Can Öktemer

Mayıs yılın en güzel aylarından biri olabilir. Aniden esen bir bahar rüzgârı perdeleri uçurabilir, dışarının sesi kış boyu kapalı kalan pencerenin açılmasıyla birlikte evin içine dolabilir. Ya da sessiz bir gecede duvarları yankılayarak büyüyen köpek havlaması, ıssız bir yoldan geçen araba sesi veya gündüz gürültülü bir cadde sesi karnalavesk bir şekilde evin salonuna sızabilir. Gece ve gündüzün sesini balkondan ya da pencere dibindeki kanepeden dinlemek, insanı bazen ritmik bir dinginliğin içindeymiş gibi hissettirebiliyor.

Tamam Tibet’ten dönmüş kosmos, denge ve huzur alanında ihtisas yapmış keşiş gibi göründüğümün farkındayım. Mevzuya geri dönüş yapalım o zaman. Neydi mesele? Evet, hatırladım Mayıs ayı üzerine konuşuyorduk. Bu ay gündüz içilen biralarla çakırkeyifliğin, masanın etrafına saçılan tuzlu fıstıkların, tesadüfi buluşmaların, flörtlerin, aylak yürüyüşlerin zamanıdır. Ben de aynanın karşısında deri ceketimin yakalarını ve kollarını düzeltip kendime bakarken “Baharı güzel kılan deri cekettir” diye düşünüyorum. Üstelik deri ceketler hepimizi olduğumuzdan daha havalı gösterebilir. Öyle ya, deri ceket beni bile kısa bir süreliğine James Dean gibi göstermeyi başarmıştı. Gerçi Türkiye’de havalı görünmek saniyelik bir aldatmacadan ibarettir. Dışarı çıktığınızda kendinizden emin bir şekilde yürürken kırık bir kaldırıma denk gelebilir, son sürat geçen taksiden üzerinize çamur sıçrayabilir, önüne bakmayan bir ergen size kontrolsüzce çarpabilir. Burada her şey olabilir, burada her şey ihtimaller dâhilinde.

Hazırlıklarımı tamamlamış, güneş gözlüğümü kutusundan çıkarırken önce alt komşumdan gelen matkap sesi az önceki huzurlu kosmosun dengesini bozuyor, sonra da dışarıdan gelen vidanjör ve kentsel dönüşüm gürültüsü beni bir anda kaosun içine atıyor. Hem, bu arada Kumral Saçlı ne yapıyordu acaba? Bu cehennemden tek başıma kurtulamam ayıp olurdu. Onunla güzel bir kentten kaçış hikâyesinin başrolünü paylaşabilirdik. Hikâyemiz tamamen klişelerden oluşabilirdi. Bu hiç önemli değildi. Önemli olan Kumral Saçlı’yla uzaklara gidebilmekti. Zamanı kendimizin kılabilmekti.

