Duran Emre Kanacı

İskenderiye, 1802

Peygambere iki kez rastladım.

İlki, dört sene evvelki Piramitler Muharebesi’nin akabindeydi. Kahire’nin yanı başında, İmbaba bölgesinin Aziz köyünde kurulan karargâhtaydım. Gözlerimizi ufuktan, göğün altına sıralanmış piramitlerden alamıyorduk. Askerlerim, bu günah yapılarını toplarımızla yerle bir etmeyi derinden arzuluyorlardı fakat birbirlerine anlatamasalar da eski tanrıların piramitleri hâlâ gözettiği korkusu yüreklerini sıkıştırıyordu. Ancak Mısır’ın fethi tamamlanınca o tanrılardan geriye kalanları ateşe verecektik, bu gizli sözü bize General Bonapart, kendi ağzından vermişti. Muzafferdik; kadehlerimizi önce ona sonra bize, Doğu Ordusu’na kaldırdık. Benim kadehim boştu. Siyahlar içinde bir kadın sallanarak yaklaştı. Şarap ekşimişti. Bir piyade çadıra girdi, iki yüz kaybımız olduğunu haber verdi. Murad Bey’in meşhur köle-ordusu Memlûk ise belki yirmi bin ölüsünü kızmış kum tepelerinde, nemli havza toprağında bırakmıştı.

Kulağımıza mağlubiyetin en büyük bahanesi çalındı sonra; esirler, Memlûk’un lanetlendiğini anlatıyorlardı. Çölde eski bir mezar açılmış; topraklarını gasp eden yabancıları kovmaya yeminli, hastalık yayıcı bir cin serbest bırakılmış. Cin, bir zamanlar yüce krallarının ayak bastığı kumlar üzerinde terör estirecek; bunu yaparken yabancıları Arap, Türk, Fransız diye ayırmayacakmış. Memlûk açıkça, bereketli Nil havzasını kaybetmeyi asırların şanına yakıştıramıyordu. Oysa o günlerde asırların şanından geriye kalanı da vergi olarak İstanbul’a ödemekteydi. Teferruatın ehemmiyeti yok. Bizler rütbelerimizin ağırlığıyla ne Memlûk’un yerle yeksan ettiğimiz teşkîlâtını ne de askerlerimizin fısıltılarına yüklü hikâyeleri önemsiyorduk. Zîra zaferlerden sonra bu hayalet hikâyelerine çok rastlanırdı. Fakat yabancıları kovma arzusu, işte bu kulağa pek hayırlı gelmiyordu.

Neden sonra gözcüler, Piyade Komutanlığına Nil’in doğu yakasında garip bir tür hareketlilik olduğunu haber verdiler. Yaverim ve tanımadığım bir piyadeyle nehri kontrole çıktım. Zararsız görünen bir kalabalık karşı kıyıdaki harabelerde toplanmıştı. Suya yaklaştık. Kalabalık açıldı, ortalarında çıplak bir kadın belirdi. Dikkatli bakınca bedenini bir tülle sarmış olduğunu gördüm. Kükremeler. Koca bir aslan sazlıktan atladı, kadına yürüdü. Elimi kaldırıp hareketlenen yaverimi durdurdum. Aslan, insanların arasından geçiyordu. Kaşlarımı çatıp süzdüm onları, Müslümanlara benzemiyorlardı. Öyleyse Kıpti’ydiler, Mısır’ın eskileri. Tam da harabelerin gölgesine yakışan insanlardı. Terimi sildim. Kadın, güneşin altında kavruluyor olmalıydı, bizden yana yürüdü. Beline kadar suya girdi. Ellerini, avuç içleri suya bakacak şekilde açtı. Aslan bu yakaya doğru kükrüyordu. Kadın suya vurdu. Beraberimdekilere yerlerinde kalmalarını emrettim. Geri çekilecek ne vardı? Tıslamalar. Yaverimin bacağına dolanan kırmızı başlı yılanı fark etmekte geç kaldım. Anında öldü. Başımı istemsizce kadına çevirdim. Suyu bir kez daha avuçlarıyla dövdü. Piyade ötede dalgalanan Fransız bayrağına doğru koşmaya başlamıştı bile. “Korkak,” diye haykırdım ardından. Vızıldamalar. Kara bir bulut palmiyelerin arasından fırlayarak adamı daha tepeye varamadan yuttu. Hemen ileri, suya atladım. Arı ya da bir tür sinek, her neyseler kocamandılar! Yüzeyde uçuştuklarını görebiliyordum. Nefesimi tutabildiğim kadar kaldım aşağıda. Başımı çıkardığımda kadınla göz göze gelmeyi bekledim. Yoktu. Kimse yoktu. Karşı kıyıda sadece küçük bir yaratık, galiba bir ceylan su içiyordu. Derken aslan, başı kırılmış bir heykelin arkasından fırlayıp ceylanı boynundan yakaladı. Kaçtım.

Ertesi hafta ordu gazetesinde, yerlilerin peygamber denen bir adamı kendilerine lider seçerek İskenderiye’ye kadar yayılacak bir isyan dalgası hazırlığında olduklarını okudum. İçimden “kadın” diye düzelttim. Esirleri tekrar sorguladım. Bahsettikleri o lanetli mezarın, Kahire’nin yirmi beş mil güneyindeki Dahşur kentinde olduğunu öğrendim. İsyan zehri buradan yayılıyor olmalıydı. Peygamber ister yetenekli bir diplomat olsun ister tanrıları tarafından gözetilen bir büyücü, onunla çarpışmaya hazırdım. Fethin önünde duranları ezip geçecektim.

