Bazı eserlerin adıyla bile iyi bir başlangıç yaptığını, türdeşlerinden bir adım öne çıktığını düşünebiliriz. Yakın zamanda tüm dünyada tanınan, çok satan ve sinemaya da uyarlanan Pascal Mercier’in Lizbon’a Gece Treni adlı romanıyla ilgili olarak bunu sıkça düşünmüşümdür. “Tanca’ya Gece Feribotu” için de benzer bir şeyi düşünmek mümkün. Kelimelerin anlamları dışında bir çağrışım dünyalarının da olduğu dil ve edebiyatla, özellikle de şiirle ilgilenen herkesin malumudur. “Gece”, “yolculuk”, “tren”, “feribot” ve daha da önemlisi Lizbon ve Tanca gibi iki gizemli şehrin adı, hemen hemen herkesin imgelem dünyasını benzer bir biçimde harekete geçirebilecek kelimeler. Bütün bunların en çok da bir sonu ve yeni başlangıçları çağrıştırdığı söylenebilir ki neredeyse her modern bireyin tüm sahip olduklarını, geçmişini bir anda terk edip başka bir yere gitmek, başka ve yepyeni bir hayata başlamak şeklinde bir ütopyası olmuştur.

Kevin Barry

Tanca’ya Gece Feribotu, 1969 doğumlu –romanın başkahramanları da aşağı yukarı aynı yaşlarda olduğu için hatırlatma ihtiyacı duydum– İrlandalı yazar Kevin Barry’nin Türkçede yayımlanan ilk romanı. Üç romanı, üç hikâye kitabı bulunan Barry yazdıklarıyla IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü, Goldsmiths Ödülü ve Lannan Foundation Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş. 2019’da yayımlanan Tanca’ya Gece Feribotu ise The New York Times Yılın En İyi On Kitabı ve Booker Ödülü uzun listesinde yer almış. Barry, edebiyatın velut ülkesi İrlanda’nın son on yılda, yaşını da göz önünde bulundurarak olağanüstü yetenekli olduğunu düşündüğüm Sally Rooney gibi, dünya edebiyatına armağan ettiği büyük yazarlardan biri. Tanca’ya Gece Feribotu, yayımlandığı günden bu yana bir başka İrlandalının, Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyununa benzetilmiş. Kendi adıma bu benzerliğin –Godot’nun felsefi derinliğini, daha çok da işaret ettiği tümel gerçekliği hesaba katarak– yüzeysel olduğunu söyleyebilirim. Zaten Barry’ye de bir söyleşisinde bu benzerlik sorulduğunda üzerinde Beckett’in değil, Harold Pinter’ın etkisinin daha belirgin olduğunu söylüyor.

Parçalı bir kurgusu olan romanda olaylar iki farklı kulvarda gerçekleşiyor. İlki 2018’in Ekim ayında, iki eski uyuşturucu kaçakçısı olan Maurice Hearne ve Charlie Redmond’un üç yıldır görüşmedikleri Maurice’in kayıp kızı Dilly’yi İspanya’da, Algeciras Feribot İstasyonu’nda bekledikleri sahneler; diğeri ise bu üçünün ve Dilly’nin annesi Cynthia’nın, daha çok 90’lı yıllardaki geçmişine yapılan yolculuk. Romanın 2018’de geçen bölümleri bir tiyatro eserini andırır biçimde yoğun diyaloglarla örülü ki eserin Godot’yu Beklerken’e benzetilmesinin nedeni de bu olsa gerek. Öte yandan romanın asıl başarısı ve farklılığı da bu bölümlerde. Bu da Kevin Barry’nin aynı zamanda oyun ve senaryo yazarı olması ile de ilişkili sanırım. Anlatılanlardan Maurice ve Charlie’nin ellerinde kayıp ilanlarıyla uzun zamandır feribot iskelesini mekân tuttuklarını anlıyoruz. Aldıkları duyuma göre güzel, ufak tefek, rastalı bir hippi olan Dilly Ekim ayının 23’ünde Tanca’dan gelen bir feribottan inecek ya da Tanca’ya giden bir feribota binecek. Algeciras İstasyonunun anlatıldığı kısımlar hep gece geçiyor. Gelip giden feribotlardan ve son sayfada Kasım ayından bahsedilmesinden ellili yaşlardaki iki eski gangsterin yaklaşık on gününe tanık olduğumuzu anlıyoruz. Genelde danışmanın yanındaki bankta oturuyor ve özellikle hippi kılıklı yolculara Dilly’yi soruyor, bir yandan da durmaksızın konuşuyorlar. Zaman zaman Tarantino’yu, zaman zaman da Beckett’i anımsatan diyaloglar öylesine başarılı, derinlikli ve yerine göre komik ve ironik ki geçmişi karanlık ve kirli işlerle dolu bu iki gangsteri sevimli bile bulabiliyorsunuz. Bu bölümleri okurken William Blake’in “Aşırılık yolu bilgelik sarayına varır” sözünü hatırladım sık sık. Çünkü bu iki eski kulağı kesiğin bilgeliği tam anlamıyla aşırılığın bilgeliği. Öte yandan sade anlatımın içine özenle yerleştirilmiş, mücevher gibi ışıldayan şiirsel ifadeler, Murakami’ninkileri anımsatan sıra dışı benzetmeler var.