Zihnimin hayal perdesini bir kez daha açıyorum. Gong! Kumral Saçlı’yla ikimiz de büyük kent yorgunuymuş. Mesai ve ev arasına tüm dünyamızı sıkıştırmışız. Yaş dönümlerinin kritik bir viraja girdiği bir dönemde hayatımızın gidişatı üzerine bir karar vermemiz gerekiyormuş. Büyük kararlar vermeden önce derin bir nefes almak için Mayıs ayının çekiciliğine kapılarak birkaç günlüğüne güneye inmeye karar veriyormuşuz. Sabaha karşı gökyüzü parlament mavisi iken, uzun yol parçalarını belirleyip arabaya atlayıp yola çıkıyormuşuz. Manzaramıza bir süre bozkır eşlik ediyormuş. Güneye indikçe manzaranın rengi yeşile dönüyormuş. Sıcağın en hararetli tonunu barındıran Ege’nin Ekvator çizgisi Denizli Otogarı’na geldiğimizde ise Ege’ye geldiğimizi anlıyormuşuz. Burada mola verip halı, kilim dükkânları arasında, köpüklü ayran içip peynirli gözleme yiyormuşuz. Biraz daha ilerledikçe palmiye ağaçları, narenciye bahçeleri yolculuğumuza eşlik ediyormuş. Bu noktaya gelince arabanın klimasını kapatıp camları açıyormuşuz, benim değil ama Kumral Saçlı’nın saçları uçuşmaya başlıyormuş. Fonda ise Queen’den “These are the days of our lives” çalıyormuş. Yol üstünde karşılaştığımız traktörleri, motosikletleri geçip virajı aldıktan sonra ufukta deniz bizi karşılıyormuş. Kumral Saçlı heyecanla denizi gösterip fotoğrafını çekiyormuş. Kısa bir süre sonra kalacağımız yere geliyormuşuz. Eric Rohmer filmlerini andıran havasıyla bizi misafir edecek olan eve yerleşiyormuşuz. Evin balkonu denize bakıyormuş. Bavulları yerleştirip balkona geçiş yapıyormuşuz. Bardakları doldurup manzarayı seyrediyormuşuz. Bir süre sonra bu sakinlikten sıkılacak beyaz yakalı kaçış planın aksine alışkanlıkları, sıkıcılığı arkamızda bıraktığımız için mutluymuşuz. 18. yüzyıl romantikleri gibi yaşla artan tahammülsüzlüğümüze paralel olarak hayatın hızından, teknolojiden, telefon mesajlarından, çevrimiçi toplantılarından bunaldığımız, deniz kenarı yavaşlığından, rehavetliğinden hoşlandığımız için buradaymışız. Her şeyden, herkesten, son dakika gelişmelerinden, yorumlardan, verilmeyen penaltılardan, hatalı ofsayt çizgilerinden, trafik sıkışıklığından, itiş kakıştan, inşaat sesinden, tepemizde dolanan helikopter gürültüsünden uzak olduğumuz için mutluymuşuz. Kendimizi küçük ama büyüleyici anların kollarına bırakmışız. Mesela güneş olması gerektiği gibi Kumral Saçlı’ya düşüyormuş, ela gözlerine deniz mavisi yansıyormuş. Her şeyi bırakıp bu manzarada bir ömür boyu yaşayabilirim diye düşünüyormuşum. Hayal bu ya aniden Nick Drake parçaları bize bu anda eşlik ediyormuş. Tam Kumral Saçlı’nın yanına gelip onu öpmeye hazırlanırken bir yerden “Cenetten Çiçek” melodisi işitiyormuşum. Sese doğru kafamı yönlendirince melodinin sayfiye yeri gürültücüsü motosikletli birinden geldiğini anlıyormuşum.

Hayalimdeki film tam bu noktada kesiliyor. Taşra artık yavaşlığın sessizliğin mekânı değildi. Cep telefonları, motosikletler her yerdeydi. Burası da hıza kendini kaptırmıştı. Hayalimdeki dünya bile çok gürültülü olmaya başlamış görünüyor. Kumral Saçlı’yla olan mutluluğum yine yarıda kalıyor. Üstelik kendisi de bugün hiç gözükmüyor, penceresi kapalı. Kapıyı açıp kendimi dışarı atıyorum. Çat!

Dünyanın en yavaş metrosuna atlayıp Bahçeli’den Kızılay’a geçiş yapıyorum. Konur Sokak yeşilliklerle örtülmüş vaziyette. Kahve önünde falcılar uygun fiyata insanlara gelecekten haber vereceklerini ilan ediyorlar. Apartman aralarındaki barlardan ızgara kokularıyla birlikte son ses müzik yükseliyor. Dershane yorgunu öğrenciler ağır test kitaplarıyla bağırarak yanımdan geçiyorlar. Özetle: Konur Sokak’ta her şey olması gerektiği gibi.

