Halim Yazıcı’nın kırk yıllık şiir birikiminden oluşan toplu şiirleri, “Her Aşk Bir Ay Taşır Alnında” adı ile Klaros Yayınlarınca yayımlandı. Halit Payza, şair Halim Yazıcı ile toplu şiirleri üzerine söyleşti.

Her Aşk Bir Ay Taşır Alnında, 1982-2020 yılları arasında yazdığınız on dört şiir kitabından oluşuyor. Kuşku yok ki her kitap, kitaplarda yer alan her şiir yazınsal olarak bütüncül ya da her şiir ayrı değerlendirilerek yorumlanabilir, üzerine yazılabilir. Dahası her şiir yine kendi bütünlüğü ve şiirdeki dizeler gözetilerek yazılabilir. Bütüncül, tekil ya da dize Marksist eleştiri, feminist eleştiri, dilbilimsel eleştiri, göstergebilimsel eleştiri, psikanalitik eleştiri vs. teknikleriyle de incelenebilir. İster nesnel, isten öznel olsun yazınsal türler, ona yaklaşanın Marks’ın tanımladığı gibi bilincimizi oluşturan yaşamımız olduğundan bildiğimiz, yaşadığımız kadardır. Karşıt bir anlatımla bilincimizi oluşturan yaşamamız değil, yaşamımızı oluşturan bilincimiz olsaydı her şey çok daha kolay olurdu. Bu durumda hepimiz kadiri mutlak yaratıcılar olur, her şeyi duyan, bilen ve her şeyi yapmaya muktedir varlıklar olurduk.

İsterseniz buradan başlayalım. Şiir çözümlenmeli mi? Şiir eleştirilmeli mi? Şiir anlaşılmalı mı? Gerçekçi mi olmalı, hayalci mi? Sezdirmek yeter mi, yoksa ifadesiz, duygusuz mu olmalı? Nesnel mi öznel mi olmalı? Şiir ahmaklar için mi, ahmak olmayanlar için mi, yoksa her ikisini de mi içermeli? Halim Yazıcı’nın Pablo Neruda’dan epigraf olarak alıntıladığı gibi “Gerçekçi olmayan bir şair ölüdür. Yalnızca gerçekçi olan şair de ölüdür. Tümüyle mantık dışı olan bir şairi anlayan bir tek kendisi ve sevgilisidir; Bu çok acıdır. Baştan aşağı mantık olan bir şairi ahmaklar anlayacaktır. Bu da korkunç acıdır.” Acı, acı olmayanın içinde var, yaşamak ölmenin öncülü, kendinden öncenin öncülü kendinden sonranın ardılı. Acı olmasa, acı olmayan tanımlanabilir mi? İyi nedir, kötü nedir, biri eksik olsa diğerinin anlamı kalır mı? Genelden başlayalım, öznele varırız. Ama ilk soru için bu kadar karmaşa yeterli, ne dersiniz?

“Şiir çözümlenmeli mi? Şiir eleştirilmeli mi? Şiir anlaşılmalı mı? Gerçekçi mi olmalı, hayalci mi? Sezdirmek yeter mi, yoksa ifadesiz, duygusuz mu olmalı? Nesnel mi, öznel mi olmalı? Şiir ahmaklar için mi, ahmak olmayanlar için mi? Yoksa her ikisini de mi içermeli?”

Sorular, sorular, sorular… Deli sorular hayatımızda!

Acılar, hayatlar, hayatlar, acılar, yeniden acılar ve hayatlar…

Belki de hiçbiri. Tekmili bir arada da olabilir. Sonu yok bu soruların, yorumların, hayatların ve dizelerin sonu yok, olmaz da.

Neyin sonu var peki? Sonsuzluğun sonu var mı dersiniz? Dizenin sonu nerde başlar dersiniz? Ömrün sonunda mı? Ana rahminden çıkar çıkmaz mı?

Son söz yerine ilk söze öncelik vermek istersem: Şair, yazar ve atar sokağa. Doğurur ve atar kucağına sokağın. Sokak, ya emzirir dizeleri, ya da ölür dizeler sevgisizlikten ve ilgisizlikten.

Gerçekten ölür mü dize?

Ya çemberin içindesinizdir ya da dışında.

Şairin hayatı çözümlenirse, şiiri de çözümlenir. Peki, buna gerek var mı? Şairin hayatını, şiirini, dizlerini çözümlemeye gerek var mı? Neden uğraşır insanlar bir insanın hayatını çözümlemeye? Çünkü onu sokakta bulmuşlardır ve artık şaire ait olmaktan çıkmıştır dizeleri, imgeleri. Ömrü şairin, kendisinden çıkıp başka dünyalara, insanlara, sokaklara yekinip gider, ya kucaklar onları sımsıcak veya çırılçıplak kalır, kucaklayamaz.

Yaşadığı hayatın toplamı, kırılma noktaları, zulasında sakladığı dağları, uçurumları, uçurumsuzlukları, kelimelerinin ve dizelerinin yaratılmasına neden olan beynindeki ve/veya hayal gücünün gümbürtüsü/sessizliği, sonsuz enerjisini tetikler imge denen sihirbazı şairin.

Hepsi bu sihrin kılcal damarlarında gizlidir.

