Deniz Karanfil

Üzeri, dağılmış toprak ve boş plastik saksılarla dolu, gazete serili masanın kenarında bir not okunuyor “akşama doğru hepsini kontrol et.” Buraya son gelişimin üzerinden bir yıl geçmiştir. Gecenin iç çekişini görmeye gidelim derdim ve burada olurduk. Bunu hatırlamak göğsümü ağırlaştırıyor, bakınıyorum. Neredeyse hiç değişiklik yok. Masanın dengesini sağlasın diye sıkıştırdığımız metal bile yerinde. Gözüm tavanda İki merteğin arasına kurulmuş örümceğe ilişiyor. Bir huniye benzeyen ağının tepesinde öylece bekliyor. Hissedeceği en ufak kıpırtıda nasıl çevikleşeceği duruşundan dahi seziliyor. Yaşama ve ölüme karşı aynı kesin kararlılıkta. Masaya, sonra tekrar örümceğe bakıp iç geçiriyorum, herhangi bir örümceğin herhangi bir yerdeki herhangi bir ağı işte…

Günlerdir peşimde sürüklediğim huzursuz edici hava yavaş yavaş salona yayılıyor. Zaman sanki şişiyor şişiyor sonunu gördükçe sonsuzluğuna neredeyse ikna olacağım bir ana dönüşüyor, boşlukta yüzmeye başlayacağız biraz daha böyle durursak içerdeki eşyalarla.

Dayanamayıp bahçeye açılan cam kapıya doğru yürüyorum. Bahçenin öbür ucunda bir köpek karaltısı silikliğinde ve çabukluğunda O seçiliyor. Telaşlı. Fasulyeleri sulayan boruların ek yerlerini bağlıyor, uçlarına dirsekler takıp farklı yönlere dağıtıyor, en azından öyle yaptığını tahmin ediyorum. Her yıl aynı terane. Telefonda “kapı açık, sen gir otur işlerim az sonra biter” deyip buluşmayı kendince önemsizleştirdi, sesindeki lütufkarlıkla bunu iyice belirginleştirdi diye düşünüyorum. Bahçeye inen merdivendeki sibirya menekşelerini yeni fark ediyorum. Daha önce bu kadar geniş yapraklılarını hiç görmemiştim. Kapıyı açıp açmamakta kararsızım. Oraya kadar yürüyüp ona yardımcı olup aynı yolu birlikte tekrar yürüyüp salona döndüğümüzde ve birer sigara yakıp kahvelerimizi içmeye başladığımızda söylemek için geldiğim şeyleri asla söyleyemeyeceğimi, söylesem bile aynı anlama gelmeyeceğini biliyorum.

Pişmanlık galip geliyor. Bu zaman balonu, budalaca bir hale girdiğimin ispatı. Şimdi çıkıp gitmek! Ama hayır bunu bir daha yapamam. Bu kendime saygımı da yitirmeme sebep olacak. Geriye iki seçenek kalıyor ya buraya kadar taşıdığım şeyleri apaçık söyleyeceğim ya da öyle bir hal hatır sormak, nasıl olduğunu görmek için uğradım diyeceğim. Hayır! Bunu telefonda da yapabilirdim.

Ama bu koşullar altında nasıl konuşabilirim ki? Benimle konuşmak istemediğini söylese bundan daha rahatsız edici olamazdı. O zaman en azından bir yakarışa dönüşürdü söyleyeceklerim. Ama şimdi umursamıyor bile, neler söyleyeceğimi merak bile etmiyormuş gibi davranıyor.

Örümcek hâlâ aynı yerinde nasıl bu kadar sabırlı olabiliyor.

Ayak sesleri ile neredeyse uzandığım sedirden toparlanıyorum. Kapı açılıyor ve balon sönüyor. Yüzünde yorgun görünmeye çalışan bir ifade var. Çamur içindeki çizmelerini çıkarıyor, rengi iyice solmuş mavi tulumunun dizlerinden yukarısı yer yer ıslanmış. Bir an bakışıyoruz, gülümsüyoruz. Tezgahın arkasına geçiyor, ellerini yıkıyor “sadece nescafe var” diyor. Bir şey demiyorum. Az sonra kahvelerle geliyor. Yüzündeki yorgunluk ifadesinin yerini “evet neyse derdin söyle de bitsin bir an önce” tavrı alıyor. Dağılıyorum. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Bakışlarıyla üsteliyor. Tek istediğim şey buradan çıkmak şimdi. Çıkıp hızla uzaklaşmak. Yüzüme hiç gözünü kırpmadan bakabiliyor, gözlerinden ince bir öfkenin yükseldiğini görüyorum.

