Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 90. Gün:

ORADA BİR YER

NE ZAMAN? 
Bir yaz gününün sakin ikindisinde, 
NEREDE? 
çevresindeki gür ve yeşil ağaçların gölgesinde, 
NEREDEN? 
birkaç asırdır yer altında uyuyan tarihin içinden 
NASIL? 
bir mucizeyle toprağı delerek çıkmış, 
NEREYE? 
tek taşlı pırlanta yüzük gibi göz alan bir Osmanlı Av Köşkü’ne bakan
NEREDE?
kır kahvesinde 
NE YAPMAK? 
oturmak ve 
NE-DEN? 
önümdeki işlemelerle bezenmiş semaverden, 
NASIL? 
tenine parmakların dokunuşunu bekleyen ince belli bir saray kadını zarifliğiyle 
NEYE? 
telkari motifli bardak altlığında duran çay bardağına 
NE YAPARKEN? 
çayımı doldurmak için uzanırken, 
NE ZAMAN? 
bir ikindi vaktinde 
NEYİN? 
akşamın habercisi hafif bir esintinin 
NASIL? 
yaprakları titreştirdiği gibi 
NE YAPAN? 
gönülleri ve duyguları titreten 
NEYİN? 
Bestenigar faslının ara taksiminin 
NİÇİN? 
tatlı nağmesini duymak için 
NEREDE? 
Edirne’de eski Sarayiçi’nde olmak isterdim.

93. Gün:

SU’DAN DAMLALAR

Yuvadan uçtuğum yıldı.

İzmir’den İstanbul’a Çanakkale üzerinden gece otobüsüyle gitmekteyim. Başka bir deyişle, kaderin elindeyim. Solda, en arkadan birkaç koltuk önde oturuyorum. Yolda herkes uyumaya çalışıyor. Başaran var, başaramayan var. Ben ikinci gruptanım. Otobüsün benden tarafındaki hareketlilik, uyumama pek fırsat vermiyor: Yol boyunca uğradığımız yerlerde inenler, binenler oluyor. Son anda bilet alanların arka koltuklara yönlendirilmesi de cabası. Uyumayanlar, sigaralarını tüttürüyor; dumanlarda garip rüya şekilleri. Şoför mahallindekiler karanlığı yaran far huzmelerinin gösterdiği yol bandının, durmadan onlara doğru genişleyerek sürüklenmesinin hipnozuyla yarı uykulu haldeler. Usturupla kısılmış, güçlükle duyabildiğim radyodan Türkçe aranjmanlar dökülüyor — “Seni beklerim öptüğün yerde.” Gece yarısını geçe Çanakkale’ye girmekteyiz. Limana kadar sokaklar bomboş. Araba vapuruna binmeden kıyıdaki derme çatma kahvedeki mola, muavinin uyuyanları uyandırmamaya gayret eden utangaç sesiyle yolculara duyuruluyor. İniyorum. 

Kahvehane’nin önündeki tezgahlarda Çanakkale Zaferini ve Truva’yı hatırlatan, insana eklektiklik duygusu veren, sayısız turistik eşyalar; anahtarlıklar, cüzdanlar, oyalı yemeniler, biblolar… Hava alma isteğim ağır basıyor. Kahveye giresim yok. Gelgelelim içerden bir müzik sesi geliyor. O zamana kadar duyduklarıma hiç benzemeyen ezgiler bunlar. Plaktaki ses de davudi mi davudi. Kahvenin önünden ayrılamamaktayım. Dışarısı soğuk. Müzik beni içeri çekiyor. İçerisi sigara dumanlı ve sobalı bir “sarı sıcak” ortam. Sanatçıdan büyüleniyorum. Bir süre dinledikten sonra, beni başka bir gezegenin halkından sayan bakışlara kendimi hazırlayıp kahveciye sesin sahibini soruyorum. Demliği çaydanlığın üstüne koyarken gözlerini devirerek, Ruhi Su, diyor. Dinlememi bir bardak çay içimi uzatıyorum. Kahvehanenin devrimci ruhundan payıma düşeni alıp otobüse dönüyorum. Molanın bitmesine az var. Yerime oturmadan önce arka koltuklara gözüm takılıyor. İki koltuk arkamda eli yüzü düzgün, sırım gibi hâki parkalı iki genç uyumakta. Benden birkaç yaş büyük görünüyorlar. Yolcular yerlerini doldurmaya başlıyor. Ve Şoför! Karşıya geçiyoruz: Eceabat.