Avucunuzun içine alırsınız bu kılcal damarları, doğayı, insanı, toprağı ve ateşi, suyun derin düş dünyasını, içinize aktarır, sindirirsiniz ne varsa sizi ve dizenizi tetikleyen ömrünüzü yeniden ısıtmaya çalıştığınız ruhunuzda… Ve kendi haline bırakırsınız sessizce bu çoğunluk haritasını ömrünüzün. Sizi götürecektir hepsi de el ele tutuşarak imgenin tutuştuğu o kutsal bilinmeze… Şiire…

Akıcı olmayan, duru suyun ve sakin rüzgârın söyleyeceği ne çok şey var değil mi dizelerinizin kalbine?

Çılgınca esen deli rüzgârın ve her önüne geleni yıkıp geçen hırçın suyun, dalgaların da kulağınıza fısıldayacağı binlerce öyküyü, acıyı ve anıyı duyumsuyorsunuz değil mi bu cehennem karmaşasının ortasında?

İşte onların hepsi az sonra ve aniden bir araya gelecekler, kalbinizin pır pır eden çırpınışlarını, ellerinizin titremesini, boğazınızın düğümlenmesini, şiirinizin, dizelerinizin dizlerinin bağının çözülmesine neden olacaklar ve ilk şiiri tetikleyecek olan imgeyi kalbinize tutuşturacaklardır.

Şiir, onu kim yazıyorsa, onun içindir… o’dur.

Şiir, onu kim okuyorsa, onun içindir… o’dur.

Hayatımızı nasıl yaşıyorsak, nasıl nefes alıyorsak, alamıyorsak, ayrılıyor ve yıkılıyor, acıtıyor ve acıyorsa derinlerde bir yerlerimiz.

İşte tüm bu olup bitenlerin ardından bakakalan sadece, şairin emzirdiği incelikli bir hayattan başkaca bir şey değildir geriye kalan bu damıtılandan.

Hayat dediğimiz, şiir dediğimiz “O Güzel Narin Gelin”den başka bir şey değildir.

Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nda Regnier’in bir sözüne gönderme yapar: “Her türden insan, şairlerin peşinden gider. Tıpkı baykuşların ardından çığlık atarak giden öteğenler gibi.” Baykuş ve öteğen simge olmalı. Baykuş gecenin yırtıcı kuşlarındadır. Şairler de öyle, sözün yazıya döküldüğünde dizelerin, kıtaların, şamanların, büyücü kralların silahı olması gibi. Çok korkulmuş olmalı. Ayrıca biliniyor, mor ışık görüntüsüne sahip olan tek kuş türüdür. Rod hücreleri, en küçük bir ışığı bile kimyasal bir sinyale çevirdiğinden, insanın sadece bir ışık parıltısını fark ettiği yerde baykuş buradaki cismi bütün ayrıntılarıyla eksiksiz görür. Mavi rengi görebilen tek kuş türü baykuş’tur. Şairler de öyle olmalı. Işık parıltısını dizelerine taşırlar, dizeler, kıtalar, serbest ya da değil fosforla karanlıkta bile aydınlanır, aydınlatır. Baykuşların mavi rengi görebilen tek kuş türü olması gibi, kimselerin görmediği renkleri görebilenlerdir şairler. Zifiri karanlıkta da, gecenin sessizliğinde de yere düşen iğnenin sesini bile işitebilen baykuşlar gibi, ozanlar, şairler, dizelerin geleceğini önceden işitebilirler, akıllarıyla, sezgileriyle, bilinçleriyle yaparlar bunu. (Düzyazıcılar da elbet, haksızlık etmek istemem.) 

Hegel, Hukuk Felsefesi’nde “Minerva’nın baykuşu ancak karanlık çöktükten sonra uçar” der. Yunan mitolojisindeki Athena’nın, Roma mitolojisindeki karşılığı Minerva’dır. Athena ya da aynı anlama gelmek üzere Minerva, Etrüsk mitolojisindeki hikmet, akıl, savaş, sanat, okul ve ticaret tanrıçasıdır. Yunan mitolojisinde de -Athena- zekâ, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçası olarak geçer. Mızrak savaşı, zeytin dalı barışı, gök gözlü baykuş da bilgeliği temsil eder. Atina, Athena’nın kentidir. Öte yandan kötü bir şöhreti vardır Anadolu mitolojisinde. Akhalar’dan yanadır, Truva savaşında Akhaların yardımına koşar, kentin yakılıp yıkılmasına, Truvalıların kesilip biçilmesine neden olacak tahta atın yapılmasına yardım etmiştir.

Hegel, “Dünyanın nasıl olması gerektiğini öğrenmek iddiası üzerine bir söz daha söyleyelim” der, Nedir o söz? Şu: “Felsefe bu konuda daima geç kalır. Dünyanın düşüncesi olarak felsefe, ancak realite oluşum sürecini işleyip bitirmiş olduğu zaman ortaya çıkar. Kavramın öğrettiğini tarih aynı zorunlulukla gösterir. Ancak varlıkların olgunluk çağındadır ki, ideal reelin karşısında boy gösterir ve aynı dünyayı, cevheri içinde kavradıktan sonra, onu bir fikirler âlemi şeklinde yeniden inşa eder. Felsefenin soluk rengi solgun zemine vurduğu zaman, hayatın tezahürü ihtiyarlık günlerini tamamlıyor demektir. Felsefenin soluk rengiyle o gençleştirilemez, sadece bilenebilir.” Ve sonra o söz gelir ardından: “Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken uçmaya başlar.”