“Prez Convent kızlarının peşindeydik hep. Gözlerimiz kaykılana kadar. Kokuları bile bir çocuğun kalbini kırmaya yeterdi.” (s. 47)

“Beyaz apartmanlar eti sıyrılmış kemik gibi temiz ve boş görünüyordu.” (s. 37)

“Güzel Remick’le her zaman oturduğu arka masaya oturdular. Ev yapımı patlayıcı gibiydi kadının gülümsemesi. Neşesi bakışlarına ulaşmıyordu.” (s. 164.)

“Pansiyona gitti. İç avluda eğreltiotlarının fısıltısı vardı. Avludan uzaktaki odasında titreyerek uzandı. Ay gibi soğuktu oda. Öyle soğuktu ki kanının hareket ettiğini hissedebiliyordu.” (s. 108)

Elbette ki bu betimlemelerin etkisi metnin doğal dokusu içinde daha farklı ve etkili oluyor.

Romanın Algeciras Feribot İstasyonu’nda geçen yoğun diyaloglarla örülü bölümleri, anlatım yönünden geçmişe dair olan bölümlerden daha başarılı. Konuşmalarda, zaman zaman doruğa çıkan hayat bilgeliği dışında, ikilinin geçmişine ilişkin pişmanlıklar ve çatışmaların ima edildiği bir çift anlamlılık da var. Bu bakımdan diyaloglar, karakterleri ve olayların geçmişini kavrama açısından oldukça önemli. Anlatıcı bu bölümlerde kahramanlarına daha yakın. Bu da ilgili bölümleri daha gerçekçi kılıyor. 90’lı yıllarda geçen, ikilinin karmaşık aşk ilişkilerini ve suç tarihini anlatan bölümler ise zaman dizinsel açıdan daha karmaşık ve tekrarlarla dolu. Bu bölümlerde anlatıcı, kahramanlara ve olaylara daha mesafeli. Bu da yukarıda sözünü ettiğim şiirsel ifadelerin bu bölümlerde daha yoğun kullanılabilmesine imkân tanımış fakat bu durum zaman zaman eseri yapaylığın sınırlarına getirmiş.

Tanca’ya Gece Feribotu, adının da çağrıştırdığı gibi, başka şeylerin olduğu kadar mekânların da hikâyesi. Karanlık, yağmurlu İrlanda –yılda üç yüz gün yağmur yağan, özellikle Ocak ve Şubatta gri, karanlık bir bataklık diyor bir söyleşisinde Kevin Barry– güneşli İspanya, sıcak Tanca. Bunun dışında mutsuz insanların sürekli içtiği tekinsiz barlar ama en çok da roman kahramanlarının yıllardır Dilly’yi bekleyip durdukları Algeciras Limanı, Feribot İstasyonu. Eserde özellikle barların ve feribot istasyonunun atmosferi oldukça iyi yansıtılmış. Bu başarılı atmosfer dışında istasyon, geçmişlerinin yükünden, karanlık gölgesinden çıkmaya çalışan iki eski uyuşturucu satıcısının arafıdır aslında. Zaten roman son derece hüzünlü bir biçimde başladığı gibi bitiyor; yani çıkış yok.

Tanca’ya Gece Feribotu, Harfa Yayınları etiketiyle Şubat 2021’de yayımlandı. Kasım 2020’de kurulan yayınevinin yayın politikası, web sitelerinde “Çağdaş dünya edebiyatından günümüz dünya meselelerine taze bakış açıları getiren yenilikçi ve cesur örnekleri Türkçeye kazandırma arzusunda”yız şeklinde açıklanmış. Kitabın baskısını, kapak tasarımını kaliteli ve özgün bulduğumu belirtmeliyim. Mesela künyenin kitabın sonuna alınması ilginç bir yenilik. Begüm Kovulmaz’ın çevirisi ise kusursuz denilebilecek kadar iyi. Tanca’ya Gece Feribotu, adı gibi gizemli ve keyifli bir okuma vaat ediyor.

İsmail Özen