Gelibolu’ya kadar gece karanlığında boğazın manzarasından murat alamadığımız virajlı yoldan ilerlemekteyiz. Bir saat sonra, Gelibolu’nun dışında jandarmalar tarafından durduruluyoruz: Kimlik kontrolü. Arkada oturan parkalı gençlere sıra gelince, iş uzuyor. Sessizce otobüsten indiriliyorlar. Bekliyoruz. Son emre göre, onlarsız yola devam. Artık uyuyabilirsem uyumak istiyorum. 

Gözlerimi açtığımda hava ışımış. İstanbul’a yaklaşılıyor. Önümüzde bir kamyon gitmekte. Kamyon lebalep atla dolu. Sıska, kemikleri çıkmış kirli renkli atlar bunlar: kesime götürülüyorlar. Hangi yer sofralarında hangi midelere girecekler, kim bilir? Atları geride bırakıp yola devam. Trakya otogarına yaklaşıyoruz. Topkapı surlarının hemen dışında.

Ertesi günün gazetelerinde, arananlar listesinde ilk beşin içinde olan ve bir devrimci örgütün üst kadrosunda yer alan iki kişinin Trakya’da yakalandığı haberi fotoğrafları, adları ve aranma nedenlerini oluşturan bir dolu eylemleriyle birlikte veriliyor. Gözüm gazetede başka bir haberi arıyor. Hayalimdeki ironik başlık: “İnsanlara hasta atları yediren gastro çetesi atlarla birlikte kıskıvrak yakalandı.” Sayfaları çeviriyorum. Böyle bir haber yok. Olmasın da! Belki, birileri gastroyu Kastro diye anlar. Tanrı korusun!

97. Gün:

OLASI KARŞILAŞMALARIN GÜNÜ

Sokakta dolaşırken hayal meyal farkedilen bildik bir yüz; her karşılaşıldığında düşünmeden selam verilen biri; rastlandığında durup iki laf etme cesareti veren tanışlar; aniden karşımıza çıkan ve bizi kafeye davet eden bir arkadaş; yürüdüğümüz yol boyunca bize eşlik etme ve akşam izlediği filmi anlatma sevdasında kafa dengi bir dostumuz; büfeden aldığı sigara paketini açarken rastladığımız, bahçemizi gerektikçe düzenleyen tarım işçisi; her zaman lokantasında olan ve şimdi bankanın önünde gördüğümüzde tanımakta bir saniye geciktiğimiz lokantacı; berberin önündeki sandalyede oturan süngüsü düşmüş eski Belediye Başkanı; Kaymakam’ın resmî plakalı arabasını yol ortasına park etmekten çekinmeden eczacıya bir haber ulaştıran Kaymakam Şoförü; yanından geçen herkesin laf atmadan duramadığı, güneşe uzanmış boz tüylü yaşlı köpek Pakize; yara bandından çakmağa, el fenerinden oyuncağa kadar yüzbir çeşit mal satan ve hep aynı uzamda tezgahını açan işportacı; her öğle tatilinde dışarı fırlayıp işlerini gören belediye çalışanı; parka kadar yürüyüp dönerek siyatik sinirini terbiye eden postane emeklisi; meydandaki Atatürk heykelinin kaidesine oturmuş soluklanan bir çocuk; kitap sergisinde gezen kitap kurdu burnu büyük şair; ATM’den para çekerken bankanın güvenlik personelinden yardım isteyen ünlü ressam; gölgesinde dinlenilen asırlık çınar ağacı… Kendi var oluş zamanımızın içinde, onun belli bir dilimini paylaştığımız; aynı rüzgarlı havayı soluduğumuz aynı insanlar, aynı doğa, aynı tarih.

100. Gün:

Tam “En iyisi yaşamı, tek mucizesinin aşk olmasına izin vermeyecek dolulukta yaşamaktır. Sanat ve edebiyat da bu mucizeler arasındadır” yazacaktım ki, büyük şairimizin şu dizelerine rastladım: 

Bir kerre sevip vuslata erdiyse cihanda,
Ömrün iyi rüyasına dalsın uyusun ruh
.”

Üstat Yahya Kemal, bir ömür aşkla avunmak neyimize yetmez, buyurduktan sonra ne demeli?