Ascalaphus veya Askalaphos’tan da söz etmek gerekir. Yunan mitolojisinde Acheron ve Orphne’nin oğlu, Askalaphos Hades’in bağcılarından biridirAscalaphus. Ağzından Persephone’un Hades’le nar yediğini kaçırır. Dilini tutmadığı için baykuşa dönüştürülerek cezalandırılır. Ondan sonra Hades’e hizmet eder, onun kuşu olur.

İyi şairler, Minerva’nın Baykuşu gibidirler, zekâ, sanat, strateji, ilham ve barış getirirler yeryüzüne. Kötü şairler yakılıp yıkılmada, kesip biçmede hünerlidirler. Bilmem aynı kanıda mısınız? Ayrıca şairler de felsefe gibi geç kalan mıdır? Olaylar olup bittikten sonra mı, olmadan mı varlıklarını duyumsatırlar? Şiirin de rengi soluk mudur yoksa? Şairler Minerva’nın baykuşu gibi gün batarken mi uçmaya başlarlar, yoksa hep mi uçmaktadırlar?

Hugo’nun dediği gibi, her türden insan, şairlerin peşinden gitmesi gibi, zifiri karanlıkta yere düşen iğnenin sesini duyan şairlerin de her türden insanın peşinden gittiği gerçeği doğrudur. Tıpkı, şairlerin de her türden insanın peşi sıra gittiği gerçeği gibi. Şair gider, ışık çeker onu çünkü. Karanlığın da çektiği gibi. Şair, karanlığın da peşinden gider. Yeter ki, karanlığın dehlizlerinde şairi tetikleyen bir aykırılık görsün gözleri zifiri kanlığın içinde.

Ve hatta bırakın her türden insanın peşinden gitmesini şairlerin, her türden kalbini tetikleyen titreşimin, rüzgârın kıvrımını, kımıldayan bir fesleğen yaprağının sessizliğini duyanlardır onlar.

Kıyam günlerini hazırlayanlar, yakıp yıkanlar, kalplerinde kötülüğün tohumunu eken, büyütüp yeşerten, onu çocukların geleceğine ve narin kaşlarına sürme niyetine çekip, güzel yüzünü insanlığın kanatanlar, karartanlardır.

Kötülüğün tarihi, sevgisizliğin, ihtirasın, hırs ve bencilliğin ve insan onurunu ayaklar altına alanların tarihi, insanlığın tarihi kadar eskidir. 

Kocaman adamlar, kocaman koltuklarından kalkmadan / kalkarak, kocaman kelimeleri ağızlarındaki ölü kelimelerle birleştirerek kurdukları cümlelerin altında kalmaya mahkûmdurlar.

Onlar, haklı olarak sizin altını çizdiğiniz, Minerva’nın dediği gibi yıkıcıdırlar, çünkü kendilerinin kurduğu kelimelerin dışında kelime, dizelerin dışında dize, sevdiklerini sandıkları günlük sevgileri dışında sevgi tanımazlar. Bu hallerinin en kötü ve inanılması zor hali de, tüm bunları eylerken, şatafatlı büyük sözlerinin ve ışıltılı maskeli balolarının ve de karanlık surlarının arkasına saklanma becerilerine sahip olmalarıdır.

Bu yüzden yüzleri ne gün ışığında, ne de karanlıkta seçilemezler.

Siyah / flu bulutlar gibidirler. 

Onlar, yağmurdan sonra kafanızda ışıltısını yaktığınız ebemkuşağını, eğer bir gün eksik renkli görürseniz, o eksik rengi çalan vandallardır.

Onlar, çocukların ellerinden ebemkuşağının son rengini çalan hırsızlardır.

Kötü insanlar, kör kalpleriyle görmezler sadeliği, sessizliğini ve küçük harflerle yazılan şiirini ömrümüzün. Görmezden gelip egemenliğini kurmak adına tek başlılıklarının, her yolu mubah sayan yıkıcılar, bu uğurda en yakın dostunu bile kör kuyulara attığınlar, eski/yeni bir cümleyle, son tahlilde “kötü insanlar”dır.

Keserler, biçerler, paslı kör makaslarla dostluğu oyarlar, yok sayarlar diye düşünürlerken, birden yok olurlar şiirin sessiz gümbürtüsü içinde, sakin sularında onun. 

Yok oluş yoluna yuvarlanırlar sessizce. Tıpkı kayan yıldızlar gibidir onlar. Ve birden parlar, kocaman olur ışıkları ve kocaman ışıklarını saçarak aniden veya yavaşça kayıp giderler sonsuzluğunda şiirin derinliğinde.

Kurdukları dizeler ve yaşam biçimi, çünkü samimi, içten ve sadelikten yoksundur.

Yamalı bir bohça gibidir hayatları ve kurdukları ve kuracakları dizeler. Teğelin bir ucundan tutarsanız, ellerindeki yamalı bohça çözülüp gider, sadece bir tutam bez parçası kalır. Çünkü kurulan dizeler, eklektik ve doğasından insanın, onun sevgisinden ve içtenliğinden, alçak gönüllüğünden insanın uzaktır, cümle kelimeleriyle birlikte. Bu halleri, açığa çıkarır içtensizliklerini ruhlarının.

Çünkü onlar için varsa yoksa yanıp sönen sahnelerin ışıklarıdır önemli olan, şiirin değil.