Şafak sökerken piyade grupları eşliğinde yola koyulduk. Hâlen silahlı olabilecek küçük Türkmen yerleşkelerine yaklaşmadan Dahşur’a vardık. Kentin hayret verici bir güzelliği vardı. İncir ağaçları arasındaki sütunlara işlenmiş tanrılar hâlen canlıydılar. Yerliler suskun, onurlu insanlardı. Kimse bizi engellemeye kalkmadı. O gün kılıcımı yalnızca bir kere kullanacaktım.

Öğle saatlerinde mezarı bulduk. Doğuya bakan kapısında aslan başlı yüz heykel vardı; iç odasında peygamber, çıplaktı. Kalın bacaklı, yanık tenli bir kadındı. Tülünü bedenine sardı, birkaç tütsü yakıp bana döndü. Gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Bakışlarım bir an bedenine kayacak olsa muhakkak bir büyü ile irademi bağlayacaktı! Ellerini birleştirdi. Dilimi hiç zorlanmadan konuşmaya başladığında, askerlere dışarı çıkmalarını emrettim.

“Adım Sekhet,” dedi, “Aslan başlı Katliam Hanımı, nehir insanlarını korumak için bedenimde yeniden dünyaya geldi.”

Gölgesi, arkasındaki duvara düşüyordu. Kral olduğunu düşündüğüm uzun kavuklu bir adamın omuzlarından tutmuş aslan başlı bir kadın, kralın düşmanlarına ateş kusuyordu. Bir tanrıçaydı bu. Katliam Hanımı. Onun resmedilişine hayran kalmıştım; ince belinden sarkan tüller duvarlar boyunca uzanıyor, ellerini göğüslerinde birleştirmiş yanık tenli insanları bellerinden birbirlerine bağlıyordu. Tütsü dumanı genzimi yakarken gerçeğin korkunçluğu karşısında titredim, zihnimi berrak tutabilmek için peygamberin deli bir kadın olduğuna kanaat getirdim.

“Mısır, ezilip geçilebilecek kum tepeleri değil, yaşlı bir insan tapınağıdır,” dedi küçük bir divana çöküp saçlarını taramaya başladığında. “Nehir insanları asırlardır bu tapınağı güçlendirmek için yüreklerinde bir taş büyütür. Bu taşlar, insanları tapınağın duvarına bağlar. Tapınak, insanlarla göğe yükselir.”

Kılıcımı çekmek için elimi uzattığımda kalktı, yanıma vardı. Sendeledim. Söylediğine göre yüreğinde bu taştan barındırmayanlar, işte onlar göğe yükselemeyecek, yok olacaklardı. Peygamber avuçlarını titreyen göğsüme bastırdı. İlk kez kokusunu aldım onun, ciğerlerime dolan nefes eskinin, eski ve neredeyse unutulmuş olanın ağırlığındaydı. Başım dönüyordu, eğilip midemi tuttum. Uzaktan piyadelerin çığlıkları kulağıma çalındı. Son bir felaketti bu. Doğrulup peygamberi kolundan çektim, dışarı çıkardım. Askerler yerdeydiler. Kaşınıyor, kusuyor, kıvranıyor ve ölüyorlardı!

Kükremeler. Kılıcımı çekip ona, Sekhet’e döndüm. Katliam Hanımı kükrüyordu, köpek dişleri belimdeki Fas kamasından daha keskindi. Muhakkak bir kâbusun içindeydim. Fakat gözlerim kapanırken, havaya salladığım kılıçla kolunda kanayan bir çizik bırakabildiğimi gördüm. Kendime geldiğimde kanı, kılıcın ucunda kurumuş kalmıştı. Bu ikinci ve son karşılaşmamız oldu. Uzun bir zaman sonra ordu gazetesinde ölüm haberini aldım. Komutanlık yerlilerin peşine bedevi kabilelerinden paralı askerler takmış, peygamberin izinin bulunduğu haberiyle üzerlerine bölüklerce kuvvet göndermişti. Peygamberin bedeni kimsenin birleştiremeyeceği parçalara ayrılmış, eski tanrılara maddi bir taht olmaktan çıkarılmıştı.

General bir sene sonra anayurda döndüğünde ordudan affımı istedim. Nehrin Akdeniz’e açıldığı kuzey villalarının birinde ikamet ediyorum şimdi. Peygamberin kokusunu aklımdan çıkarıp atmaya çalışıyorum, nâfile. Onun kokusu sokaklarda eşeklerin sırtına palmiye yaprakları yüklemiş geçen adamlardan, bahçemdeki keçiboynuzlarını toplayıp güneşe seren kadınlardan çalınıyor burnuma. Nehir yatağına yuvalayan dalgıçkuşlarından, taşkınlık dönemine giren nehrin dalgalarından yayılıyor. Ve kahverengi topraktan. Ben ise ancak şimdilerde fark ediyorum, yüreğimde ağır bir taşın büyümekte olduğunu.

Duran Emre Kanacı