi.” (Kutlu, 2003: 58).

Ayla Kutlu, edebiyatımızın büyük ustalarından biri. Toplumsal cinsiyet-mekan ilişkisi bağlamında ele almaya çalıştım Kutlu’nun Zehir Zıkkım Hikâyeler’ini. Kuşkusuz daha pek çok farklı açıdan ele alınabilir bu öyküler.

Onur Çalı


[1] Jale Parla’ya göre, Ayla Kutlu, Kadın Destanı’nda, en erkek egemen anlatı olan destan türünde bile erkek egemen söylemin tuzaklarına düşmemiştir. Bkz: Jale Parla, Kadın Destanı, Sema Aslan (2008), Kadınlar Arasında, İstanbul: Amargi Yayınevi.

[2] “Eskiden beri iç dünyasının dış çevreden daha çok etkili olduğunu, etkili görselliği ve algılamayı bunun sağladığını düşünmüşümdür. Eğer tersi olsaydı, insanların ortak şeyleri görmeleri gerekirdi. Görmüyorlar… İçsel coğrafyamızın oluşumu en önemli etken. Yalnızca bu değil: İnsanın dünyaya bakışı, değer yargıları, insana yaklaşımı da çok etkili ve ben mekâna, mevsimlere ışığın değişkenliğine aşkla bağlıyım.” (Ayla Kutlu, 1999: 132)

[3] Radikal Gazetesi, 27.07.2007 (Erişim Tarihi: 19.12.2011)

KAYNAKÇA

– Nesrin Tağızade Karaca (2006) Edebiyatımızın Kadın Kalemleri, Ankara: Vadi Yayınları.

– Ayla Kutlu (1999) Yüreği Yakalamak, Öykücünün Kitabı, Haz. Feridun Andaç, İstanbul: Varlık Yayınları, s: 131-137.

– Ayla Kutlu (2003) Zehir Zıkkım Hikâyeler, Ankara: Bilgi Yayınevi.

– Gaston Bachelard (2008) Uzamın Poetikası, Çeviren: Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki Yayınları.

– Özgür Sevgi Göral (2008) Oda – Virginia Woolf’un Odasındayız, İstanbul: Amargi Yayınevi.

– Hale Gezer (2009) Mekânda Saklı ‘Ben’ler: Ben Bir Kadınım, Kadın ve Mekân, Derleyenler Ayşen Akpınar, Gönül Berkay, Handan Dedehayır, İstanbul: Turkuvaz Kitap, s: 94- 109.

– Aksu Bora (2009) Rüyası Ömrümüzün Çünkü Eşyaya Siner, Cins Cins Mekan, Derleyen Ayten Alkan, İstanbul: Varlık Yayınevi, s: 63-75.

– Çiğdem Akgül (2011) “Eskiyen zaman”ın kadın belleğinde eskitemediği mekanlar: Ayla Kutlu ve mekan ilişkisi analizi,” Fe Dergi 3, no. 1, 95-107.