Minerva’nın baykuşunu çok sevdim bu arada…

“Mavi rengi görebilen tek kuş türü baykuş’tur. Şairler de öyle olmalı. Işık parıltısını dizelerine taşırlar, dizeler, kıtalar, serbest ya da değil fosforla karanlıkta bile aydınlanır, aydınlatır. Baykuşların mavi rengi görebilen tek kuş türü olması gibi, kimselerin görmediği renkleri görebilenlerdir şairler. Zifiri karanlıkta da, gecenin sessizliğinde de yere düşen iğnenin sesini bile işitebilen baykuşlar gibi, ozanlar, şairler, dizelerin geleceğini önceden işitebilirler, akıllarıyla, sezgileriyle, bilinçleriyle yaparlar bunu.”

Nasıl imza atılmaz bu metaforun altına. İmza değil, yaşam biçimini bile atmalıdır şair, bu mor baykuşun kalbinin her atışının altına.

Olay, olur, geçer gider. Hayat, olur, geçer gider. Çiçek, açar, geçer gider.

Şiir, olur, geçmez gitmez.

Şiiri oluşturan “şey”, şairi oluşturan “şey”dir. Şairi oluşturan “şey”in şiiri oluşturan “şey” olduğu gibi.

Şiirin diyalektiğini, tersten okumak gerekir, belki de.

Şiir, esasen tersten okunan/yazılan eytişimden başka bir şey değildir.

Annelerimizin kaşkol örerken yün ipliğini ters/yüz eden “haroşa”nın o güzel heyecanını anımsayın.

Şiir de öyle. Her şeyi altüst eder, sırasıyla önce imgeyi ve dizeyi, sonra da topyekûn kendisini ters / yüz etmesi gibidir hayatın ipliğini, bir dizeyi diğerine bağlar, uzar gider ucunda ömür yumağının.

Şairler, kalp atışlarının değil, çırpınışlarının esiridirler. Umulmadık zamanlarda, umulmadık yerlerde kalplerinin pır pır eden titreşimlerini tetikleyen ne varsa, o’nu hissettikleri an, şimşek hızıyla çakan bir kelime bir cümleye, bir cümle ise bir dizeye gebe kalmaya başlar, imge delisinin rahminde.

Cümle dediğimiz metafor, onun kız kardeşidir.

Cümle, dizenin en çıplak, en korumasız hali, gelin halidir ömrümüzün.

İşte bu yüzden olaylar başlamadan önce değil, başladıktan sonra, tetik çekildikten, yara alındıktan, ayrılık başladıktan, saç teli döküldükten, sandal battıktan, civciv yumurtadan çıktıktan sonra düşer rahmine şiirin dize.

Minerva’nın o mor baykuşu, kanatlarını ne zaman çırpacağını ancak kendisi bilir. Çünkü şiirin kanatlarının içinde gizlenen enerji, teleğinin ince ruhlu kılcal damarlarındaki derinliklerinde gizlidir. Şairin dalgıç ruhuna şimşek hızıyla düşen düş kırıklığının ne zaman yıkıma neden olacağını ancak onu besleyen damarlarının içinde akmakta olan kutsal düş gücü, “dizeyi tetikleyen güç” belirleyecektir.

Yine de tüm bu olup bitenlerin farkında olmayan gece, kendi hükümdarlığını alacakaranlığının efsanesi içinde, flu gözlü şamanların ve büyücülerin gücüne teslim eder tüm benliğini sessizce.

Bu sessizlik, sevgili mor baykuşun kanatlarının kımıltısıyla ruh bulur akşamın derinliğinde.

Ve şairin şimşeğinde, dizenin tohumları atılır isteseniz de istemeseniz de.

Hugo’yla devam edelim. Notre Dame’ın başdiyakozu Claude Frollo hücresine çekilmiş el yazması kitaplarını karıştırırken gelen konuğu Jacques Coictier’e “Ne yazık ki bu, şunu öldürecek” der. Bu dediği masasının üzerinde açık duran el yazması olmayan, matbaada basılmış Pierre Lambard’ın yazdığı kitaptır. Şu ise sol eliyle gösterdiği Notre Dame’dır. Peki, bu ne demek? Basılı bir kitap, bir kiliseyi, bir katedrali, bir manastırı, nasıl öldürebilir? Frollo devam eder “Ne yazık! Küçükler büyüklerin üstesinden geliyorlar, Nil sıçanı, timsahı, kılıçbalığı balinayı öldürüyor, kitap da yapıyı öldürecek.”

Hugo araya giriyor. Kitapta bunu hep yapıyor. Romana ilişkin olguları anlatırken birden araya giriyor ve kitapta en değerli bölümler diye nitelendirebileceğim görüşlerini bir makale, bir deneme, bir söylev gibi aktarmaya başlıyor. “Bize göre” diyor Hugo, “bu düşüncenin iki anlamı vardı. Öncelikle bir papaza aitti. Ruhban sınıfının yeni bir buluş olan matbaa karşısındaki korkusunu, din adamanın Gutenberg’in ışıklar saçan baskı makinesi karşısındaki paniğini ve göz kamaşmasını yansıtıyordu.” Aynı paragrafta biraz ötede şunları da yazıyor Hugo, “Bu, şimdiden özgürleşen insanlığın uğultusunu ve hareketlenmesini işiten, gelecekte aklın inancın mezarını kazacağını, düşüncenin imanı tahtından indireceğini (…)öngören kahinin çığlığıydı. Basın yüzünden gaz haline dönüşen insan düşüncesinin teokrasinin havuzundan buharlaşacağını sezen filozofun tahminiydi. Tunçtan koçbaşını inceleyip, ‘Kule yıkılacak,’ diyen askerin korkusuydu. Bu gelişme bir gücün yerini diğerinin alacağı, basının kiliseyi öldüreceği anlamına geliyordu.” Hugo bir ikinci anlam daha yüklüyor, “Bir sanatın,” diyor, “diğerini tahtından indireceğini, matbaanın mimariyi öldüreceğini ifade ediyordu.” Hugo yirmi sekiz sayfa boyunca bu tezini kanıtlamak için çabalıyor.

