Tarhan Gürhan’ın “Uçurumu Koruyan Korkuluk” kitabı Karakarga Yayınları’ndan taze çıktı. Sıcak sıcak sorular sormak, nasıl olsa korunuyor diyerek uçurumun biraz daha derinlerine inmek istedik. 

Kitap, bir aşkın ya da belki de bir yaşamın dönemlerini en iyi anlattığını düşündüğüm İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve Dipsöz bölümlerinden oluşuyor. Yazarın deyimiyle özgün bir aşk ve alkol güncesi ve yazarı hile yapmadıysa, en çıplak halidir kitap haline gelmiş kağıtlar. Uçurumu Koruyan Korkuluk peçete, kağıt, kağıt torba, kasa fişi, gazete kenarı, kitap kenarı, birayla ıslanmış, kurumuş ve yapışmış defter sayfaları, duvarlar gibi aklımıza gelmeyen pek çok yere yazılmış kitaplaşıp bize ulaşmadan önce.

Zeyno Deniz

Pandemi dönemi pek çok insan için kabuğuna çekildiği, depresyona girdiği, dünya gidişatı hakkında kaygı duyduğu zamanlar oldu ve olageliyor. Siz ise editörlüğünü yaptığınız ve yazarlarından biri olarak yer aldığınız Müstakil Eylem kitabından çok kısa bir zaman sonra Uçurumu Koruyan Korkuluk kitabınızı yayınladınız. Bu dönem sizin için nasıl zamanları ifade ediyor? 

Pandemi bana iyi geldi diyebilirim. Metinlerime yoğunlaşmamı sağladı. Daha kesintisiz yazmamı sağladı. Gereksiz bir yığın gündelik hayhuydan kurtardı. Gereksiz ilişkilerden ve zaman kayıplarından sıyrıldım bu süreçte. Ben hevesle yaşayan bir adamım, bu süreçte hevesim içe döndü. Daha verimli olmamı sağladı. Bu iki kitap da pandemi öncesi yazıldı aslında. Uçurum yirmi yıl önce yazıldı. Müstakil Eylem 3 senemi aldı. Yayınlanmaları yeni. Tabii yayınevimin hızlı ve cesur davranması da kitapların basımını kolaylaştırdı.

Bazı dönemler ve kitaplar vardır. Aslında yaşanılanlar yazdırır onları. Önce İletişim’den çıkan Alkoliçe, sonra da bu kitabınız. Sanki yaşadıklarınız öyle yoğun ki bunları yazmasanız olmazdı. Ne dersiniz?

Bu kitabın anlamı çok değişti bende yirmi yıl boyunca. Yirmi yılın hesabı kesildi, garson indirim yapmış. Kendi içimden bir kez daha geçtim bu kitapla. Acılar soğumuştu. Gençliğimin içinden defalarca geçtim. Kimsecikler yoktu. Sahipsiz, ıssız bir uçurum kaldı bana. Uçurum ve Alkoliçe’deki metinler ben içerken yazıldı. Alkolizm de aşk da çok kıskançtır. İkisi de bağımlılık yapar. O kadar yoğun duygular içerisinde mahkûm olursunuz ki içinden çıkılamaz sanırsınız. Yani başka bir şey düşünemez olursunuz. Tabii ki “yazmasaydım delirirdim” demiyorum, ama yazmasaydım unuturdum. Yazma kurt gibi kemirir insanı, aç bir kurt gibi. Başka bir şey yapamazsın o arzu geldiğinde. Sarhoşsan bile yazmaya kalkarsın. Körkütük sarhoşken kayda değer bulup not ettiğim o kadar çok cümle, paragraf ne için yazıldı? Bu gün ne ifade eder? Belleğe karşı bir direniş var bu sayfalarda, unutuşa karşı, kağıt parçalarında, peçetelerde, duvarlarda, komodin kapaklarında… Unutulmasın istedim yaşadığım günler. Şimdi iyi ki de yazmışım diyorum.

Şimdiye dek yazdıklarınız belli bir forma, belli bir kalıba sığmıyor sanki. Kendi formunuzu yaratıyormuşsunuz gibi geliyor. Şiir hep var kitaplarınızda. Günlükler, denemeler, kısa öyküler, devamı nasıl gelir? Nasıl bakıyorsunuz tüm bu edebi üretim biçimlerine?

