“Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten”
Nâmık Kemal, Hürriyet Kasîdesi

Tanpınar, modern Türk edebiyatının oluşumunu “medeniyet krizi” olarak kavramsallaştırır. Günümüzde de birçok sosyolog, felsefeci ve edebiyatçı bir “geç kalmışlıktan” söz ediyor hatta daha da ileri giderek “zorla medenî” olan Osmanlı’nın travma geçirdiğini, psikolojik rahatsızlıklarını Cumhuriyet’e taşıdığını belirtiyor. Sanki Batı’nın “düzyası”sı Doğu’nun “şiir”ine saldırmıştı. Hazır genelleme yapıyorken şunu da söyleyelim. Doğunun dili mecazlar, imgeler, alegoriler, semboller vb. nice “doğrudan söylenmeyen” bir dil sistemine sahip. Ne olursa olsun ima edilecektir. Tam olarak bir açıklama, meseleyi temellendirme, sorunları çözmeye yönelik bir akıl yürütme zinhar haram ilan edilmiş gibi. Ticaret hariç bütün kamusal ve özel alanlarda bütün kelimelerin üstünde bir örtü varmış gibi yaşanıyor. Üstelik bu en çok da siyasi sahnede kendini göstermekte.

Bir medeniyet krizi önce edebiyat ve dil krizinde görülürken bunun bir siyaset krizine dönüştüğünü de yıllarca tartıştı “aydınlarımız”. Oysa Osmanlı şiirle geçen yıllarında düzyazıyı alelade buluyordu. Şairlerin çoğu saraylarda sultanlara methiyeler düzüyor, binlerce hayal aleminden hepsi defalarca kullanılmış mazmunlarını tekrar tekrar diziyorlardı. Tanpınar, bunu İslam’da trajedinin olmamasına bağlamakla beraber, eski şiiri bir “saray istiaresi” olarak görüp “neden geç kaldık ve terakki olmuyor” meselesine başka bir noktadan bakıyordu. Yahya Kemal de İslam’a yüklenerek resimsizlik meselesinden başlayarak nesirsizlikten, Türklerin düzyazı bilmediğinden, birkaç seyahatname ve tezkire dışında nesir namına bir şey üretemediklerinden dem vuruyordu. Toplarsak, suç İslam’ın mı? Bütün sorun teolojik mi? Belki de halk konuşamıyordu. Konuşmayan bir halkın “Halk Edebiyatı” vardı. Üstelik pejoratif anlamda bir halk edebiyatından bahsediliyordu erken cumhuriyete kadar. Malazgirt’ten girdiğinden beri devletin peşinden sürüklenen, “madunluğu küstah”[1] olan bir halkın dili olamaz. Duygularının diliyle konuşur. Spinoza ve sayısız filozof duyguların çok kolay manüpülasyona uğradını yüzyıllardır söylüyor. Akıl yürütmenin eksik olması, eleştiriye kapalılık, kendi varlığını öteki üzerindeki nefretle kurabilen bir halk, elbette şiire koşacaktır. Burada şiir, insanları faşizme götürür demek istemiyorum. Ama nesirsizliğin temelinde bir problemi, krizi etraflıca konuşamamak olduğunu düşünüyorum. Yahya Kemal’in bıraktığı yerden devam ederek, neden nesirsizliğe bulandığımızla ilgili bir takım çıkarımlarda bulundum. Şimdi buraya kadar sen de bir sürü muğlak ifade kullandın diyeceksiniz. Haklısınız, lakin muğlak ifadelerimi örneklerle izah etmeme müsaade edin lütfen!

Şiir ya da şiirsel ifadeler siyaset için vazgeçilmez bir kaynak. Viktor Şiklovski, meşhur “Teknik Olarak Sanat”[2] makalesinde düzyazının şiirden sonra geldiğini ve “sıkıcı” olduğunu belirtmekte. Bunu iyi bilen siyasetçiler, neredeyse bir şair gibi davranmakta, kitleleri harekete geçirecek o “büyülü” sözleri dillerinden eksik etmemekteler. Peki, halk gerçekten düzyazıyı sıkıcı mı buluyor? Herkes şiir mi seviyor? Eğer beynimiz dilin kelimeleri dizme biçiminde kolay olanı tercih ediyorsa demek ki beynimizin arzusunu gıdıklayan şeyi, yani şiiri de hoş buluyor. Birkaç örnek vermekle yetineceğim sadece:

“Yatağına kırgın akan ırmaklar gibi; dününe, diyanetine ve milli dileklerine kapalı duranların özü yalan, sözü yavan, tözü talandır. Bunların hizmetkarlığı fikre değil fitneyedir. Vücuda giren virüs nasıl damarda geziyorsa fitnenin de yayılması bu sayede mümkün olmaktadır.”[3]