Bu kusursuz bir öngörü, Hugo için Çağdaş Cassandra diyebilirim, yabana atılır bir öngörü değildir.

Gutenberg’in ışıklar saçan baskı makinesi evrildi, bugün çok daha çağdaş teknikler, gelişmiş makineler var. Ruhban sınıfının Hugo’nun sözünü ettiği gibi böyle bir korkusu var mı? İnsan gerçekten özgürleşebildi mi? Akıl dogmaları aşmaya ‘muktedir’ mi? Bunun için şiir ne yapabilir? Şiir sanatının böyle bir gücü olmalı mı?

Ruhban sınıfı, uzun yıllardan bu yana, toplumun ışığının karşısında karanlık güçlerini ve çatık kaşlarını, sevgisizliğini, insanı azaltan, ölümü kutsayan, egemenlik anlayışını acımasızca sürdüren olarak, yazının kalıcı olması öznesini bir bıçak gibi kesip atmakta hünerlidir.

Bu korku dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak.

Çünkü doğanın kaçınılmaz diyalektiği, görünmez bir el olarak bunu sağlayacak.

Hugo’nun dediği; “Ruhban sınıfının yeni bir buluş olan matbaa karşısındaki korkusunu, din adamının Gutenberg’in ışıklar saçan baskı makinesi karşısındaki paniğini ve göz kamaşmasını yansıtıyordu.” saptaması, hiç de eskimeyen bir sav günümüzde de.

Ruhban sınıfı, yazılarımızı, ister puntaların harf harf saklanan ahşap kutulardan birer birer alınıp, kurşun kalplerinin tek tek sıralandığı, her bir cümlenin/dizenin ayrı ayrı oluşturulduğu ve her sayfanın ayrı ayrı çoğaltıldığı ve elle dizilip hurufat kokuları arasında olsun, ister günümüz lazer teknolojisinin ışık hızıyla saniyenin binde bir zamanında dünyanın öbür ucuna ulaştırıldığı teknolojisiyle üretilen yazılarımızla, gelecek kuşaklara bırakılan ve kalıcı aydınlanmanın ışığını ve bilginin gücünü yok saymak adına ne varsa onu yapmayı sürdürecektir.

Bu korku dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak.

Çünkü aydınlanma, çünkü bir çocuğun mavi kaşlı gülüşü, çünkü kekik kokularının güzel hüznü bu korkunun üstesinden dün ve bugün geldiği gibi, yarın da gelecektir.

Yanı sıra doğa, sessiz ırmakların uğultusunda ve ormanların uykusunda, insanın pır pır atan ince kalbinde beslenmeye devam edecek, taşların kimsesiz kimliklerini aralayarak insan öznesinin acısını aralayıp şiirin özsuyunu damıtmaya kararlılıkla devam edecektir.

İnsanın özgürleşebilmesi, ruhunu, fiziğini ve varlığının tüm doğasını, doğanın kucağına bırakmasının sessiz gizli gücünde yatar.

Bu bir tür arınmadır. Bencillikten, ikiyüzlülükten ve benmerkezci günlük çıkar ilişkilerinden sıyrılıp, insanın iç ve dış dünyası ile samimiyetle yüzleşmesiyle doğru orantılıdır.

İnsanın özgürleşmesini sağlayan güç, bu iç hesaplaşma doğrultusunda alacağı kararın özgül ağırlığındadır.

Şiir denen şey, sadeliğin ve zarafetin asaletinde, bir köpeğin asaletinde gizlidir.

Bu gizli güç, insan evrenini sarmalayan tüm etkileşim alanlarını ve insan doğasında üretilen kelime ve tüm algıları tetikleyen iç ritm, imge ve ses yapısındaki titreşimlerin toplamı sayesinde görünür olur, şiir olur.

Aklın dogmalarını ve insanın özgürleşmesini ancak şiirle aşabiliriz. 

“Şiirin böyle bir gücü olmalı mıdır?” sorusundan ziyade, şiirin kaynağında ve doğasında olan ve içinde olağan kişiliğiyle gizlenen güzel gücü, şiiri var eden gücüdür.

İnsan, bir bütün olarak elbette özgürleşmedi, özgürleşemedi. Kendimize yarattığımız küçük dünyalarımızda, onun içine kapatılan fanuslarda, suni teneffüsle nefes alan ruhlar olarak yaşatılıyoruz, yaşamaktayız. Bireysel olarak yırtmaya çalıştığımız bireysel bağımsızlık düşü, toplumsal bağımsızlığa dönüşmedi, dönüştürülmedi. Düşün perdelerimizin kalın kıvrımları arasında yok olan ömrümüzse çırpınır durur yılların döngüsüyle.

Akıl denen “şey” ise, tek başına doğmaları aşmaya muktedir değildir. Tek başına yön, tek bellek, tek mantıksal dürtü ayın karanlık yüzüyle mücadele etmeye yeterli değildir. Doğanın eşsiz bilgeliği karşısında, insan ne ki! Belki karıncanın bir kılcal damarı. Ama damarı!

