Norah Lange, ilham perisi rolünün unutulmaya mahkûm ettiği yaratıcılardan. Yerleşik bir olgu öyküsüdür bu, kimsenin yadırgayacağını sanmıyorum: Ruhunu yıkadıkları isim ne kadar büyükse unutuluşu da o kadar eksiksiz oluyor onların. Bugün Sheri Martinelli’nin, Emilie Louise Flöge’nin, nicesinin yapıtını tanıyanlardan iri bir küme oluşturmakta zorlanacaktır soranlar –olanca görkemiyle Dora Maar’ın dahi ne kadar uzun süre beklemesi gerekti. Onların başına gelen, Lange’ı da es geçmemişti; 1905 doğumlu Arjantinli edebiyatçı, pek çokları gibi, geleceğine sağduyu telkin etmek zorunda kaldı.

Norah Lange

Şiirleriyle, düzyazılarıyla hem ultraist akımda hem de dönemin ünlü edebiyat dergisi Martín Fierro’da saygın bir yeri vardı hâlbuki. Avant-garde çevrelerin yüreğinde, Borges’ten Casares’e, Girondo’ya, onca ismi bir arada tutuyor, onların irtibatını besliyordu. 1959’da ülkesinin en saygın edebiyat ödülüne layık görüldü hatta, ne var ki bugün okur kitaplarının tamamına Arjantin’de dahi zor ulaşabiliyor. 1950’de yayımlanan Personas en la sala’nın yabancı dillere çevrilmesi için yarım asırdan fazla beklemesi gerekti Lange’ın –sırf romanla İspanyolcada değil, İngilizcede tanışmış olmam dahi onun bebek evine nasıl terk edildiğinin göstergesi olsa gerek. Kitabın Türkçede hangi isimle konuk edileceğine vakti geldiğinde çevirmeni karar verecektir (ben İçeridekiler’i yeğlememek için kendimi zor tutardım, biliyorum), metin boyunca özgün adıyla anacağım roman, Michael Powell’ın Peeping Tom’u dolaylarında ortaya çıkmış bir gözetleme, kendi kendini iyileştirme hikâyesi.

Lange’ın anlatıcısı için yıllar sonra bile taptaze on yedi yaşındayken tecrübe ettikleri. O dönemini unuttuğu bir şeyi hatırlamaya, unuttuğunu kusursuzlaştırma, onu aslına tercih edeceği hâle getirme isteğine ayırdığı zihninden silinmediyse de, Buenos Aires’teki yuvasında tecrübe ettiklerini kimse o evden bahsetmez olunca anlamlandırabilmeye başlıyor. Bölük pörçük anıları penceresinin kıyısından gizlice izlemeye başladığı, karşıki evde yaşayan üç kadından ibaret. Geçen zamanın işine geldiği gibi yeniden kurduğu anlar bunlar, nesnelliklerinin boyutunu saptamanın hiçbir yolu olmasa da, en azından Lange’ın çıkış noktasını biliyoruz: Brontë kardeşlerin portresinden esinlenerek kaleme almış Personas en la sala’yı. Üç yazarın –Charlotte, Emily, Anne– erkek kardeşi Patrick Branwell imzalı tablonun kanımca tek etkileyici yanı ressamın tablodaki, ayan beyan ortada olan yokluğu. Kendini ilkin gölgesinde kaldığı yazar kardeşlerinin arasına yerleştirmiş yerleştirmesine, sonra vazgeçmiş ve kararsızlığı tablonun ortasında genişçe bir leke bırakmış. Lange’ı o üç kıpırtısız ifade kadar, sahneyi onlardan çalan yokluğun da kıpırdattığını düşünmeyi seviyorum. O baskın lekede sıkıştığı rolü, ataerkil düzeni görmüş olsa gerek. Ailenin erkek üyesinin var olmaktan vazgeçmesinin, başrolü yazar kardeşleriyle paylaşmasına yettiğini.

