Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 53. Gün:

DOĞUM GÜNÜ

Ekrandan afurduğum bir söz: “Doğum günleri çok yararlıymış. Ne kadar çok olursa o kadar uzun yaşanıyormuş.” Gene bir doğum gününü arkada bıraktım.

Nazmi Özüçelik

Geçen yıl, Korona yasaklarından hemen önce gurbetteki kalabalık arkadaş grubumuzla birlikte kutladığımız 70’inci yaş günümde, gözleri pastada olduğu için, benden beklenen konuşmayı -onları masanın etrafında ayakta çok bekletmeme bahanesiyle- kısa keseceğimi söyledim. Teşekkür faslından sonra dedim ki: “Arkadaşlar, 65’inci yaş günümü de çoğunuzla birlikte kutladım. O gün, bazılarınız benden beş on yaş küçük olduğunuz için, bana 65 yaşında olmanın anlamını sormakta haklıydınız. Ben de yanıtlamaya çalışmıştım. Bugün, yetmişinci yaş günümde beş yıl önceki sözlerime fazla bir şey eklemeyeceğim. Tek söylemek istediğim… Şey, unuttum galiba.”

55. Gün:

DENENMİŞ DENEME

Ölümden sonra yaşam var mı, sence?
— Umarım vardır. Öncesinde pek yok da.
(Bir BBC dizisinden.)

İnsan denen varlık acınasıdır. Önce, adına çocukluk denilen saçma sapan uzun bir dönemden geçilir. Anne, baba ve kardeşli bir ailemiz olsa da şanslı sayılmayız. Şans da mutluluk gibi anda doğar ve ölür. Geri kalan süreğen zamanda, çocuk olmanın şanssızlığı yaşanır. Bir böcek bile bizden onurludur. Yerine göre itilir kakılır, azarlanır, çimdiklenir, dövülür, ağlatılırız. Çocukların büyükler gözünde önemsiz şeyler için katıla katıla gülmeleri yerinde bir başkaldırıdır. Biraz uzarsa, tehditle susturuluruz. Bu, ilerde devletle olacak olan ilişkimizin çekirdeğidir; öyle ki, tek fark o anda bizi susturanın, gazetesini okuyan baba, ya da sınıftaki öğretmen kılığında oluşudur.

Aile içinde ise, durum tam bir perişanlıktır. Doğmamız, daima babamızın işinde zar zor tutunabildiği, doğru dürüst para kazanamadığı bir zamana rastlar. Yani, onların en sinirli oldukları yaşlarıdır bizim çocukluk yıllarımız. Annemiz, babamızdan azar işitirse, o da bize şaplak atar. Biz de sokakta kedi tekmeleriz. Köpeğin kuyruğuna teneke bağlar bütün mahalleden intikam alırız. İşte bu çocukluktur ki, yıllar sonra yetişkin hayatımızı cehenneme çevirecektir. Büyüdüğümüzde kendimizi ilaç bağımlısı olmaktan kurtarabilmek için kitapçıda, Kişisel Gelişim rafından alarak okumak zorunda kaldığımız, “Hayatınızı Ellerinize Alın” başlıklı çok satan kitapta şöyle bir cümleyi görecek olmamız hiç de rastlantı değildir: “Aile, toplumun en küçük suç birimidir.” 

Yetişkinliğimize varmadan önce, ergenlik durağını geçmemiz gerekir. İnsan, ergenlik ve hemen sonrasında cinsellik denilen canavarın pençesinde kıvranır. Bu dönem çocukluktan beterdir. Ergenlikte kafamız karmakarışıktır. Çocukluğa dönmeyeceğimizi bilmenin rahatlığı, hızlı büyüyememenin rahatsızlığıyla dengelenir ve ergenliğin dört duvarında yalnızlık içinde tırnaklarımızı yiyerek durgun tutsaklığımızı yaşarız. Günlerimiz, hayalci arkadaşlarımızın kösnül yalanlarına yalanmakla ve -eğer, kurtuluşu okumakta bulduysak- edebiyatın hayatı anlatan masallarına inanmakla geçer.

Başlarının üstünde bir şans halesiyle doğan binde birlik azınlıktan değilsek, yetişkinliğimiz yılgınlık, korku, öfke, sinir, lanet, sözcüklerinin dünyasında geçecek demektir. Bu yetmezmiş gibi, bir de doğanın “Görevini bil!” emri damarlarımızda gezinir. Cinsellik erkeklerde azgın bir arama eylemi yaratır. Kadınlar ise, beklemeyi yeğler ve eğer birden fazla aday varsa seçen olurlar. Hayat güç beğenenleri sevmez. Bu yüzden, termodinamiğin yasaları işler: Dünyada olan her şey en az enerjiyle olmayı seçer. Biz buna ‘tesadüf’ deriz. Cinsler birbirini okulda, iş yerinde, mahallelerinde, kentlerinde veya bilgisayarlarının ekranında bulurlar. Kadınlar ve erkekler, eşlerini kendilerine ilgi duyanlar arasından, o âna değin edindikleri bilgi yazılımı ve sezgi donanımına uygun ölçütlere göre seçerler veya Eros’un okuyla yola gelirler. Sonuçta, nasıl olsa her koşul altında doğanın kazanacağı kesindir. Biz insanlar seçimlerimizin sonucuna “Kader!” der geçeriz.

