Canan Sancak

Haftanın altı günü milyon dolarlık gökdelenleri, büyük yeşil parkı ve Metropolitan Müzesi’ni geçiyor, Elli Birinci Cadde’ye geldiğimde sağa dönüyorum. Anahtarı iki kez çeviriyor ve kapıyı kendime doğru çekiyorum. Dükkanımı her sabah altı otuzda açıyorum. Ben ve Pedro her sabah aynı saatte vazolara taze kızıl güller yerleştirirken, masa örtülerini değiştirirken, duvarlardaki tabloların tozunu alırken Meksiko’dan ve İstanbul’dan söz ediyoruz. Mayalardan ve Osmanlıdan. Piramitlerden ve saraylardan. Evet, Türk restoranında çalışan bir Meksikalı.

Büyük yeşil parktaki gölü seyretmeyi seviyorum. Kuğular, sonbaharda sislerin ardında kalıyor fakat yine de cumartesi gündüzleri kalın giyiniyor ve banklardan birine oturup kuğuların dönmesini bekliyorum. Ruhsat yenileme, oturma izni gibi resmi işlemler için devlet binasına gitmem gerektiğinde, genelde pazartesi öğleden sonraları, metroya yürüyorum. Hava çok soğuksa, yağmurluğum inceyse ya da atkım evde kaldıysa Pedro’dan beni metroya bırakmasını istiyor, farenjit olmamak için paltomun yakalarını boynuma siper ediyor ve teslimatlar için kullandığımız motosiklete biniyorum. Fena bir aşçı sayılmam ancak berbat bir sürücüyüm. Gözlerimi yumuyor ve çarpışan arabalar görüyorum. Hız, kütle, momentum. Gözlerimi açıyorum. Cep telefonlarıyla konuşurlarken karton bardaklardan kahvelerini yudumlayan insanları, sol elde taşınan evrak çantalarını, göğüslere bastırılan ders kitaplarını, şık ceketleri, taşlı-tokalı-fiyonklu topuklu ayakkabıları daha iyi görebilmek için rüzgarın içinde kaskımı geriye itiyorum. Bu, hiçbir arabanın size sağlayamayacağı şey. Rüzgarı böylesine hissetmek. Özgürlük. Leylak rengi plastik koltukta otururken ya da ortadaki demir çubuğa tutunduğumda -kısacası daima- yalnız ve yalnız ışığı ve zamanı düşünüyorum.

Ben sosları hazırlıyorum, kuzenim sebzeleri yıkıyor. Ben iç harcı hazırlarken o, tatlı tepsilerini yağlıyor. Yorucu akşamlarda garsonlar üniformalarını askılara asıp çıktıktan sonra biz ikimiz, kardeş çocukları, önlüklerimizle kapının önüne çıkıyor ve sessizlik içinde birer sigara içiyoruz. Sonra o, ışıkları söndürüyor, ben anahtarı kilitte iki kez çeviriyorum. Trafik ışıklarından karşıya geçiyor, köşedeki hamburgercide iki King Burger siparişi veriyoruz bazen. Ben kolama buz istemiyorum. Yazları bile.

Müzelere ve kitapçılara yalnız gidiyorum. Kuzenim ve kız arkadaşı bilimkurgu seçtikleri film gecelerine beni de davet ediyor. Onlar birer bira içiyor, ben sodama limon atıyorum. Kalabalık barbekü partilerinden hoşlanmıyorum. Ailecek gittiğimiz piknikleri hatırlıyorum. Zamanın açtığı bir başka yarayı.

İnatçı kavanoz kapaklarını sıcak suda bekletip tek hamlede açıyor, gömleklerimi de önlüklerimi de daima ütülü ve temiz tutuyor, müşterilere de çalışanlara da sık sık gülümsüyorum. İşimi iyi yaptığıma inanıyor ve kendimi genelde iyi hissediyorum. Fakat ne zaman çarpan bir kapı, devrilen bir bardak, düşen bir elma görsem zamanda geriye gidiyorum. Hiçbir nehir bir insan kadar değişemez. Oysa ışık düğmesine bastığımda, lavaboda yüzen yeşilliklere, rondonun dönen bıçaklarına, açılıp kapanan musluklara, kutlama pastalarının eriyen mumlarına, mikrodalga fırının ışığına, turistlerin fotoğraf makinelerindeki merceklere baktığımda hâlâ aynı şeyi hissediyorum.

Restoranımın adını gizli tutacaksanız diyeceğim şu: Pişirebildiğim lezzetli şeyler yalnız yadigar tarifler. Onları da bilmeden ezberlemiş olmalıyım çünkü mutfak salonun karşısındaydı, kapıları da ardına dek açıktı. Çeyrek asır boyunca kadife kumaşlı kanepeye oturup televizyonu, mutfak tezgahını, evin duvarlarını seyretmek dışında iki başka şey daha yaptım: Her yıl dergi aboneliğimi yeniledim ve her gün hasta çorbası pişirdim. Aşçılık diplomam yok, yemek kursuna da gitmedim. İstanbul’da fizik okudum. Yaşamım boyunca severek yaptığım tek şey bu.

