5Harfliler, Amargi Dergi ve Bianet gibi mecralardaki yazılarından ismine aşina olduğumuz Burçin Tetik’in ilk kitabıyla 2020 yılının Kasım ayında tanıştık. Yazarın çeşitli öykü ödülleri bulunuyor ve Annemin Kaburgası da bir öykü kitabı. İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabın 2. baskısı elimdeki. Geçtiğimiz günlerde de 3. baskısının yapıldığını gördüm. Kısa bir süre içinde bu baskı sayısına ulaşması şaşırtıcı değil. Adını içindeki bir öyküden alan kitap, toplamda dokuz öyküden oluşuyor. Hacimli bir kitap olmamasına karşın öyküler oldukça derin, her öyküden sonra durup düşünme ihtiyacı hissettim. Karakterlerin çoğu sesini duyurmaya çalışırcasına adeta kitaptan taşıyor.

Burçin Tetik, kitabında belli meseleler etrafında dolaşıp bir yol çiziyor okuyucuya. Anne-kız ilişkisi, göçmenlik ve heteroseksüel olmayanların kendine toplumda normal kabul edilen bir alan açmaya çalışması bunlardan birkaçı. Bu sebeple öykülerin bazıları queer/kuir metin kapsamında. Cinsellik Muamması‘nda Queer kuramın feminist kuramdan doğduğu ve esasen Butler’ın feminizm eleştirisinden beslendiğini ifade eden Zeynep Direk, cümlelerinin devamında “Queer kuram, genel olarak tüm insanların, özellikle de heteroseksüel olmayan insanların toplumsal olarak kısıtlanan özgürlüğünün önündeki zihinsel engelleri aşmayı hedefler.” der[1].

Bülent Somay da yine aynı kitaptaki yazısında queer sözcüğünü şu şekilde açıklamakta:

Queer, ‘queer’ bir kelime. O kadar çok anlama birden geliyor ki, bunların tamamını karşılayacak Türkçe bir kelime bulmak mümkün değil. 20. yüzyılın ikinci yarısının Amerikan argosunda “ibne” ve “puşt” karşılığı olarak kullanılmış. Ama esasen “garip”, “tuhaf’, “acayip” anlamına geliyor. Bir yandan da “tekinsiz” ya da “esrarengiz” demek. “Bozuk” anlamında kullanıldığı da oluyor, çünkü fiil olan to queer, “bozmak” demek. To queer aynı zamanda “yadırgatmak” anlamına geliyor, yani queer “yabancı” ya da “yadırganan” da demek olabilir.”[2]

“Annemin Kaburgası”, “Yabanperi”, “Beden Göçü” ya da “Keramet” adlı öykülerde karşılaştığımız karakterlerin bir kısmı da heteroseksüel olmayan bir kimliğe sahip. Cinsel yönelimlerinden ötürü, toplum içinde birçok zorlukla karşılaşan karakterler çıkıyor karşımıza öykülerde. İlişkisini annesine söyleyemeyenler, ailesi tarafından reddedilip evden kovulanlar, durumunu eşine bile itiraf edemeyenler… Bu kişilerin gözünden okuyoruz toplumun geri kalanını. Annelerinin, babalarının ve çevrelerindeki kişilerin kendilerine bakışını, tepkilerini akıtıyorlar öykülerin içine. Bununla birlikte, yazarın meseleyi dramatikleştirmeden önümüze serdiğini fark ediyoruz. Toplum içinde sorunlu görülen ve çoğu durumda ötekileştirilen bu bireylerin “normal” olduğunu, toplumun doğal birer parçası olduklarını dile getiriyor. O yüzden karakterler de ayrı bir yerde durmuyor öykülerde; hayatın içinde nasıl bir aradaysak, metin düzleminde de öyle. Bu yönüyle öykülerini ustalıkla kurguladığını söyleyebiliriz yazarın.

Göç/göçmenlik de tüm ağırlığıyla duruyor öykülerde. Burada özellikle Türkiye’den Almanya’ya çalışmak için gidenler odak noktamızda. İş için bir ülkeden başka bir ülkeye göçmek, yeni bir yere tutunmak, orada aileyi bir arada tutabilmek… Almanya’ya işçi olarak gidenlerin ardında bıraktığı ailenin diğer fertleri ve onları yanlarına aldırana kadar çekilen çileler de çıkıyor karşımıza. “Müllerstraße’de Bir Ev”de -öykünün ana kişisi olmasa da- Şener’in Almanya’ya göçen bir ailenin memlekette kalan çocuğu olması, o Türkiye’deyken anne-babasının orada bir çocuklarının daha olması kendisini fazlalık olarak hissetmesine sebep oluyor. Kardeşini hiçbir zaman tam olarak sahiplenemiyor çünkü o yokken de annesi ve babası uzak bir ülkede kardeşiyle bir aile olmuş zaten. “Frau Mahler’in Mektubu”nda da Almanya’ya çalışmaya giden bir ailenin okul çağındaki çocuklarının gözünden yabancı bir ülkede dilini bilmediğimiz birinin acılarına da nasıl yabancı kaldığımız etkileyici şekilde çıkıyor karşımıza.