Şiir denilen akılsız güçlü dünya, mantığın imar etmeye çalıştığı ne varsa hepsini topyekun inkar edip, kendi dünyasını kendi doğal kurallarıyla yeni baştan kurar. Bu işi yaparken de ne bir kimseden ne de bir başka varoluştan icazet almaz.

Şiirin bu içgüdüsel gücü, kendinden önce var olan ve olacak olan tüm doğmaları yıkar, altüst eder. Üstesinden de gelir, dikkatlice içinize sindirdiğinizde bunu fark edersiniz sessizce. Bağıra çağıra yapmaz bu altüst oluş serüvenini.

Şiirin gücünün şöyle veya böyle bir biçimde olması ve veya olmaması mantık döngüsü içinde değil, şiirin iç ve gizli dinamikleriyle mümkündür. Bu iç ve gizli dinamikler, şairin hayatı, algısı, doğası, evrimi ve o’na ait tüm maddi ve manevi dünyanın kılcal damarlarında saklı ve yüklüdür.

Şiirin böyle bir gücünün olup olmaması değil, şairin için için içinde emzirdiği, yaşadığı, yaşattığı ve doğasında var olan bu doğal gücün kıvılcımlarının toplamında birikmektedir ömrü.

Ve bu doğal güç, günü ve yarını oluşturan güçtür. En azından insanın ve şiirin öyle…

“Otobiyografi” üç dizeden oluşuyor. “hep acılar içinde geçti hayatım / nasıl kör bir dilenci geçerse / tren tünelinden.” Kimi kez tek bir tümce bile bütün bir yaşamı özetlemeye yeter. O üç dize bir otobiyografiyi imliyorsa ve şair bu ömrü acılar içinde geçirdiğini söylüyorsa, o bütün bir ömürdür. Acı, haz karşıtıdır. Arthur Schopenhauer “Büyük acılar daha önemsizlerinin hissedilmesini engeller ve tersine, büyük acıların yokluğunda en küçük dertler ve sıkıntılar bile bize büyük acı verir” der. Ne var ki Dostoyevski aynı kanıda değildir. “Acıda hazların en tatlısı saklıdır” görüşündedir. Schopenhauer gibi bir acı mı, yoksa Dostoyevski’nin dediği gibi bir acı mı ömrünüz? Kaldı ki kör imgesi yoksunluğun ötesinde başka bir yoksunluğu da içeriyor. Tunel karanlık, tren içindeki kör de görmek duyusundan yoksun. Yine Schopenhauer, Dostoyevski ayrımına varıyoruz. Kör’ün bütün yaşamı yitirdiğinden duyduğu acıyı içerir, ancak kör tüneldeki karanlığı fak edemez. Kör karanlıklar içindedir ancak tüneldeki karanlığı bilmez, bildiği tek karanlık sahip olduğu karanlıktır. Bir çıkış yolu, tünelin ucunda bir ışık beklentinizi yitirdiniz mi? “Sonat”ta da ay ışığı ve gece var, ne var ki kızın gözleri yine hüzünlü… Görme olgusu, şiirlerinizde çokça yer alıyor, “Gözeneklerinde Yüreğimin”de Bakırçay’a göz kırpışından, katil gözbebeklerinden söz ediliyor. “Ben istasyonlarda trenler beklerim”de yine göz var. Diyorsunuz ki “mesela hâlâ silah gibi / özlüyorsa gözleri gözlerim.” Başka örnekler de var. “Her Aşk Bir Ay Taşır Alnında”da acı içinde geçen yaşamınızdan damıttıklarınız var. Söylemek istediğiniz şiiri Her Aşk Bir Ay Taşır Alnında’da yer alan şiirlerinizde söyleyebildiniz mi? Dahası kimin şiirini söylemek isterdiniz? Bundan sonra söylemeye ya da söylememeye devam edecek misiniz? Napolyon Bonaparte acı çekmenin ölmekten daha çok cesaret istediğini söyler. Halim Yazıcı ‘hep acılar içinde geçti hayatım’ derken yakınmanın ötesinde, acılara katlanarak cesaretli olduğunu mu söylemek ister? William Blake, acının fazlasının güldürdüğünü, neşenin fazlasının ise ağlattığını söyler. Karl Barth’ın söyledikleri çok daha ilginç. Şöyle diyor: “İnsanlar acı çekerler ama bunu değil başkalarına, kendilerine bile itiraf etmemek için canla başla direnirler. Hiç acı çekmiyormuş gibi – ki bu onların saklanma noktasıdır.” Sizin acınız nasıl bir acı?

İlk kitabım “O Güzel Narin Gelin”, 1982’de Veysel Çolak’ın editörlüğü ve Ahmet Say’ın Yayın Yönetmenliğinde, Türkiye Yazıları Yayınları’nca yayınlandı. Her iki dostum da kitapta bir özgeçmişin olmasında yarar var demişti. Ancak bu birkaç dizenin yeterli olduğu kanısına vardık kendiliğinden.

Bu minik şiire gelince, 70’li yılların ortaları, sonu kaos, ölüm yıllarıydı. Her şey bir ressamın fırçasından çıkmış sadece flu renklerin hakim olduğu tablo gibiydi. Ve üstelik biz bunun farkında değildik. Ardından gelen 80’li yıllar, sevdiklerimi peşi sıra kaybettim kapkara yıllardı.