Patrick Branwell Brontë’nin tablosu

Belki de o nedenle akıbetini röntgenlediğini sezmekte gecikmiyor genç kız. Tutukluğunun bir diğer nedeniyse erotizme uzak düşmeyen merakı ama. Karşı evdeki kadınları ilk kez gördüğü gecenin atmosferi o denklemi kurmaya yetiyor: Şimşekler gölgeleri, aynadaki yansımasını yırttığında, bakarken görüldüğünü hayal eder genç kız; penceresini açar, yüzüne bembeyaz bir ışık selinin çarpacağını ümit eder, ev sımsıkı kapalı diye hayıflanır. Sonra o üç kadını kurmaya başlayacak ve kılı kırk yaran gözleri, onlara sokulduktan sonra da otopsi hevesinden vazgeçmeyecek. Berikilerin tek eğlencesinin metruk evleri ziyaret etmek olması, birbirlerinden bahsederken zamirlerle yetinmesi, isimlerinin hangi adımlar neticesinde silinmiş olabileceği üzerine, sırlanmış tarafı onlara bakan varsayımlara çıkartacak onu. Derin mi derin bir gizleri olduğuna inanıyor ya, Personas en la sala’yı bir anlığına polisiye sayacak olsaydık, dedektif / suçlu / kurban üçgeninin en tepesindeki araştırıcı gözün, vakayı çözmek için suçlunun adımlarını değil, kurbanın kıpırtısızlığını tekrarladığı bir öykü bulurduk karşımızda.

Tehlikeli sularda gezindiğimin farkındayım: Cansızlık ile yaşamın iç içe geçtiği yer fetişlerin dünyası çünkü. Masum aksesuarlar ile sinir uçlarının oynaştığı uzuvlar arasında, aklı başında olanın ha deyince anlam veremeyeceği ayrıntılar ile sinek gözlü kumaş arasında ne varsa, hepsine hayat üflemesi işten bile değil güzel ayıpların oyunbazı için. Üç kadını kâh kanun kaçağı kâh hortlak olarak hayal ederken hibristofiliye, spektrofiliye dokunduğunun bilincinde mi Lange’ın anlatıcısı, bilemiyorum. O üç kadının yüzünde sineklerin dolaştığı, ona amansız bir hastalık bulaştıracağı fikri aklından çıkmayacaktır ve o hastalık da kendi geleceğinden başka bir şey değildir. İki anonim mesaj arasında, alıcısı karışmış bir telgraf ile karşıki eve asılacak emlakçı tabelası arasında yaşanan bu tuhaf ilişkiden, ileride onlar gibi, kimsenin bilmediği bir sırrı bilen, kimsenin o sırrı bilmeyi yakıştırmayacağı bir ihtiyara dönüşme hayali kalır ona. Ne de olsa kimsenin tanımadığı birinin ölmesi imkânsızdır.

Her sapkınlığın avını pusuya düşürme temrininden türediği, özünde sadist olduğu savını tanıyorum –Lange’ın romanını Peeping Tom’un negatif evreni saymam ondan. Geçenlerde filme geri döndüğümde, üzerinden geçen yarım asrın filmi epey eskittiğini gördüm; ana karakter Mark Lewis’i harekete geçirenin, sadistin her şeyi görmek için duyduğu arzudan önce, kurbanının aynada, kendi yüzüne yerleşmiş dehşeti görmesini sağlama isteği olması anlamını yitirecek gibi değil gerçi. Mark çocukluğunda üzerinde akıl almaz deneylere girişmiş babasının gözlerine sahiptir ve kendi kurbanlığını avutmak için dur durak bilmeden yeni cinayetler işlemekten, çocukluğunda göremediğini, ifadesinin ne hale geldiğini kurbanlarının görmesini sağlamak istemektedir –elbette, her şeye babasının gözleriyle de bakmaya mahkûmken. Böyleyken onun, hiçbir şey görmeyen anneye, Mrs. Stephens’a yakalanmaya ses çıkarmamasında, katilin cinayet mahalline dönme dürtüsünü görüyorum: Kendi noksanlığını iyileştirdiğini hayal etmek için görmemenin zorunluluğuna ihtiyacı var gibidir Mark’ın. Filmin ilk sahnesinde, katilin gözlerinin çerçevelediği sahnenin sükûneti izleyiciyi nasıl tedirgin etmesin: Powell tastamam Hopper yalnızı saymış Mark’ı. Lange’ın anlatıcısının üç kadında geleceğinin falına bakması da, Mark gibi, kendini güvende hissedeceği bir yokluk kurma kaygısından. Noksanlıktan kusursuzluk çatma hayali ister istemez kendi gönlünü alma tasarısına çıkartıyor onu.