Kuzenim ve ben ayda bir kez iki yüz elli kilometre batıdaki bir çiftlikten restoran mutfağına sebze kasaları getiriyoruz. Yol boyunca hiç konuşmuyor yalnızca müzik dinliyoruz. Çiftlik sahibi lastik çizmeli, kovboy şapkalı bir kasabalı. Boş vakitlerinde civardaki vadilerde yürüyor veya balığa gidiyor, böyle günlerde kapıyı kızı açıyor ve ödemeyi o alıyor. Ona benim de bir zamanlar bir çiftçi kızı olduğumu söylemiyorum. Onun için bu, en iyi ihtimalle milyarda sıfır nokta bir buçuk fakat belki siz görmüşsünüzdür. Yeşil fon üzerine krem rengi harflerle Çelik Baklavaları yazan tabelayı. Beş şubenin ilki açıldığında tatlılardaki bütün cevizler babamın ve amcalarımın elleriyle toplanır, ahşap mutfak kapısının arkasına yığılırdı. Yalnız baklavalar değil, tarlalar ve dükkanlar da uzun zaman önce satıldı. Bizler, mirasçılardık: Yedi çocuk, matem örtülü iki eş ve ihtiyar bir kız kardeş. Bankadaki parayla alınan ilk şey New York’a tek gidişlik iki biletti. Konsolosluktan çıkıp kendime trençkot satın almak için girdiğim mağazanın kabininde aynada yüzüme baktım. Kırk beş yaşımdan sonra yakası kürklü paltolar giymeye ve seksen yaşımı doldurduğum gün, hâlâ sağsam elbette, bütün nakit birikimimle Antarktika’ya giden bir gemiye binmeye karar verdim. O gemilerin Arjantin’de bir limandan kalktığını kızıl saçlı belgesel spikerinden öğrenmiştim. Çarşamba akşamları. Saatler 21:30’u gösterdiğinde. Çaydanlığın altını yakar, kumandanın tepedeki kırmızı tuşuna basardım.

Buraya iki sonbahar önce, on beş yıl dokuz ay gecikmeli olarak geldim. Kuzenim valizleri beklerken ben, ülkedeki ilk çişimi yapmak için havalimanındaki tuvalete girdim ve -biriyle yolculuk etmenin en güzel tarafı budur; aynı anda iki işi halledebilmek- ellerimi kurularken aynada yüzümü inceledim. Gelen yolcu katının yürüyen merdivenlerde durdum, Duty Free’den gelen pop müzik eşliğinde ıslak gözlerimi gömlek manşetlerime sildim. On beş yıl ve dokuz ay. Öğlen güneşinin altında tütsü kokulu taksinin arka koltuğundan indim, resepsiyon görevlisine yaşamım boyu sanki hiç ağlamamışım gibi gülümsedim. Birdenbire bütün ışıklar yandı çünkü oda kartımı yuvasına yerleştirdim. Akrebi yedi tur çevirdim ve deri kordonlu saatimi komodinin üzerine koydum. Çekmeceyi kullanmadım. Unutmamak için. Mini barın kapağını, mermer küvetin musluğunu ve dergimin kapağını açtım. 181. sayı: Venüs’te Yaşam Bulundu. Şampanyamdan bir yudum aldım. Otuz dokuz yaşındaydım ve hayatım yeni başlamıştı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, uzak bir kıtaya tek başıma gelebilecek kadar güçlü bir kadın değilimdir; kalp, zamanla cesaretini yitirir. Bir fizik kanunu değildir bu fakat yine de böyledir.

Bütün bunlara bir çarpışma sebep oldu. Mezuniyetime kimse gelmedi. Ben lacivert, püsküllü kepimi havaya fırlattım, bir araba anneme çarptı. Kan ve kaos. Eve dönebildi fakat iyileşmedi. Otobüsler İstanbul’dan memleketime yarım günde gider. Kararımı verdim. En münasibi, öylesiydi. Ve muavinden bir bardak su rica ettim.

Hastalığının iyi yanı şuydu ki kimse evlenmem gerektiğini düşünmedi. Çocuk doğurmadım, çocuklarım için çalışmadım. Basık binalı bir etüt merkezinde öğretmenlik yapmam gerekmedi. Tebeşir tozuna bulanmış bir beyaz önlük giymedim hiç, çantamda test fasikülleri, kolumda ilk girişte kazandıran soru bankaları taşımadım. Yeterince meşguldüm. Paraya gelince… Onu benim yerime kazanan başkaları vardı. Fakat bir gerçeği unutmuştum: Zaman, geçmişti.

Yaşamımı özetlemem gerekirse uzatılan mikrofona şunları söylemek isterim: Hasta annesine bakmakla mükellef bir fizikçi. Kırk bir yaşında. Hiç evlenmedi. Kalemi ve kitabı bıraktı, öğrenci vizesini hiç kullanmadı, kabul evraklarını ve ders kitaplarını çöpe attı. İçinde unuttuğu piller en sevdiği hesap makinesinin mahvına sebep oldu. Uzaya atılan roketleri, gezegen seyahatlerini televizyondan seyretti. Uzun yıllar gezegen posterleri biriktirdi.

Annemin ölmesi on beş yıl sürdü. Kimse bunun bu kadar uzun süreceğini düşünmemişti.

Annem öldü ve babamın yanına gömüldü. O gün eve yalnız döndüm ve ne yapacağımı düşündüm. Tavalardan ve tencerelerden daha iyi bildiğim bir şey yoktu artık. Dokuz ay sonra valizimin fermuarını kapattım ve kuzenimi aradım.

Şimdi burada, yeni yaşıma girdiğim bu yirmi bir aylık yuvada, restoran sandalyelerinden birinde oturmuş bir yerlerde birilerinin bir karadelik bulmasını beklemekteyim.

Birkaç saniye içinde yaş günü pastamın mumlarını üfleyeceğim.

Ne dileyeceğimi az çok tahmin edersiniz, değil mi?

Canan Sancak