Yıllardan ve onların getirdiği damıtılan acılardan etkilenmemek elde değildi. Planlanmış, koordine edilmiş bir etki değildi bu elbette. Kendiliğinden akmakta olan bir nehrin kıvrılan dalları gibi doğaldı yaşananlar. Doğaldı diyorum, çünkü önünde durmak imkânsızdı bu olup bitenin.

Bir çiçeği görüyorsunuz, farkına varıyorsunuz, hissediyorsunuz. Başka biri görmüyor, farkına varmıyor, hissetmiyor. Üstelik ezip geçiyor ve bunu çoğu zaman da bilerek, göstere göstere yapıyor. Sizin daha çok acı çekmenizi istiyor ve sağlıyor bunu da. Siz, çocuk ruhunuzla, çırılçıplak öylece, ardından çaresiz bakakalıyorsunuz, hangi dağ hangi ölümü, hangi nehri saklıyor diye.

Bu ruh halini en iyi anlatan duygu sanırım karanlıktı. Ve bunun da elbette farkında olmadan kaleme almışım bu dizeleri.

Zaten, hemen hemen tüm şiirlerimi farkında olmadan yazdım, yazıyorum diyebilirim. Farkında olmadan diyorum, çünkü planladığım bir şey değil şiir. Konusu, yapısı, kurgusu hepsi de bilincimin dışında oluşan bir sürecin yansıması. Bu sürecin veya düşüncemin doğruluğu yanlışlığı hiç umurumda değil.

Neyi nasıl yaşıyorsam, öyle yazıyorum. Bir kelime, bir düş, sokakta konuşurken duyduğum bir ses, gecenin bir vaktinde okşadığım bir kedinin kirpiği olsun, yeterli oluyor. Yeter ki, içimde emzirmekte olduğum dünyama renk, ritim, duygu olarak ışık versin.

İşte yaşadığım acıların toplamı, hiç olmazsa o zaman dilimindeki toplamı, zaten görmediğim bir dünyanın karanlık tünelinden geçerken yaşadıklarımın bana dokunuşlarının toplamından ibaret.

Bizim körlüğümüz, kör olduğumuzun bilincinde olarak, bile bile karanlık bir tünelden inatla ve bilerek değil, hayatın seçerek bizi karanlık bir tünelden geçirme eylemine/kararlılığına denk düşmesi gerçeği. 

Ve bu gerçeği yaşadım, yaşadık. Belki hâlâ yaşamaya devam ediyoruz!

Yaşarken çektiğim acılar toplamı, şiirimin bel kemiğini oluşturur.

Bulutların üzerinde mutluluktan uçarken, leyleklerle seksek oynarken, denizlerin sonsuzluğunu kucaklarken pek az şiirim rahmine düşmüştür dünyamın.

Dibi gören kalbim, daha çok şiire yaslanmıştır. Kendisini şiirle onarmaya kalkışmıştır sessiz sedasız, benden habersiz.

Benim acım, işte böyle bir iç ses. Daha doğrusu iç sesimin masalı… 

“Cevahir Kalbiyle Dolunay” kitabınız 1984’e kadar yazdığınız şiirlerden oluşuyor. “Cevahir Kalbiyle Dolunay”daki şiirleriniz “O Güzel Narin Gelin”deki şiirlerden farklılaşmaya başlıyor. Şiirlere “kurşun”, “tutsak alınan özgürlük” gibi temalar giriyor. Kitabın epigrafında “bir çocuğun / dudaklarından seken kurşun” dizeleri yer alıyor. Notlar, uzun bir şiir. Notlar’da “bir ay kadar tutmamı engelledi / çiçekleri sevmemi demir parmaklıklar // eğer ki / yine kaçak kitap sokabilmişseniz / okuyorsunuzdur aç kurtlar gibi / yine şu an // gözlerinden öperim / dışarısı iyi // karanlığa karşı / yerimizdeyiz” diyorsunuz. 1980’li yılların birikimleri bunlar.

Kenan Evren’in başkanlık yaptığı Milli Güvenlik Konseyi, siyasi partileri, sendikaları, dernekleri, sivil toplum örgütlerini kapattı. Partilerin Genel Başkanları, yöneticileri, kimi milletvekilleri tutuklandı. Siyasal çalışma yapmak, siyasi örgüt kurmak yasaklandı. Yeni bir anayasa yapıldı. Geçici maddelerle, anayasayı ve darbeyi yapanlar kendini koruma zırhı biçtiler. Bilinen rakamlarla beş bin kişi öldü. Altı yüz elli bin kişi gözaltındaydı. Bu rakamın bir milyonun üzerine çıktığı söyleniyordu. İkisi de korkunç. Gözaltı süresi doksan gündü. İşkence gündelik olaylardan sayılıyordu. Sıkıyönetim ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinde, iki yüz otuz bin kişi yargılandı. On dört bin kişinin vatandaşlığına son verildi. Otuz bin kişi işkence ve kötü davranışlardan kaçınmak için yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Vatansızlaştırıldılar. Bilinen rakamlarla söylemek gerekiyorsa, yüz yetmiş bir kişi gözaltında öldü. Üç yüz seksen sekiz bin kişiye sakıncalı oldukları gerekçesi ile pasaport verilmedi, yurt dışına çıkışları yasaklandı. Aynı gerekçelerle otuz bin kişi işten çıkarıldı. Bin dört yüz atmış sekiz kişi idama mahkûm edildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne idamların onaylanması için iki yüz elli dokuz kişinin dosyaları gönderildi. Dosyaları onaylanan elli kişi asıldı. Yüz otuz iki bin kitap yakıldı. Bu sayıya evinde kitap yakalatmak istemeyenlerin kendi elleriyle yaktıkları, attıkları, gömdükleri dâhil değil.

