Samanta Schweblin

Ağızdaki Kuşlar adlı kitabıyla tanıdığımız Samanta Schweblin öyküleri ile oldukça beğeni toplamıştı. Tekinsiz bir zemine oturttuğu bu öykülerin çoğunu genel olarak beğenmekle birlikte kitaba da ismini veren “Ağızdaki Kuşlar”ın yeri bende çok başka oldu. Yazarın ilk romanı Kurtarma Mesafesi ise geçtiğimiz günlerde Can Yayınları’ndan çıkarak Türkçede de yerini aldı. Eser, 2017’de Man Booker ödülü kısa listesi dahilindeydi. Romanı İspanyolca’dan çeviren, ismine César Aira’nın kitaplarından aşina olduğum Emrah İmre. Samanta Schweblin’in öykü kitabının da çevirisi Emrah İmre’ye ait olduğu için, bu kitapta da adını gördüğüme sevindim.

Kurtarma Mesafesi, bir gerilim romanı. İncecik ama “ne olmuş, peki ya şimdi ne olacak?” diye düşünmeden okumanıza bir an bile izin vermeyen bir eser. Başından sonuna kadar yüksek bir gerilim etrafında dolaştığı için kitabı elimden bırakmakta çok zorlandım. Bunda bölümlere ayrılmamış olmasının da payı büyük. Nasıl ki içerikte bir soluk alma yeri yoksa yazar biçim olarak da buna imkan vermemiş. Konu ve biçim arasındaki bu paralellik karakterleri hissetmemizde ve romanın akışından hiç kopmamamızda oldukça etkili. Amanda, kızı Nina ile birlikte şehrin kalabalığından kaçıp Arjantin’in kırsalında bir kasabaya tatile gitmiştir. Bu kasaba soya tarlalarıyla çevrili, huzurlu görünen bir yer. Çoğu gerilim eserinde olduğu gibi burada da bir yere “yabancı” gelmiştir. Amanda; Carla ve oğlu David ile tanıştıktan sonra, kendini anlaması gereken bir mesele içinde bulur, her şeyin başladığı o “an”a, kurtçuklara ulaşmak için uğraşır.

Roman baştan sona kadar Amanda-David ve Amanda-Carla diyaloğu ekseninde ilerliyor. Kitabın başında kimin kiminle konuştuğunu anlamak biraz güç. Bir anda kendinizi olayların içinde buluyorsunuz. Denize kıyıdan yavaş yavaş girmek yerine, doğrudan suya atlamak gibi biraz. Karanlık bir su. Etrafınızda elle tutulacak, kafanızda netleşecek bir şey yok başlarda. Ama okumaya devam ettikçe bilinmeyenler bir bir görünür hâle geliyor. Bunları okurken bir yandan da Amanda’nın anneliği yorumlayışını izliyoruz. Kızı Nina’nın başına bir şey gelmesin diye sürekli koruma hâlinde. Ortada herhangi bir tehlike yokken bile bu ruh hâli içinde olduğunu görüyoruz Amanda’nın. Romandaki en vurucu kısımlardan biri olan şu paragraf durumu çok iyi açıklıyor:

“Carla’nın başına gelen benim de gelebilir mi diye merak ediyorum. Ben hep en kötü olasılıklara kafa yorarım. Şu an bile kafamda hesap yapıyorum, Nina birden havuza düşerse arabadan çıkıp koşarak ona ulaşmamın ne kadar süreceğini hesaplıyorum. Kızımla aramdaki değişken mesafeye verdiğim isim ‘kurtarma mesafesi’, günlerimin yarısını bunu hesaplayarak geçiriyorum, yine de hep gereksiz riskler alıyorum.” (s. 21)

İlk etapta oldukça haklı bir ebeveynlik endişesi gibi görünse de, Amanda’da toksik ebeveynliğin izlerini sürüyoruz roman boyunca. Bu konu, Zor Bir Ailede Büyümek‘te şöyle ele alınmıştır:

“Aslında kontrol kelimesi kötü bir kelime olmak zorunda değil. Bir anne üç yaşındaki çocuğunun caddeye atlamasını önlemek için elinden tutarsa o anneye kontrolcü değil tedbirli anne deriz. Çocuğunun korunma ihtiyacından yola çıkarak gerçekçi bir şekilde ona yol gösteriyor, rehberlik ediyor. Yerinde kontrol on yıl sonra çocuk karşıdan karşıya geçmeyi öğrendikten sonra da anne hâlâ elinden tutuyorsa o zaman fazla, gereksiz kontrol hâline dönüşür.”[1]

Romandaki diğer bir mesele “zehir”lenme. Soya tarlalarının çevresinde, oldukça sağlıklı görünen bir hayatın içinde hayvanlar ve insanlar bir anda benzer belirtileri göstererek hastalanıyor. Bu kasabada birçok çocuğun bu şekilde doğmuş ve bakıma muhtaç olduğunu sonradan öğreniyoruz. Bu mevzu aklımıza pestisitleri yani tarım zehirlerini[2] getiriyor. Yaygın olarak tarım ilacı adıyla duyduğumuz bu kimyasal maddeler, tarım ürünleri üzerindeki ve çevresindeki böcek, mantar vb. birçok şeyi yok etmek amacıyla kullanılıyor. Gıdaların üzerindeki bu pestisit kalıntılarının da çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı bilinmekte. Bu romanda da bu tip bir zehrin, tarlalardan hayvanlara ve insanlara özellikle de çocuklara bulaştığı öngörülebilir. Doğa-insan çatışmasında insanın galip gelmeyeceği, gelmemesi gerektiği gerçeği ile yüzleşiyoruz dolaylı yolla da olsa. Bu açıdan ekolojik bir temele oturtabiliriz romanı. Öte yandan romanda zehir, metaforik açıdan da düşünülmeye müsait. Ebeveynlik rollerinin zehirlenmesi, toplumdaki bireylerin hastalanması ile neticelenen bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Roman bu bağlamda hem gerçek hem düş çerçevesinde okunmaya elverişli.

Kitabın kapak tasarımı, Utku Lomlu’ya ait ve içeriği ile uyum içinde. Merkezde duran bir at ve etrafında romana damgasını vuran “kurtçuklar”ı temsil eden bu görsel oldukça etkileyici. Ebeveynliğin, bir coğrafyada tarımda kullanılan maddelerin sebep oldukları üzerinden işlendiği bu romanda “kurtarma mesafesi”nin yeterli olmadığı durumları okuyoruz. “Ya kurtarılacak bir şey yoksa?” diye çok kez sordum kendi kendime kitabı okurken. Gerilimin bir an bile azalmadığı bu romanı okuyanlar, Samanta Schweblin’le ilk kez karşılaşıyorlarsa öykülerine de muhakkak bakmalılar diye düşünüyorum.

Nagihan Kahraman


[1] Susan Forward, Craig Buck, Zor Bir Ailede Büyümek, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2011), s. 60

[2] “Pestisitler: İlaç Değil Zehir”, Zehirsiz Sofralar, Link, (Erişim tarihi: 12.04.2021)