Devlet Bahçeli’nin bu sözlerini şöyle de dizmek mümkün:

Yatağına kırgın akan ırmaklar gibi
Dününe, diyanetine ve milli dileklerine
Kapalı duran özü yalan
Sözü yavan tözü yalandır

Bunların hizmetkarlığı
Fikre değil fitneyedir
Vucüda giren virüs
Nasıl damarda geziyorsa
Fitnenin de yayılması
Bu sayede mümkün olmaktadır

Biraz aşırı-yorum yapılırsa asonans, aliterasyon ve kafiyeler kolaylıkla bulunabilir. Ötekiye duyulan edebî “sitem” başka türlü mesela pirüpak bir nesirle anlatılamaz mı? Neredeyse birçok siyasetçi Türkiye siyasetinde bu “şiirsel siyaset”i halk üzerinde uygulamıştır. Bunu en çok uygulayan siyasetçilerden biridir Devlet Bahçeli. Siyasetin çoğunda da olan bu “nesirsizlik belası”nı Yahya Kemal, Edebiyata Dair kitabında “Resimsizlik ve Nesirsizlik” başlıklı yazısında şöyle tarif etmişti:

“İyi nesir hani Yunâniler’in bilhassa ve bilhassa Latinlerin nesir dedikleri nesir, nihayet vaisleri olan Avrupalılara miras bıraktıkları nesir, hulasa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir Araplarda da yoktu. Acemlerde de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem’in tilmizleri olduğumuz için ayrıca da kendi milli kusurumuz olarak az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Mâzîmizi muhayyilenin bütün kudretiyle kağıtların üzerine enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst kayıd ve tescil bile edemedik… Nesrimiz, resmimize göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurları mâlûldür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.”

Dilin yapısının kaygan ve güvenilmez olduğu Derrida dahil birçok düşünür tarafından yıllardır tartışılıyor. Dil, özellikle dış dünya ile kurduğu ilişkide keyfi seçimler yaparken, birçok adlandırmayı da günün ihtiyaçları ya da kolektif hafızasından ödünç alarak gerçekleştirmekte. Dilin bu kayganlığının istismar edildiğini ve şiirsel söylemin, mecaz yapmanın neredeyse hayatın her alanında bir manipülasyon aracı, eski tabirle bir Althusserci ideoloji olduğu ve kullanıldığı görülmekte. Bir nesir/düzyazı geleneğinin eksikliği devleti de kuşatıyor. Devlet, çok temel ihtiyaçları bile şiirsel ifadelerle bastırabilmekte. Örneğin Kıbrıs sorunuyla ilgili Devlet Bahçeli’nin şu açıklamalarının ne kadarı nesir ne kadarı mecazdır:

“Bize göre Türksüz Kıbrıs; çatlamış toprak, çökmüş bina, silinmiş tarih, kavrulmuş yürek, kanı çekilmiş damar, kalbi durmuş bedendir.”[4]

Kıbrıs sorunu hakkında ne söylerseniz söyleyin, hangi raporu, makaleyi veya tartışmayı öne sürerseniz sürün, bu “Kıbrıs Sorunu Şiir”i hepsini söylem alanındaki iktidarlığıyla alt üst etmekte. Bir sorunu tartışırken önce sorunun adının doğru konulması, neden-sonuç ilişkisinin iyi kurulmuş olması gerekmez mi? Eğer bir kavramın Spinozacı anlamda “en yakın nedenine” ulaşmadan tanımı yapılırsa bu o kavramı yanlış tanımladığınız anlamına gelir. Yanlış tanımlanmış kavramlar dolaşıma girdiğinde keyfi bir şekilde değişerek zihinlerde yer edinip yeniden üretilip kamuya sunulur.

Türkiye siyasetinde nesirin insanları heyecanlandırmadığı bir ortamda şiirsel siyasetin demokratik bir eleştiri alanı açması mümkün mü?

Osman Damla


[1] Bkz: Bülent Somay, Madunların Küstahlığı.

[2] Viktor Şiklovski, “Teknik Olarak Sanat”, Yazın Kuramı: Rus Biçimcilerinin Metinleri. Çev. Mehmet Rifat ve Sema Rifat.

[3] Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin, sosyal medya hesabı twitter üzerinden yayınladıkları mesajları. 20 Şubat 2021 (mhp.org.tr)

[4] Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin, TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma. 17 Kasım 2020 (mhp.org.tr)

Kaynakça

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY.

Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yay.

Tzvetan Todorov, Yazın Kuramı/Rus Biçimcilerinin Metinleri, Çev. Mehmet Rifat ve Sema Rifat, YKY.

Bülent Somay, Çokbilmiş Özne, Metis.

Derrida, Edebiyat Edimleri, Çev. Ali Utku, Mukadder Erkan, Otonom Yay.