Sevgili İmren,

Bizim memlekette şu Batılılaşma kadar rahat harcanan bir kelime daha yok herhalde. Batılılaşma deyince aklına önce dans, güzellik yarışmaları ve içkili partiler gelen dostlarımız bence (yakın) tarihimiz üzerine çok düşünmüyorlar. Bunlar işin yüzeyde olan kısımlarıdır ve biz yüzeye bakmayı pek seviyoruz. Gerçi bilirsin, bu yüzeyde olan kısmın da arkasında bir ideoloji, dönemin anlayışına göre geliştirilmiş sebepler vardır. Ama benim burada söylemek istediğim şey başka: Ayrıntılı düşünüş, derinlemesine tahlil ve eleştirel bakış açısı gibi alanlarda eksikliğimiz malumdur. Öte yandan “Batı hayranlığı” bizim buralarda her zaman kolay bir yafta işlevi görmüş. Geleneksel değerleri savunma adı altında değişime karşı çıkarken reformcuları hep Batı hayranlığı ile suçlamışız.

Hem hayranlık tam olarak ne demek acaba? Sınırı nerede çizeceğiz? Mesela, Avrupa’nın takvimini kullanmayı seçti diye, Osmanlı’yı da mı Batı hayranı olarak göreceğiz? Peki Pasteur Enstitüsü’ndeki aşı çalışmalarını takip etmeleri için üç uzmanı Fransa’ya gönderen II. Abdülhamit de mi bir taklitçiydi? Bu soruların cevabı basittir: Osmanlı pratikti, pragmatikti. Kendi kullandığı takvimin sorunlara yol açtığını, ticarette, tarımda, eğitimde aksaklılar meydana getirdiğini görünce dünyevi işlerde onu bırakmış, Miladi takvime geçmişti. Dış dünyayla entegrasyon için şüphesiz bu gerekliydi. Yani Osmanlı yöneticileri, bu takvimi bir Hristiyan Papaz hazırlamış, bunu kullanmak doğru olmaz, dememiştir.

Ayrıca, sevgili kızım, bir yanlış anlaşılma olmasını istemem. Ben harf devriminin arkasında güzel ifade biçimi ya da estetik kaygılar olduğunu iddia etmiyorum. Bunlar sonraki, tali konulardır. İlber Hocayı birlikte dinledik (şu ekran paylaşımı işine hâlâ şaşıyorum, daha ne çok şey var şaştığım ama bunları belki başka bir mektupta konuşuruz). Hoca orada ihtiyacı açık biçimde, o kendine has üslubuyla anlatmış –onlar askerdi, yani bu adamlar alfabe reformunu aşk mektubu yazmak için istemiyorlardı! Muharebe esnasında bir köyün adını yanlış yazmak pahalıya patlayabilirdi– İlber Hocanın bu söyledikleri benim geçen mektupta, meseleye teknik bakmak gerek, deyişimle de örtüşüyor. Durum ortada ve bilimsel: Arap alfabesindeki işaretler Türkçe’deki sesli sayısını karşılamıyor! İşe koşulan tali işaretler de karışıklara yol açıyor ve böylece bir kelime üç ayrı kişi tarafında üç ayrı şekilde yazılabiliyor! Halbuki, mini mini birler için pratik bir alfabe ihtiyacı elzemdi. Genç Cumhuriyet’in öncelikleri çoktu, artık yeni yetişen nesillerin okuryazar olması bunlardan biriydi! Hazin ama öyle! Daha fazla insanın daha kolay bir şeklide okuma yazma öğrenmesi gerekiyordu.

Ömer Seyfettin

İmparatorluğun son döneminde Münif Paşa ve Enver Paşa gibi komutanlar bu ihtiyacı fark ettiler. Bir alfabe reformu olmadan yol almanın mümkün olmadığını gördüler ama yalnız kaldılar. Bence abartılı bir yorum ama Osmanlı’nın geri kalışını alfabedeki problemlere bağlayan sosyologlar da oldu tarihte. Şüphesiz hiçbir medeniyetin yükselişinden veya çöküşünden tek bir etmen sorumlu olamaz. Ama memleket sathında konuşulan dilin, yani halkın dilinin yazıya dökülmemesinin ciddi bir eksik olduğu da aşikâr. Ben de bu yüzden, -anakronik bir tutum, biliyorum, ama- acaba inkılap 1928’de değil de 1828’de yapılsaydı ne olurdu, diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Sevgili İmren, bana yazdıklarından senin de bu harflere kutsiyet atfeden büyüklerinin etkisinde kaldığını anlıyorum. Halbuki herhangi bir dilin harflerinin kutsal olması gibi bir durum söz konusu olamaz. Harfler birer semboldür. Bu işaretlerle küfür sözleri de yazabilirsin. Kutsal olan terdir, emektir, insanın güzel şeyler yapmak, ileriye gitmek ve dünyayı iyi yönde değiştirmek için gösterdiği gayrettir. Bu bakımdan yapılan değişikliği alfabede bir standart sağlamak için gösterilen bir çaba olarak görmek gerekir.

Gelelim şu ‘güzel ifade’ meselesine. Öncelikle şunu söyleyeyim İmren, bu hangi alfabeyi kullandığımızdan bağımsız bir konudur. Yani herhangi bir alfabeyle güzel-çirkin, yararlı-yararsız, toplumu uyaran-uyutan bir sürü şey yazmak mümkündür. Bilirsin, edebiyat sanatının bizim memlekette kötü bir şöhreti vardır. Okul müfredatından da kaynaklanıyor olabilir ama edebiyat deyince insanımızın aklına hep havai, öyle pek de mühim addedilmeyen şeyler gelir, ne bileyim, kızıl havalar, güller, deniz ve mehtap falan yani. Nedense, bizim toplumumuzda edebiyat sanatı efkarla -dertlenmek anlamında kullanıyorum- özdeşleştirilir. Bir de tabii ‘bana edebiyat yapma’ veciz sözü var ki bu, insanımızın yazın sanatını genelde boş laf ve gereksizce süslenmiş söz dairesinde gördüğünü anlatır.