Anlatacağım şey biçimini de dayatıyor bana. Artık pek şiir yazmıyorum ama içimden gelen duygu şiir şeklinde akabiliyor. Günlük, sürekli yazdığım bir form adı üstünde. Her şeyin günlüğü tutulabilir bence. Kıpkısa öykü bana, yazma biçimime çok uygun bir tür. Yaşadığımız çağ, zamanın hiç olmadığı kadar hızlı aktığı bir çağ. Bu kısacık öykülerin hem yazılışı hem okunuşu için çok uygun. Elbette benim de gönlümde bir roman yatıyor. Henüz gönlümden aklıma çıkmış değil. Taslaklarım var ama bir türlü devamını getiremedim. Aslında bir romana çok ihtiyacım var. Şimdilik taslakçıyım ben.

Edebiyat hayatınızın neresinde? Yazmak neresinde duruyor? Tüm kitaplarınızda çok sayıda alıntı kullanıyorsunuz sevdiğiniz yazar ve şairlerden? Okuma disiplininiz nasıldır? 

Benim okuma disiplinsizliğim var. Disiplinsizliğin de bir iştahı var. Büyük bir iştah ve hevesle okuyorum hâlâ. Daraltmam lazım, derinleştirmem lazım biliyorum ama… Okuma biçimim yazma biçimime hile yapıyor. Çok geniş bir yelpazede okuyorum ve bu durumdan kurtulamıyorum. O alıntılar da bunu gösteriyor zaten. Artık sadece dar alanda daha yoğun daha işlevsel okumak istiyorum. İşlevsel derken romanım için yapacağım araştırmaları kastediyorum. Yoksa bir işlev beklentim yok edebiyattan. Edebiyat hayatımın orta yerinde, bir de sinema var elbette. Çocukluk hastalığım…

Uçurumu Koruyan Korkuluk ismiyle müsemma. Hızlı yaşa ve genç öl gibi bir dönem sanki. İstanbul-Ankara arası gelgitler damga vuruyor kitaba. İstanbul’da hep kazanmak, hep koşturmak, aşk, tutku varken, Ankara sanki kaybedince dönülen, kendinizi sağalttığınız, geri çekildiğiniz bir şehir gibi hissettiriyor. Sizi nasıl etkiledi bu iki şehir? 

İstanbul, bir ilk yardım hastanesinin acil servisi gibidir. 24 saat açık, 24 saat hastası eksik olmayan bir şehir. Ankara, yoğun bakım ünitesi gibi. Durağan, ölüme bir soluk daha yakın bir şehir. Kımıltısız! Ankara’da ölseniz bile haberiniz olmayabilir. Çünkü zaten pek de yaşamıyorsunuzdur. İstanbul’da ölseniz dönüp bakmazlar bile. Acımasızdır. Bence dünyanın en güzel şehri yine de İstanbul’dur. İnsanoğlu neler neler yapsa da hâlâ direnebiliyor.

Tarhan Gürhan

Bu kitap belli bir döneminizi ifade ediyor. Sizin deyiminizle “Kendini Kundaklama Dersleri” belki de insanın bile isteye acı çekmeye gönüllü olduğu. Yoğun bir aşk, kalp kırıklığı, özlem, iletişimsizlik, alkol, kendini kaybetme, acı, yalnızlık ve dipten çıkış. Günbegün genç bir adamın tüm samimiyeti ile yok oluşunu, acısını, hüznünü öyle güzel anlatmışsınız ki günlüğünüzde. Kitaba yazdığınız Dipsöz, Serin Cehennem başlığını taşıyor. O cehennem nasıl soğudu? Nasıl kitaplaştı? 

Cennet de cehennem de yeryüzünde. Yok başka cehennem arayışı. “Kendini Kundaklama Dersleri” benim alkolüme çok uygun bir isimdir. Masa başında üretilmiş bir isim değildir. İnsan kendini kundaklayabilir, kundaklar. Seksenlerde Diyarbakır Cezaevi’nde dört mahkûm kendini yakmıştı. Üçüncü sayfalarda kendini yakanların haberleri vakıa-i adiyeden sayılır. İçimdeki cehennem, alkolü durduruşumla kontrol altına alınmış bir yangın gibi oldu. Bir volkanın ağır ağır soğuması gibi soğudu. İnsan ne olur da kendini yakabilir? Edebiyat buna cevap bulabilir mi? Bulunan cevap bu yangını söndürebilir mi? Bilemiyorum. İşte ancak yirmi sene sonra kitaplaşabildi. Yoksa okurun ellerini yakabilecek kadar sıcaktı.

 Ustalarınız kimler? Kimler olmadan olmazdı? 

