Angela Chadwick’in “XX” adlı romanı April Yayıncılık tarafından yayımlandı. Kitabı, çevirmeni Habibe Çıkılıoğlu ile konuştuk.

Habibe Çıkılıoğlu

XX’i çevirmeye nasıl karar verdiniz?

April Yayıncılık’ta, mutfağın diğer tarafında çalıştığım bir dönemdi. April ekibine bir gün mutlaka çeviri de yapmak istediğimden sık sık bahsediyordum. XX, o günlerde odağımızda olan bir romandı, daha ilk sayfalarından kitabı çok sevmiştik. Yayın haklarını kısa sürede aldık, ki ben çevirisine çoktan başlamıştım bile! Yoğun bir çalışma sürecinin ardından çeviriyi teslim ettim ve bugün roman Sibel Gür Sezgintüredi, Nimet Kirşan ve editörüm Nazlı Berivan Ak’ın destekleriyle okurların karşısında.

Çevirmen olarak kendinizden kısaca bahseder misiniz? Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz? Yazarlara sorulur, biz de çevirmen olarak size soralım: Bir çeviri rutininiz var mı?

Üniversite yıllarımdan beri çeşitli projeler için farklı türlerde çeviri yapıyordum. Kitap çevirmenliğine ise XX’le başladım. Kitapla bir başına kalmak, onun bir dile aracısı olmak düşüncesi ürkütücü ve güzel. Kariyerimin başında sevdiğim, tavsiye ettiğim bir kitapla okurların karşısına çıkmak büyük şans oldu. Bir rutinim olduğunu söylemek için henüz erken. Başlarda, kitaba ve yazara alışma günlerinde masanın başında kısa süreler oturabiliyordum. Ama kitabın dilinin, hikâyesinin yoldaşlığı arttıkça bu süre günde neredeyse 8-10 saate kadar çıktı. Roman bana, ben romana alıştıkça birbirimize daha çok zaman ayırır olduk.

XX’in çevirisine gelelim. Nasıl bir süreçti, ne kadar sürdü, ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Yaklaşık beş ay kadar süren, kendime, çevirmenlere bakış açımı tamamen değiştiren bir süreç oldu benim için. Bu beş ayın çoğunluğunun pandeminin henüz ilk günlerine denk geldiğini de eklemem gerekir. Kendimi evde XX’le, yazara sadık kalma çabasının ağırlığıyla baş başa buldum. Başta tedirginlikle ilerleyen süreç, çevirmeye ve dile aşinalığım arttıkça çözülüvermeye başladı. Ama dediğim gibi, tahmin ettiğimden çok farklı, çok daha yorucu, zorlayıcı fakat tatmin edici bir şeymiş kitap çevirisi yapmak, neredeyse bir performansmış.

Çevirmeden önce okuduğunuz, sevdiğiniz, aşina olduğunuz bir yazar mıydı Angela Chadwick? Yoksa çevirmeye karar verdikten sonra mı tanıdınız?

XX, Angela Chadwick’in çıkış romanı, dolayısıyla yazarı daha önce duymamıştım. Ama roman konusuyla, üslubuyla hemen ilgimi çekti ve kalbimi kazandı. Umarım hikâyesini hakkıyla aktarabilmişimdir.

Angela Chadwick orijinal dilinde nasıl bir yazar sizce? Dil kullanımı, üslubu, öne çıkan özellikleri neler?

Ayırt edici bir üslupla yazıyor Angela Chadwick. Kendine has bir ritim tutturduğu cümlelerine sık sık kısa çizgiyle eklemeler yapıyor; daha önce karşılaşmadığım, özgün benzetmelere yer veriyor. Yazarın bu anlamda üslubuna nasıl yaklaşmalı, nasıl Türkçeye dökmeli soruları benim çevirmenlik sınavım oldu. Karakter bir anda geçmişe gidiyor, geri geliyor, kendi düşüncelerine dalıveriyor. Ama bunu öyle bir yapıyor ki kitap akıcılığını hiçbir zaman kaybetmiyor. Yüksek tempolu olay örgüsünün içinde yer yer edebi bir üslup karşılıyor bizi.

Çevirmen olarak kitapta sizi özellikle çok etkileyen bir bölüm var mı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Spesifik bir bölümden ziyade kitabın olay örgüsü, üslubu ve bakış açısından genel anlamda etkilendiğimi söyleyebilirim. Yazar, olası bir bilimsel gelişmeyi gerçek hayatta karşılaşabileceğimiz tepkileriyle ele alıyor. Politikacıların “bizim aile yapımız”, “kutsal annelik” söylemlerinden homofobiye, cinsiyetçiliğe, fiziksel ve sanal zorbalığa uzanan bir gerilimin içine giriyoruz. Fakat bu kurgu dünyası, yumurtadan-yumurtaya dölleme gelişmesi dışında, içinde yaşadığımız dünya ve atmosferden hiç de uzak değil. Gerçekçiliğiyle bazen tedirgin eden, etkileyici bir distopya XX.

Karakter inşasında da yazarın çok yönlü bakış açısını görebiliyoruz. Ama karakterin girdiği gerek toplumsal gerek kişisel savaşların her birinin altında, yazarın edebiyat aracılığıyla bu konulara meydan okuması da yatıyor. Yazar, karakterin sayfalar boyunca yaşadığı çelişkiler üzerinden annelik mitinin, biyolojik çocuk sahibi olma güdüsünün altını oyuyor ve tüm kusurlarıyla mücadele veren bir ebeveyni yeniden inşa ediyor. Bu durumu anlatacak birçok alıntı olsa da ben şu sözleri paylaşmak isterim:

“Bazı zamanlar tartışmaya açık davranmış, kabul etmekten gurur duymadığım şeyler hissetmiş olsam da kendi adıma dürüst olmaya çalıştım. Bir kadının dünyada karşı karşıya olduğu zorlukları tamamen anlamasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir şeyleri olduğundan daha iyiymiş gibi göstermenin hiçbir anlamı yok. Ama umarım sevginin nasıl uçsuz bucaksız bir şekilde uyum sağlayabildiğini ve özgün olduğunu sana gösterebilmişimdir.”