Birden sanki başka birinin sesiyle “nasılsın?” diyorum. Sesimle irkiliyorum. Gülüyor, gülüş yüzünü öfkenin derin heykelsi bir tarifine dönüştürüyor. Sesimi kazanmaya çalışarak bir çırpıda konuşuyorum “seni özlüyorum “ diyorum. “Sürekli kendimi suçluyorum, anlamaya çalışıyorum ama böyle yaptıkça her şey daha da bulanıklaşıyor, pişmanlık ve özlem dışında hiçbir şey kalmıyor içimde. Rüyalar görüyorum içinde hep senin olduğun, uykuda ve uyanıkken. Ve senden başkasına söz edemeyeceğim şeyler geçiyor başımdan, olmayışını kabul edemiyorum.”

Sözcüklerim suratına çarpacak gibi yüzünü çeviriyor. Yine gülüyor bu defa öfkeden çok alay var yüzünde. Dengemi kaybettiğimin idrakindeyim ama ağzımdan sözcükler çıkmaya devam ediyor bir sümüklü böceğin geçtiği yerlere izler bırakması gibi. En son “sen ne hissediyorsun” dediğimi duyuyorum.

Gözleri büyüyor, bu bardağı taşıran son damlaymış gibi “Ne hissediyorum bunu merak ediyorsun öyle mi? Bir kabustan uyanmış gibi hissediyorum” diyor. “Kabustan uyandığım zamanlarda da sana kızamam biliyorsun. Hoş artık senin yaptığın hiçbir şeye kızamıyorum bile, ama bu yüzsüzlüğün beni çileden çıkarıyor. Öylece bırakıp gittin beni. Ettiğin tek cümle neydi hatırlıyor musun? Çok farklıyız! Gerçekten çok farklıyız bu doğru. Sen ufak kıpırtılara kendinden büyük anlamlar vermeye çalışıyorsun. Ben daha büyük şeyler yaşamak istiyorum. Belki de sadece anlamak istiyorsun hep sadece anlamak istiyordun zaten. Ben de sana anlatayım istiyorsun belki, hatta senin anlamadığını da ben anlayıp sana anlatayım. Ama işte benim isteklerim farklı; ancak kendini oyalayan entelektüel çabalardan daha büyük… Ve beni dahil ettiğin yerde sakin kalıp neyin ne olduğunu anlatamıyorum, ben oraya ancak inanırsam dahil olabilirim, olabilirdim, inandığım zaman da başka bir şeye dönüşüyor, yani gerçeğe yani sana bana… ben de senin neden bahsettiğimi asla kavrayamayacağını kabul edemiyorum. Saçma sapan bir döngü bu. Dahil olmadığım yerde de kendine dair zihinsel çaban çok ilgimi çekmiyor açıkçası. Yani neden rüyanda beni görüyorsun, ya da neden sadece bana anlatacağını düşündüğün kafa karışıklıkları yaşıyorsun onu da bilmiyorum. İnsan bu kadar azla nasıl yetinir onu da bilmiyorum. Çok kurak bir yer çünkü orası. Düşündükçe kendini hem büyüten hem yok eden. Bir şey ifade ediyormuş gibi gelen ama basit tekrarların etrafında dönüp duran bir çöl. Kavramların bile anlamları değişiyor orada. Her şey gerçekliğini kaybediyor. Önce kavramı seçip onu yalan yanlış kurgular üzerine inşa etmek, tembel bir çabaya dönüşüyor orada her şey. İstediğin kavramı bambaşka bir şeye dönüştürebilir hatta oturduğun yerden her şeyi yaşadığına bile ikna edebilirsin kendini. Lanet olsun hiçbir şeye cesaret edemedin, korkaksın o kadar korkak ki şimdi bile ne istediğini açık açık söylemeye cesaretin yok. Ne hissediyormuşum… Şimdi mi soruyorsun bunu?”

Çenesi titriyor, gözyaşlarını kollarına siliyor. Ayağa kalkıp ellerini sıkıyor, biraz daha durursa yumruklarını kontrol edemeyeceğini biliyor. Kapıyı açıp bahçeye doğru yürüyor. Çizmelerini giyiyor. Lastiğin zemindeki gıcırtısı uzun, bitmek bilmeyen bir çınlamaya dönüşüyor.

Kalkıyorum, ters tarafa doğru artık duyulmayacak mesafedeki sesi hâlâ duyarak yürüyorum. Sağından solundan taşıp duran dolu bir kovayı taşır gibi taşıyorum kendimi diğer kapıya şimdi. Hava kararmak üzere ve yürüyecek yolum uzun. Dökülüp saçılandan geriye ne kadar kalırsa benden, evime ulaştırmaya çalışıyorum. Yaşama ve ölüme karşı aynı kararlılıkta tıpkı bir örümcek gibi.

Deniz Karanfil