Doğanın bizden bir beklentisinin olmadığı yaşlarda yaşlıyızdır. Yaşlılık, perişanlığımızın karesidir. Hayatın eylemlerle dolu geniş bandı yıllar içinde daraldıkça daralır ve sonunda bir çizgi olur, bir yerde de kopar. Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları’nda, yaşlılığında cinsellik canavarının elinden kurtulduğuna sevindiğini söyleyerek perişanlığına bir nebze olsun su serpenlerdendir. Ya, Tanpınar’ın “Yoksulluğa alıştım, ihtiyarlığa alışamadım…” diyen Boğaziçi’li sandalcısı. Hayatı, yaşlılar dahil insana dair film çekmekle geçmiş, usta yönetmen Ingmar Bergman’ın seksenlerinde söylediği şu söz hepimizin kulağına küpe olmalıdır: “Bana yaşlılığın bu kadar zor olduğunu kimse söylememişti.” Ah! Usta, Ah! Çocukluğun da… Ergenliğin de… Haydi itiraf edelim, yetişkinliğin de… Ne kadar zor olduğunu kim kime söylemişti ki?

58. Gün:

YANILGININ DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

İnsanların görmek istediğini görmeye koşullandığını bilmeme karşın gene de o tanımadığım yaşlı kadına karşı davranışımı neden kendime açıklamakta zorlandığımı, olayın üzerinden bunca yıl geçtikten sonra bile anlayamamam bana tuhaf geliyor.

Yıllar önce Singapur Havalimanı’nda cebimdeki biletimde numarası yazan çıkış kapısının önüne sıralanmış koltuklardan birinde oturmuş uçağa alınmamızı bekliyordum. Koltuğum genişçe bir boşluğa dönüktü. O gün uzun yol için rahat bir siyah kot pantolonun üstüne uzun kollu siyah gömlek giymiştim. Yakası hafifçe açık olan gömleğimin içindeki dar, yuvarlak yakalı beyaz fanilam, kara giysili bir rahibin beyaz yakalığı gibi sırıtıyor olmalıydı.

Bir anda önümde yaşlı bir kadın belirdi ve karşımda saygıyla çömelerek beni “İyi günler Peder” diyerek selamladı. Karşımda aldığı yerleşik şekilden, bende gördüğü ‘rahip’le biraz konuşmak istediğini anlamıştım. Buruşuk yüzünü çevreleyen kır saçıyla önümde diz çöken, inancıyla gözü bağlanmış bu saf kadına, buz gibi kaskatı bir çehrenin eşliğinde neremden çıktığını anlamadığım bir öfkeyle ve azarlayan bir sesle kestirip attım: “Ben rahip değilim!” Kadınsa şaşkın bir yüzle ve inanmaz gözlerle bana baktıktan sonra, binbir özür dileyerek yanımdan uzaklaştı.

İç sesimle hesaplaşmam asıl o gittikten sonra başladı. Kadına neden böyle davranmış, neden kibarca rahip olmadığımı söyleyip onu hayatta böyle hataların insanlar için olduğunu hatırlatacak yumuşak sözlerle teselli edip göndermemiştim? Farklı bir kültürle beklenmeyen yüzleşmem miydi davranışımı doğuran; eğer, başörtülü bir kadın beni bir imama benzetse, tepkim aynı mı olurdu? Acaba kızgınlığım, dünyayı salt inanç gözüyle görenlere miydi?

Yaşlı bir kadının masum bir hatasından kaynaklanan bu olayı, bir oyun hamuru gibi avcuma alıp ona istediğim şekli vermeye çalışmam ne kadar insaflıydı. Öte yandan, insaf ve merhameti icat edip sonra onu kapitalizmle anlaşarak vicdanlardan kaldırmış olan dinin kendisi değil miydi? Her şey iyi güzeldi de, bu sorularla kendimi kendi gözümde temize çıkarabilir miydim? İnancı doğrultusunda bana sevecenlikle yaklaşmış tanımadığım bir yaşlıya hoyrat davranmış olmamı hemen itiraf edemeyerek sorularla oyalanmam yakışık alıyor muydu? Bir an önce kendimi vicdanımın sesiyle azarlayıp hizaya getirmemin daha doğru olacağını düşündüğüm sırada, uçağımıza giden yolcu tünelinin açıldığı ve pasaport kontrollerinin başladığı anons edildi. 

Oluşmaya başlayan bekleme kuyruğunda yaşlı kadının önüne geçmeyip epey arkasında durarak kendimi ona göstermeyecek ve onun küçük insani hatasını yeniden hatırlamasına neden olmayacaktım. Hiç değilse, bu inceliği gösterecektim — o farketmese de.

60. Gün:

KERİME HANIM’A KOMŞU OLMAK

Emirgan, o gece de, gümüşi ay ışığının yapraklardaki yansısıyla yaldızlı bir görünüm almıştı.

“Nihal! Pencereden bak bakalım, hâlâ orada odasında mı?”

Nihal, pencereyi açtı. Hafifçe sarkarak bahçeli köşke doğru baktı. “Evet, anne. Yatmamış. Işığı yanıyor. Yazıyor hâlâ.”

“Bu kadın, en sonunda sağlığından olacak. Sabah akşam demiyor, yazıyor. Dur! Yarın bir börek yapayım da götür. Ama sakın, yazdığı romanın adını falan sorma öyle, daha önceki gibi.”

Kerime Nadir

“Ama anne, o bana kızmadı ki, seviyor musun okumayı, diye sordu. Bana bir de kitabını hediye etti.”

“İşte, onu diyorum kızım, biz de altta kalmayalım. Sen de börek götürürsün. Uygun bir zamanında seninle Fransızca da konuşur mu dersin?”

“Ben hazırlığı daha yeni bitirdim, utanırım, konuşamam.”

“Ah! Benim güzel kızım! Annesinin gülü! Utanmasını da bilirmiş! İlerlet de, o zaman konuşursun, belki.”

64. Gün:

Etik, orta sınıfın bireyleri için bir zorunluluk, alt ve üst sınıfların bireyleri için bir seçenek, sanatçılar ve yazarlar için ise bir ayakbağıdır.