Dönemin gazetelerinde yürek sızlatan nice öykü var.

Çiçekleri sevmenize engel olan parmaklıklar, sizi aydınlıktan uzak tutan karanlık olarak nitelendirdiğiniz bir ay kadar tutulmanıza neden olanlar 12 Eylül’e ilişkin olmalı. Karanlık yakanızı günümüzde de bırakmıyor sanırım. Sizin bu sürece ilişkin öykünüz nedir?

Karanlığın, peşimizi bırakmaması doğal. Ne kadar içten, çıkarsız ve doğal yaşıyorsak, işte bu gerçek de bu kadar doğal.

1974-78 yıllarında yaşadığımız üniversite ve gençlik yılları. Hangi zaman diliminin kimin için aydınlanacağı, kimin için söneceği belli olmayan, belli olması belki de istenmeyen bir zaman dilimi. Hani her şeyin birbirinin içine geçtiği, nedenin sonuç, sonucun neden olduğu, bazı en yakın arkadaşlarımızın en uzak insanlar olduğunu anlayamadığımız, yol gösterenin elinize kelepçe takmaya hazırlanan olduğunu bilmenizin imkânsız olduğu yıllar.

Ama onlardı çiçekleri sevmemize engel olanlar. Aslında öyle olduklarını sanıyorlardı.

Hayallerimizin egemen olduğu, müziğin, devrimin, sevginin, barışın, hücrelerimizde ve damarlarımızda derinlemesine attığı güzel yıllar.

Dergilerin bayrak, bayrakların şiir olduğu yıllar.

Tüm içtenliğimle, yaşamadığım hiçbir şeyi yazmadığımı son derece açık ifade edebilirim.

Tek bir dizem yoktur ki, yaşanmamış olsun.

Yaşamadan yazmış olsaydım, yazdıklarımın samimiyeti yok olur, içtenliği kör olurdu, şiirim kör olur. Eklektik ve ömrümden kopuk ve yamalı bohça gibi olurdu şiirim. Teğelinin bir ucundan çektiğinizde nasıl paramparça olur dağılırsa bohçanız, dizeleriniz de dağılır gider, un ufak olur hayatınız.

Kâğıttan film olmamıştı Che henüz.

Anons bulvarları, siren yalnızlıklarıydı yaşadıklarımız.

Yaşadığım kasabada her yönüyle örnek aldığım ve kasabanın en zeki, en kültürlü gençlerinin arasında olan Kemal ağabeyle bir gün kasabamızın Arnavut taşlı yollarında bir sabah karşılaştığımda, kendisini tanıyamayacağım hiç aklıma gelmezdi. Benim tanıdığım, bildiğim Harun Karadeniz’in arkadaşı olan Kemal ağabey gitmiş, yerine saç sakal karışmış, baktığını göremeyen, gördüğünü anlayamayan, hayata flu bir fanus içinden bakan biri gelmişti yerine. Seslendim, yanına geldim, tanımadı beni. Gözleri bilinmeze çevrilmiş, sonsuzluğa bakar gibiydi. Ki o, Hegel’den Lenin’e, Lenin’den Picasso’ya, Picasso’dan Dadaist şairlere uzanan, Yahya Kemal’den İkinci Yenicileri kucaklayan geniş bir gökkuşağı evrenini sabahlara kadar anlatmıştı bana, bir sonbahar akşamında İstanbul sokaklarını arşınlarken. Kısa bir süre sonra kaybettik Kemal ağabeyi.

Öyküsünü sonradan aynı yurtta kalan kasabalımız bir başkasından öğreniyorum.

Beni misafir ettiği Dikilitaş civarındaki bir öğrenci yurdunda kaldığı bir gece, sabaha karşı kaldıkları yurt basılıyor, çıkan yangın ve arbede sırasında kaldığı üçüncü katın penceresinden atılıyor. Ardından omurilik ve beyni hayati derecede zarar görüyor. O günden sonra Kemal ağabey bir başka dünyada yaşamaya başlıyor.

Ve elbette faili bulunamıyor, yıllar sonra gelen şu dizelerin:

siren yalnızlıkları anons bulvarları / akasya çiçeğini / yakamıza taktığımız sulardı / adı zamanın / okul bahçesi sesini / cebimize doldurduğumuz aşklar / birer ikişer ayrıldılar / sakız kokulu leblebiyi / denizde kaydıran çocukluğumuzda / sinemaya ayşecik gelirdi / ay çekirdeğinden / kır çiçekleri getirirdi Seyhan / sevgilisine yunt dağı’ndan / ablalarımızın nefesi yetişmezdi nişanlarına / manşetlerde her gün gül ölümleri / gözleri kör olurdu annelerimizin / durmadan akrebe bakmaktan/devrilen günlerin kanı bulaşırdı/gölgelerine cellatların / siren yalnızlıkları anons bulvarları / kim delirir / yurtta üçüncü kattan atılan / harun karadeniz’in arkadaşı kimdir? / yıldızların alınlara çakıldığı / yağmur türküsünü / yağmur altında / sırılsıklam söylediğimiz yıllardı / kâğıttan film olmamıştı / che henüz!