Konur Sokak kalabalığını aşıp sevdiğim bara giriş yapıyorum. Fişi çekik x-ray cihazından geçiyorum. Mekân sahibi eski dostumla merhabalaşıyorum. Fonda hafif bir müzik çalıyor. Masaya değil de bara oturuyorum. Kendimi bir an için Bruce Springsteen parçalarındaki uzun yoldan gelmiş karakterler gibi hissediyorum. Yavaşça rahatsız taburelere kuruluyorum. Hemen bir tane bira istiyorum. Barmen bardağı hızla dolduruyor, ben söylemeden fıstık önüme geliyor. Soğuk bira bu havaya en güzel şekilde eşlik ediyor. Kendimi boş zamanın keyfiliğine bırakıyorum bir süre. Hiçbir şey düşünmeden durmak da iyi hissettiriyor. Bu sırada zaman geçiyor. Mekân dolmaya başlıyor. Biramı içip etrafla ilgilenmeye başlıyorum. Erkenden gelip arkadaşını bekleyenler. Kalabalık masanın etrafında dolaşanlar. Öpüşenler, yüksek sesle gülenler, selfie kareleri eşliğinde mutluluklarını sosyal medyayla paylaşıyorlar. Ben de bir bar taburesinde tüm bu olanı biteni dışarıdan izliyorum. Tek çocuk olarak yalnızlıkla hasbihalim eskiye dayanır. Ufak yaşlardan beri tek başına eğlenmeyi, sıkılmamayı öğrendiğim için bu manzara beni rahatsız etmiyor. En nihayetinde yalnızlık insanı özgürleştiriyor, bir tarafıyla cesur kılıyor. “Kimseye ihtiyacım olmadan her şeyin üstesinden gelebilirim” hissi veriyor. Lakin bu özgürlük hissi de aidiyet duygusunu zedeliyor. Aidiyet önemli birine, bir şeylere… Tam bu sırada karşımdaki boş taburelerden birine düz siyah saçlı bir kadın oturuyor. Mekân sahibi dostumun tanıdığı bu kadını bir yerlerden tanıyorum sanıyım. Hafızamı zorluyorum ve buluyorum! Düz siyah saçlı güzel kadınla bir süredir Instagram’dan takipleşiyorduk. Çok fazla ortak arkadaşımız vardı sanırım. Bu ortaklık bizi sosyal ağlarda buluşturmuştu. Sosyal medya arkadaşlığı tuhaf bir durum yaratıyor. Bir taraftan o kişiyi çok yakından tanıyorsunuz diğer taraftan gerçekten hiç tanışmamızsınız. Dolayısıyla gerçek hayatta karşılaşınca nasıl konuşacağınızı kestiremiyorsunuz. Yakın bir arkadaşla konuşuyormuş gibi sıcak bir merhabalaşmak mı yoksa hiç tanımıyormuş gibi sıfırdan bir diyalog mu kurmak doğru? Netice itibariyle hepimizi hepimizin her şeyini biliyoruz. Üstelik Ankara bu türden tesadüflere çok açık bir şehirdi. Herkes herkesle bir yerden tanışıyormuş gibi… Galiba Ankara’yı halen terk etmediysek biraz da bu yüzden.

Neyse, siyah saçlı çantasını masaya koyup kendisine bira söyledikten sonra beni fark ediyor ve tanıyor. Tereddütlü bir gülümseme gönderiyor bana. Hızla merhabalaşıyoruz. Ortak sosyal medya arkadaşlarımızdan konuşuyoruz. Birbirimizin neler yaptığını iyi bildiğimizden, hazır bilgileri teyit ediyoruz sadece: “Geçen hafta Eskişehir’deydin sanırım”, “Evet ODTÜ Siyaset Bilimi Yüksek Lisansı yapıyorum”, “Bu yaz Londra’ya gittim doğru hatırladın. Okulla ilgili bir şeydi”, “Paylaştığın fotoğraflar çok güzel”, “Kedin harika”, “O grubu ben de severim. Hatta sen konserinde bir şeyler paylaşmıştın değil mi?”, “Evet, doğru hatırladın”, “Onu da sever misin? Gerçi görüyorum arada o grubun parçasını paylaşıyorsun”, “Yok artık onu tanıyor musun?”, “O hocadan ders aldım evet”. Birbirini tanıyanlar olarak tanışma faslı kısa sürüyor. Siyah saçlı, mesai sonrası eve gitmek istememiş. Kafa dağıtmak için buraya gelmiş. Bara ve sinemaya yalnız gitmeyi çok severmiş. Cuma günlerini tamamen kendine ayırırmış. Yalnızlık onun için çok kıymetliymiş. Telefon mesajlarından kimsenin kimseyi dinlemediği kalabalık arkadaş gruplarından bazı zamanlar çok yorulurmuş.