Burçin Tetik

Anne-kız ilişkisi, çoğu zaman inişli çıkışlı ve pürüzlü olmaya meyilli. Baba-oğul ilişkilerindeki gibi anneleriyle kızlarının arası da çekişmelerle örülü, gerilmeye müsait bir dünya. Kitabın ilk öyküsü “Annemin Kaburgası”nda ele alınan bu tema, anneye layık olması gerektiği dayatılan bir kız evlat üzerinden işlenmiş. Beklenen fedakarlıklar erkek evlattan da beklenir miydi, diye soruyor yazar. Her halükârda anneye yaranamayan bir kadın bu öyküdeki. Her şeyi bırakıp hastanedeki annesine koşan kız evlat, seneler önce annesini yine kurtaran kişi aynı zamanda. Devamında anne “kaburga”sının somut hikayesini de okuyoruz ve taşlar yerine oturuyor. Bu öyküde anne kaburgası aynı zamanda metaforik bir alan ve kırılmalı ki kadınların içinden çıkan kadınlar, kendine yer açabilsin. “Altında oluştuğum yumurtadan bebeğe evrildikçe iterek kendime yer açtığım, kaybettiği nefesini geri verirken kırdığım kaburgaları şimdi sağlam. Havva’ya kaburgasından hayat veren Âdem gibi annem; hem yaratıcı hem zalim hem de kurban. Âdem muhakkak Havva’yı içinde büyütüp doğurmuştur, çünkü insan başka türlü kaburgadan gelemez nihayetinde. Daha doğumda annesinin kemiklerini kırmaya başlar, vücudunu ortadan ikiye yararak dünyaya açılır, hayatta kalır işte böyle insankızı.” (Annemin Kaburgası, s. 18) der öykünün ana karakteri. Bu açıdan öykü aklıma Deborah Levy’nin Sıcak Süt‘ünü ve oradaki anne-kız ilişkisini getirdi. Sâhi, çocuklar, annelerinin “narsist eğilimlerine doyum sağlayacak uzantılar”[3] olmaktan kurtulabilmek için kendine kanırta kanırta yer açmak zorunda mı?

Yazarın üstünde yine bir öykünün parçası olarak durduğu bir ayrıntı da et yememe mevzusu. Yazar bunu da günlük hayatın doğal bir hâli olarak karşımıza çıkarmayı başarmış. Nitekim öyle de zaten; insanlar arasında sağlanmaya çalışılan eşitliğin hayvanlarla insanlar arasında olmaması asıl garip olan. Bu sâyede yazarın türcülüğün her hâline karşı çıktığını görüyoruz. Yıllardır et yemeyen bir karakter üzerinden bu bakış açısı etkileyici şekilde ifade edilmiş: “Bana haşlamalık ver oradan bir kilo. Bir de bütün tavuk,” diyor. Sonra devam ediyor: “Et istemenin normalliğini ne de kolay hatırladım. Para verip canlıların kesilmiş bedenlerini satın almak son derece gündelik bir iş. Vitrinde duran cansız, derisi yüzülmüş kuzu bedenlerine bakmamaya zorluyorum kendimi. Oysa çocukken nasıl da olağandı hepsi. Kuyrukları hâlâ bedenlerinde duran kuzuların camlar boyu asılı kaldığı bir çocukluk.” (Annemin Kaburgası, s. 9-10)

Üzerinde uzun uzun analiz yapılacak çok öykü var. “Yarım Saat” Kaos GL’nin düzenlediği Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda özel ödüle layık görülmüş. “Yabanperi” ise kitaba adını verecek öyküymüş ama son anda değişmiş; o da çok özel bir öykü. Bahsedilen meselelere dair öyküler okumak, incelikli bir dille karşılaşmak isteyen okurlar Burçin Tetik’le mutlaka tanışmalı.

Nagihan Kahraman


[1] Zeynep Direk, “Queer Kuram ve Cinsiyet Farklılığı”, Cinsellik Muamması, Haz. Cüneyt Çakırlar ve Serkan Delice, İstanbul: Metis Yayınları, 2012, s.73.

[2] Bülent Somay, “Bozuk’ Aile”, a.g.e. s. 110

[3] Engin Geçtan, İnsan Olmak, 18. Baskı. İstanbul: Metis Yayınları, 2019, s. 119