2.Mayıs.21

Bazı yayınevleri “çıkış romanı” ifadesini tercih ediyor. Bir yazarın ilk romanı için kullanıyorlar bunu. Çeviri bakımından doğrudur belki ama “çıkış romanı” yerine “ilk romanı” dediğimizde anlam bakımından çok kayıp olmaz sanki, hem de Türkçe söyleyişe daha uygun olmaz mı?

“Öykü koleksiyonu” var bir de ama o düpedüz yanlış tabii. Bir yazarın öykü kitabı için [seçki olmayan, tamamen kendi öykülerinden oluşan kitabı için] “öykü derlemesi” de bir o kadar yanlış sanki.

9.Mayıs.21

Bir dergide iyi bir öykü okuduğumda aklıma ilk gelen kıskançlık, “bunu ben yazsaydım keşke” değil de “bunu ben yayımlasaydım keşke” oluyor artık. Murat Çelik’in Notos’taki öyküsünü okuyunca da yukarıda bahsettiğim iki kıskançlık atbaşı gittiler ama fotofinişle ikincisi kazandı. Demek ki ben kıskanç bir yazar değilsem de kıskanç bir yayıncıyım.

12.Mayıs.21

Üyeleri yıllardır değişmeyen jürilerin kime ödül verdiği önemli değil aslında. Jüri üyelerinin neredeyse hiç değişmediği bir ödülün pek bir önemi yok. Sorunun büyüğü bu sistemde. “Yeni” bir anlayış çıkması mümkün mü bu derebeylik sisteminden? Cevap verelim: Hayır, değil.

Düşünün, yıllar boyunca değişmiyor ödül jürisi. Üstelik bazı jüri üyeleri, birden fazla ödülde jürilik görevlerini ifa ediyorlar. Yıllardır.

Kimse koltuklarını terk etmeyen siyasetçilere kızmasın. Aynı anti-demokratik yapı, ülkenin bütün kurumlarında olduğu gibi, edebiyat ödüllerinde de hükmünü sürmekte. Üstelik, siyasetçiler en azından seçiliyorlar. Bu jüri üyelerini kimin seçtiği, kaç yıllığına seçtiği ise muamma.

Oysa çözüm çok basit: Bkz. Erdal Öz Edebiyat Ödülü. Bu ödülün jürisi altı kişiden oluşuyor ve her yıl bir jüri üyesi değişiyor. Böylece altı yılın sonunda jüri tamamen değişmiş oluyor.

Darısı bu kuralı uygulamayan, jürisi neredeyse hiç değişmeyen ödüllerin başına!

19.Mayıs.21

Bir dostu görmek, iki hoşbeş etmek, birlikte gülmek… Pandemi koşullarında iyice kıymetlendi. Mucize gibi. Dostlarımı görmek, her zaman olduğu gibi, her zamankinden de fazla iyi geliyor bana.

20.Mayıs.21

Sandalyeye oturuyorum. Yanaşıp başını kaldırıyor. Elimle pat pat vurunca dizime, hoop kucağıma atlıyor. Sonra güzelce yerleşiyor kucağıma. Bizim kedi Muhtar, gurul gurul konuşuyor. Ellerimle dinliyorum.

22.Mayıs.21

Biranın bardakta terlemesi… Yaz geldi!

23.Mayıs.21

Ümit Ünal’ın yeni filmi “AŞK, BÜYÜ VS.”yi izledim bugün. Sevdiğim bir yönetmen, sevdiğim oyuncular. Başta Selen Uçer olmak üzere iyi oyunculuklar… Ve fakat fazla romantik geldi bana hikaye. Bir aşk hikayesi, aşkın romantizme batıp çıkması da doğal… Yine de fazla romantik, fazla duygulu geldi bana.

Selen Uçer’in “Güzel bir göz beni attı bu derin sevdaya” performansı, şarkıyı da çok sevdiğimden olacak, filmin en güzel kısmıydı.

24.Mayıs.21

Rüyamda taksiyle Beytepe’ye gidiyorum. Yolsa sohbet ediyoruz. Taksici bir yerden tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum bir türlü. Mezun olamamışım da hocanın birinden bir iyilik isteyeceğim… Öyle zor bir durumdayım. Taksiciye durumu anlatınca, ben de geleyim diyor seninle. Nedense kabul ediyorum. Hocanın kapısını tıklatıyorum, çok gerginim. Taksiciyle ben odaya girer girmez hocam ayağa kalkıyor saygıyla ve İlhan Berk’i selamlıyor. Hocam, taksiciye hocam diyor. Evet, taksici İlhan Berk’miş. Daha kilolu, daha iri yarı bir Berk. Ben nasıl tanıyamadım en sevdiğim şairi diye kahrolarak uyanıyorum.

***

“iyi ki kuş değiliz biz, keşke biz kuş değiliz
çünkü yukarıdan bakmak dünyaya
yaranın büyüğünü görmek gibi biraz da.”

[Oğulcan Kütük, Oğlan Çıkmazı, s. 60]

28.Mayıs.21

Saat 5:46. Dikili. Yerimi yadırgayıp uyanıyorum, sabah kuşları karşılıyor beni. Bir ikisini tanıyorum, martı da var aralarında. Bir an kendimi Ankara’da sanıp martının ne işi var diyorum. Ankara’da olsam, bu saatte uyuyor olurdum, bir iki saat sonra mutsuzluğa batmış bir halde işe gidiyor olurdum. Yine de bir an içim cız ediyor ve Ankara’yı özlüyorum. Tuhaf bir şehir Ankara. İnsan Ankara’yı neden özler ki?

29.Mayıs.21

Sözcükler dergisinin 90. sayısındaki [Mart-Nisan 2021] iki şiir de, Anıl Cihan’ın ve Devrim Horlu’nun şiirleri, yayıncılık kıskançlığımı tetikledi doğrusu.

30.Mayıs.21

Geçmiş yıllarda, Kuzey Ege krallığına iki haftalığına bile geliyor olsam, yanımda en az beş altı kitap getirirdim. Bir iki yıldır akıllandım, üç dört kitap ancak getiriyorum. Eh, yılda bir kez görüştüğüm dostlarım, ailem, biraz toprak, biraz deniz… Kitapperestliğin biraz askıya alındığı bir nadas dönemi oluyor yaz izni. Haliyle.

Bilmece bildirmece: Bu ahval ve şerait içinde, sevgili dostum ve komşum Çağdaş, güzel bir ısrarla bir öykü önerince okuyuverdim. Öykünün karakterinin birden fazla takma adı var, bunlardan biri “03.C.0029”. Bu uzunca öykünün yazarına dair bir ipucu fotoğrafı [onu zaten gördünüz] ise diğeri de güncel bir bilgi: Birkaç ay önce düzenlenen 18. Uluslararası Ankara Öykü Günleri bu yazarımızın anısına yapılmıştı. Verdiğimiz ipuçları, ipin kendisinden uzun oldu: Yazar ortaya çıktı. Peki, öykünün adı ne?

31.Mayıs.21

Gibi gibiyim

Bir şehri özlemekle bir insanı özlemek aynı şey değil elbette. Bir insanı özlemenin zamanla değişip dönüşen rengi, tadı, kokusu var. Her şey tamam, her şey yolunda olsa bile bir eksik var. Olmayan bir organın ağrısı gibi. Fantom ağrısı gibi bir şey bu özlem. Artık yerinde olmayan bir uzvun ağrıması gibi. Olmayan bir şeyin var olması gibi. Her şeyden çok, en çok onun var olması gibi.

***

5-7-5

otun altından
çıkan böcek çok haklı
evini yıktım

Onur Çalı