İsim saymak hep itici gelmiştir bana. Unuttuklarım, atladıklarım “çağırılmayan Yakup” duygusu verir hep. Ama kısa çöpün uzun çöpten hakkını alması için gerekiyor galiba. Cortazarsız olmaz mesela… Borgessiz… Gogolsüz… Dostoyevskisiz… Kafkasız… Perecsiz… Özellikle “siz” ekleriyle yazdım, yokluklarını daha iyi hissedelim diye. Çünkü olmasalardı eğer büyük boşluk olurdu. Bizim de çok güçlü bir edebiyatımız var. Tanpınarsız olmaz mesela… Karasusuz… Sait Faiksiz… Yaşar Kemalsiz… Yusuf Atılgansız… Vüs’at O. Benersiz… Orhan Pamuksuz…

Bu kitapta ve diğer kitaplarınızda kendinize özgü bir dili oluşturduğunuzu görüyoruz. Size has, kopyasız ve biricik. Tüm konu başlıklarından bir kitap ya da öykü çıkar gibi. “Karanlık Kadeh”, “Külümsü Entari”, “yanık porselen”, “Kendime Giydiğim Rüyalar”, “Aşk Merdiveni Buz İster”, “Gecelerin Tok Martıları”, Ölünce Öldü”, “Kara Tutku Burnu”, “Yanık Manolya”, “Gölge Balığı”, “Gayya Kuyusundaki Manolya”, “Buz Dalgıcı”, “Sızgın Melek”, “Dalga Koleksiyoncusu”, “Mumperest”, “Gece Deliği”, “Keşke Sarmalı”, “Serin Cehennem”. Kitap ismi de çok özel. “Uçurumlar korunur mu?” diye ters köşe yapıyor insanı. Neler demek istersiniz buna dair?

İntihar oranları o kadar arttı ki olaya tersinden bakmaya mecbur kaldım. Çünkü bu ölümler sıradanlaşmıştı. Kanıksanmıştı. Çoğunda da alkolle bir sabıkası var bu eylemlerin. Cesaretlenmek için mi artık tam olarak bilmiyorum. Ben de uçurumun gözünden yola çıktım. Bıkmış artık uçurumlar. Uçurumun doğasında can almak var evet ama bu kitaptaki uçurumlar merhametli, daha fazla can almak istemiyorlar. İnsanlar onları dinlemiyorlar. Oysa ki bu intiharların tek tanığı uçurumlar. Ve kendilerini koruyan bir korkuluk aramaya çıkıyorlar… Şimdi yardan düşenler, yarın uçurumu koruyan korkuluk arayacaklar. Böyle anlatınca şiirselliği yitiyor doğal olarak.

Kitabınız nasıl okunsun istersiniz? Alkoliçe kitabınızla ilişkisinden söz eder misiniz? 

Yayınladığım, açık ettiğim her kitap bir okuldur benim için. Bir gün mezun olursam kendimden mezun olurum. Olamazsam alttan ders almaya devam ederim. Bütün kitaplarımla ilişkim bu. Ben içe içe yazdım, okurlar da öyle okuyabilirler. Tadında bırakarak elbette. İletişim Yayınları Alkoliçe’yi epey budayarak basmıştı. Şimdi Uçurumu Koruyan Korkuluk o parantezi tamamladı, kapattı. Alkoliçe dul kalmıştı şimdi yeni koca buldu. Alkolü durdurmamın üzerinden on altı yıl geçti. Gece gündüz içtiğim o günlerin dökümü. İnsan kendine veresiye defteri açabiliyor. Ben de kendi veresiye defterimi kapattım böylece.

Yolda neler var? Ankara’dan edebiyat zor mu? 

Ankara’da yazmak çok keyifli. Kendi kabuğunda yazarak yıllar geçirmek mümkün. Şu anda İstanbul’da ya da başka şehirlerde yaşayan yazarların çoğu Ankara’da yazmışlardır. Yazmak rutinine daha sadık kalabiliyorsunuz bu şehirde. Sizi bölen daha az şey var. Ankara’da yazmak güzel ama yayınlatmak zor. Yayıncı bulmak ne yazık ki çok sıkıntılı bu ülkede. Bu iş bu kadar çetrefilli olmamalı. Yazmak kısmı sıkıntılıydı diyenleri anlıyorum, ama yayınlatmanın sıkıntılı olmasını anlamak istemiyorum. Yayınevlerinin çelimsiz bahanelerini anlamak istemiyorum. Herhalde yazar sayısı çok arttığı için yazara saygı da benzer oranda azaldı. Kim bilir?