Ufaktan çakırkeyif olmaya başladığım için siyah saçlının anlattıkları güzel bir şarkı gibi gelmeye başlıyor. Onun konuşmasını hiç bölmeden dinliyorum. Siyah saçlı çok güzeldi. Konuşurken önüne düşen saçları zarif bir şekilde kulağının arkasına atıyor. Bana sabaha kadar Anayasa Kitapçığı okusa dinlerdim sanırım. Replik sırası bana geldiğinde kendimle ilgili söylenebilecek ansiklopedik bilgileri sıralıyorum. Artık birbirini gerçek anlamda tanıyan iki bireye dönüşmüştük. Her hesapsız tanışıklık gibi iletişimimizin seyri her yöne sapabilir haldeydi. Ne de olsa Mayıs ayındaydık, ihtimaller mevsimindeydik. Siyah saçlıyla yönsüz sohbetimizin konusu ağır konulara, geçmişe, hayal kırıklıklarına doğru kayıyordu. Böyle anlarda insanlar birbirilerine güvenir, aralarındaki mesafeyi daraltırlardı. Galiba biz de böyle bir anın içindeydik. Tam bu sırada rüzgâr, siyah saçlının saçlarını ufaktan savuruyor. Elimle yanağına biriken saçlarını düzeltiyorum. Saç düzeltme eylemi “aramızdaki en yakın mesafe” oluyor aniden. Sonrası birkaç saniyelik bakışma, sessizlik, kararsızlık… Herkesin herkesi fazlasıyla tanıdığı, hıza teslim olmadan biriyle tanışmanın giderek zorlaştığı, aynı şeylere ilgi duyulmasının keyfini çıkarılmadığı, tesadüflere yer olmayan bir çağda yollarımız dünyada bir gecede bu barda kesişmişti. Tesadüfler bu yüzden güzeldi. Siyah saçlıyla gülücüklerin, beğenilerin olmadığı, her şeyin tamamen gerçek olduğu gerçek bir ortamda yakınlaşmıştık. Geçmişin ağırlığını bir kenara, geleceğin belirsizliğini bir tarafa koymuştuk. Bu an şimdilik yetiyordu bize.

Zaman az biraz geçince hesabı ödeyip mekândan dışarı çıkıyoruz. Yolda sessizce yürüyoruz. Cadde sakin, taksiler korna çalarak yollarına devam ediyor. Sakarya Caddesi tarafından türkü sesi ve kokoreç kokusu yükseliyor. Yolun sonuna, ışıkların yanına geliyoruz. Siyah saçlı, kesin bir şekilde eve gideceğini söylüyor. Bugün için çok teşekkür ediyor. Tekrarını yapalım diyor hoş gülümsemesiyle. Sonra yanağıma doğru bir öpücük kondurup kendi yoluna devam ediyor. Arkasından “telefonunu vermeyecek misin?” diyorum. “Bir sonraki buluşmayı da tesadüflere bırakalım bence, Ankara küçük yolumuz bir şekilde kesişir” diyor. Sadece kırmızı ışığın yanıp söndüğü trafik lambasının altında hıyar gibi kalıyorum. Bu ne demekti şimdi? Kumral Saçlı yoktu. Siyah saçlı gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu. Hayatta birini sevmek, aşık olmak nasıl tesadüflere bağlıysa yalnız kalmak da biraz öyleydi. Her şey yine ihtimaller dahilindeydi. Deri ceketimin yakalarını kaldırıp yine Bruce Springsteen parçası gibi tek başıma yürüyerek evime dönüyorum. Tesadüfler güzel. Tesadüflere, yeşil eriğe, rakıya, Bruce Springsteen’e ve Mayıs ayına inanlım.

Can Öktemer