Peki hepsi bu mudur? Güzel sözler, etkili ifade biçimleri elbette önemlidir. Ama bunlar formla ilgili şeyler. İyisi var, kötüsü var. Peki ya içerik? Edebiyatı aynı zamanda fikri bir faaliyet olarak görmek mümkün değil midir? Bu, Martin Eden’da “yazıya dökülmüş düşüncenin güzelliği,” diye geçer. O kadar önemli ki! Düşünce sözde kalırsa uçar, kakofoni oluşur, bu haliyle geçicilikle maluldür. Oysa yazıya geçirilen düşünce kalıcıdır ve ona başka bir yazıyla karşılık verilir, bir tartışma, bir sentez oluşur. İnsanoğlu ilkelerini bu yolla oluşturmuştur. Bizde edebiyatın fikirle olan rabıtası es geçilir, geniş toplum kesimlerinin bu alakayı kurmasını sağlayamamışızdır – varsa yoksa deniz ve mehtap!

Eski yazılarımdan birinde biraz anlatmıştım, belki okumuşsundur. Besim Dellaloğlu Hoca sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin gelişmesinden çok önce onların görevini romanın üstlendiğini yazmıştı. Buna göre edebiyatımızın kurucu kalemleri, yani Namık Kemal, Fatma Aliye, Ahmet Mithat Paşa, Sami Paşazade Sezai, Muallim Naci ve daha niceleri birer toplumbilimcidir. Mesela kadın hareketi bugün iyice gündemde, farkındalık çok yüksek düzeylere ulaştı, sen daha iyi takip ediyorsun. Bu konuda ilk yazıyı, bilebildiğim kadarıyla, Namık Kemal yazmıştır. Yüz elli yıl öncesinin şartlarını düşünecek olursak ne kadar anlamlıdır. Bizim burada sorunumuz, bu tip düşünce yazılarının neden daha erken tarihlerde başlamadığı ve nicelik olarak da neden sınırlı kaldığıdır; ciddi araştırmalara gebe bir konu.

Geçen mektupta ele aldığım Ömer Seyfettin’in itirazı kanımca edebiyatın sıkıştırıldığı alanla ilgili. Halkın konuşmadığı, bilmediği bir dilde şairlerimiz lalelere, güllere ve sultanlara methiyeler düzüp durmuşlardır. O yüzden Seyfettin Osmanlıcayı ‘Enderun argosu’ diye tanımlar. Edebiyatımızda mültezimle dağdaki eşkıya arasında sıkışmış Anadolu köylüsünü bulamazsın, sosyal adalete, hürriyete ya da ne bileyim eğitimin, okullaşmanın yaygınlaştırılmasına dair düşünce yazıları yoktur – çok gecikmiştir, diyelim. Nazım bunu, insanımız etleri yara içinde köy odasında unutulmuştur, diye anlatır. Anadolu insanının yüzyılın başında fikren ve yaşayış olarak ne durumda olduğunu görmek için Yaban’a bakılabilir, Şevket Süreyya’nın otobiyografisi okunabilir. Ahmet Şerif Bey’in 1907 yılında Tanin gazetesi için yaptığı gezileri anlattığı yazıları Anadolu halkının ekonomik durumunu ve eğitim konusunda ne kadar geri kaldığını (bir görüşe göre, geri bırakıldığını) gözler önüne serer.

Belki eskiden her şey daha güzeldi, sevgili İmren, ama tarihin bir aşamasında işler değişti. Yazılı kültürü zayıf olan toplumlar zayıf kaldılar. Çünkü ‘yazı’nın düşüncemizi düzenleyen bir yanı var. Yazmak zihin dünyamızı derleyip toparlar. Geçen akşam Sami Selçuk’u dinledim televizyonda. Bir Fransız romancı (galiba, Stendhal) “Ben yazmaya başlamadan önce bir saat Code Civil okurum” dermiş. Code Civil, yani Fransız Medeni Kanunu. Demek bir romancının üslubunu etkileyecek kadar iyi bir metin. Şüphesiz, olaya tersinden bakmak da mümkün: Bir ülkenin yasalarını hazırlayanların elinde ciddi bir edebiyat mirası varsa bu yasaların yazıya dökümü daha başarılı olur, hatalar en aza iner. Adalete giden yolda önemli bir merhale! Sami Hoca, bizde Mecelle’nin yazıldığı günlerde Code Civil’in sık sık gündeme geldiğini de söyledi.

Sözün özü, yazı çok katmanlı bir konu, sevgili İmren, ve yazmak ayrı bir sevda. Öğretmenlik yıllarımda insanlık tarihindeki en önemli olayların bahsi geçtiğinde birçok öğrencimin yazının icadına işaret ettiğine çok tanık olmuşumdur. Ben de böyle düşünüyorum. Eskiden biz “meselenin künhüne varmak” derdik, Yazı bunu için elzemdir. Şu ekran paylaşma çağında bile sana böyle mektuplar yazmamın sebebi budur.

Yazılı sözcük bana insan sesini dinlemeyi öğretti. Bu cümleyi geçenlerde “Hadrianus’un Anıları”nda okudum. Mektubumu da böyle bitireyim. En kısa zamanda ben de senin sesini dinlemeyi ümit ederim.

Şimdilik hoşça kal, İmren.

Mesut Barış Övün