Michael Powell’ın Peeping Tom adlı filminden bir sahne

César Aira kaleme aldığı titiz giriş yazısında kitabı çerçevelerken, haklı olarak Henry James evrenine dikkat çekmiş: Bir şey oluyor olmasına, fakat Lange olan bitenin ne olduğunu okura söylemeye niyetli değil. Sayfada seçtiğini bir adım öteye taşımayı düşünmemiş gerçi Aira; orada James’in 1901 tarihli kusursuz başarısızlığının, Kutsal Pınar’ın beklediğine değinmeliyim. Yazarın sonraki üç yıl içinde yayımlayacağı üç başyapıtının (Güvercinin Kanatları, Büyükelçiler, Altın Kâse) oluşturduğu anakaranın habercisi kayalıklardır o roman; bir davete katılan anlatıcının diğer konukların özel hayatı üzerine varsayımlarından oluşmuş, üç yüz küsur sayfalık bir düşünce deneyi istifidir. Alışıldık bir olay örgüsünden yoksundur, anlatıcı nereye baksa sınır nedir bilmez cinsel dürtüler görür, hatta hangi davetlinin diriliğini kime borçlu olabileceği üzerine titiz mi titiz kurgulara girişir. Sonuç tahmin edilebilir; yayımlandığı dönemde eleştirmenler oybirliğiyle yerin dibine sokmuştu Kutsal Pınar’ı. Bizzat James de onlarla hemfikirdi üstelik; romandan duyduğu hoşnutsuzluk öyle bir boyuttaydı ki, onu yirmi dört ciltlik Toplu Eserleri’ne almaya gerek görmemişti. Ne var ki şimdi, örneğin Pinget’yi (Sorgulama), Siniac’ı (İşbirlikçiler), Faulkner’ı (Abşalom, Abşalom!), Bernhard’ı (Kireç Ocağı) tanımış okur o romanı yeniden değerlendirme ayrıcalığına sahip. James’in o zorlayıcı yapıtını şu saydıklarımın da arasında bulunduğu nice epistemolojik eşelemenin (bu ifadeyi McHale’in vurgusuyla kullanıyorum) habercileri arasında saymakta bir sakınca görmüyorum.

Lange’ın James evreniyle ilişkisinin boyutlarını bilemesem de, üyesi olduğu çevrenin o büyük Amerikalıyla ilişkisinin mesafeli saygı dolaylarında biçimlendiğini göz önünde bulundurabilirim. Değindiğim damar 1950’de yeni yeni derinleşmeye başlamıştı elbette, Lange’ın ona bir katkısı varsa, James’e bir tür sonsöz niteliğinde sayıyorum onu: Her iki romanda da anlatıcı alışılageldik ipucu toplama yöntemlerine kulak asmamış, araştırmalarını içeride sürdürmüştür, kendi duygularıyla baş etme niyetiyle. Personas en la sala, oralı olmamanın güçlü bir edebiyatçıya tanıdığı öngörü hakkından türemiş bir roman.

Emre Ağanoğlu