Utku Yıldırım’ın “Kusursuz Bir Mesafe” adlı ilk romanı Dedalus Kitap tarafından yayımlandı. Romandan “Beş Adamdan Üçüncüsü” adlı bölümü tadımlık olarak sunuyoruz.

Beş Adamdan Üçüncüsü

Murat’la yaşanamamış bir şey var ve evdeki beş adamdan birinin fısıltılarını zaman zaman duvarlardan duyuşum bundan.

Tiktaklardan bir ses. Derin bu küçük eve taşındığı zaman Murat’ın ev hediyesi olarak aldığı saat, Murat’ın mırıltılarını yıllar öncesinden şimdiye taşıyor. Alsam onu oradan, duvara bıraktığı izi görebilirim. Yuvarlak bir hayalet. Derin’in hayaletlerle yaşamasına hayret ediyorum, yeniye yer açabiliyor mu böyle, nasıl açıyor? Madalyon gibi boynunda taşıyor her şeyi, kendi taşıyamıyorsa evine taşıtıyor. Evini çok seviyor, bir uzuv gibi. Yabancılaşmamış uzuv.

Buraya ilk geldiğim günü hatırlıyorum, okuldan çıkınca Safiye’yle birlikte geniş caddelerden yürümüştük. Bahardı, polenler henüz uçuşmaya başlamamıştı. Bahçelerden sokağa mevsimin bütün renkleri taşıyordu, coşkun nehir. Derin’in oturduğu lojman bu nehrin tam ortasındaydı, bahçenin güzelliğine hayran kalmıştım. Yedinci kata çıkınca apartmanın pencerelerinden aşağı bakıp akışa odaklanmıştım. Gördüğüm her şey silinip gidecekti, sonra tekrar belirecekti, döngü. Tam o sırada kapı açıldı, Derin güler yüzüyle bizi karşıladı. Derin’in döngüsünü o an merak ettim.

Bir oda bir salon, küçük, şirin bir ev. Yeni taşındı, yüksek lisans dersleri bittikten sonra trene yürüyüşlerimizde bir eksiklik demek bu. Pelin Bostancı’da iner, vapurlara yürüyüp oradan Büyükada’ya. Ben Küçükyalı’da inerim, beş dakika yürüyüp eve. Yücel abi İçmeler’de iner, sonrasını bilmiyorum. Derin Gebze’de iner, yeşil tepeciklere bakar, yürümeye başlar, tanıdıklara selam verir, yol üstündeki kitapçıda birkaç sayfa karıştırır, sonra evine gelir. Eski evini özler o, büyüdüğü evle ve mahalle arkadaşlarıyla ilgili çok hikâye dinledim. Bir arkadaşının annesi ölünce yaşadığı travmadan bahsederdi, arkadaşı, “Derin, inanabiliyor musun ya, annem öldü benim, annem öldü benim Derin, inanabiliyor musun ya sen?” demiş durmadan, sarılıp ağlaşmışlar. Mutsuzluk anılarına mutlu olduğu zamanlar da karışırdı, nostaljinin ne renk parıltısı demeliyim buna?

Bu evden karşı bloktaki iki odalı eve, her şeyin olup bittiği eve taşınması çok sancılı olmuştu onun için. Evlenecektik madem, daha büyük bir ev lazımdı. Yine de bu evi bırakmak istemiyordu, çok mutsuz olacağını bildiğimden burada yaşayabileceğimizi söylemiştim. Çok bir eşyam yoktu zaten, bilgisayarım ve gitarım için bir yer olsa yeterdi. Öyle olmayacağını söyledi, sanırım benim o evde yaşamamı istemedi. Haftanın üç dört günü gelmem yetiyordu ona, dışarıda da buluşuyorduk, tamam. Birlikte yaşamak için henüz hazır değildi, hazır olduğunu söylemesine rağmen. Kendimden bildim ne varsa, bir şeyi yapacağını söylüyorsa yapardı. İnsanın kendisiyle ilgili varsayımlarının anlık olmayacağını düşünürdüm.

Eşyalar değil, onca adam taşınacaktı yeni eve. Onca anının sığacağı kutuları bulmak için çok uğraştı ama bulamadı, yarısı orada kaldı. Evlendikten sonra mutfağın penceresinden eski evinin pencerelerine bakarken bulurdum bazen onu, oraya taşınan kızın evine iyi baktığını umut ederdi. Ziyarete gitmeyi teklif ettiğimde zamanın henüz gelmediğini söylerdi, yeni eve alışabilmesi için eskisini aklından çıkarması gerekiyordu ama hemen karşıdaydı ev, kolay olmayacaktı. Bu kez sekizinci kattaydık, biraz daha yukarıdan bakıyorduk her şeye. Biraz daha yukarıda her şey biraz daha farklıydı, yağmur damlaları pencereye daha erken ulaşıyordu, güneş daha alçaktan batıyordu, gölgeler daha da uzuyordu. Aramızdaki sessizlikler uzuyordu, onu görmelerimin arası uzuyordu. Bu yeni ev iyi gelmedi. Saat yeni duvarda eski izini bırakmayı sürdürdü, eşyalar önceki evin parçalarını taşıdılar ama hepsini değil, bir şeyler yarım kaldı.

Murat’ın çektiği fotoğraflar çekmecelerden birinde duruyordu, birkaç tanesine baktım. Murat’ın çektiği fotoğraflar yeni evin çekmecelerinden birinde de duruyor, birkaç tanesine bakıyorum. Deniz, binalar. Şu an Murat da bakıyorsa bunlara, Derin’i bu manzaraların neresine koyuyor, merak ediyorum. Birlikte çıktıkları yolculuklarda çekilmiş fotoğraflar bunlar, Derin kadrajın hemen kenarında duruyor olsa gerek. Fotoğrafın sınırının ötesine geçiyorum, bakmaya devam ediyorum, manzara hemen tamamlıyor kendini, arkama dönüp baktığımda Derin’i görüyorum. Murat’ın gözleri benimkinden daha keskin, Derin daha net. Fotoğrafını çekmek için makineyi kaldırıyorum, Derin fark ediyor ve elini saçlarında gezdirip gülümsüyor. Deklanşöre basıyorum, Derin’e bakıp gülümsüyorum.

Fotoğraf elimde ama boş, bembeyaz bir kare. Murat fotoğrafa bakıyor, gördüğünün ötesinde kendisine baktığımı fark etmiyor, fotoğrafı çekmeceye geri koyuyor. Yatak odasına gidiyor, Derin’le sevişiyor, sevişirken gardırobun aynasından kendisine bakıyor. Gözlerinden kendimi görüyorum, sevişmeye devam ediyorum. Derin ismimi sayıklıyor, hangisi benimdi? Hangi ev benim? Hangi Derin, Derin?