4.Temmuz.21

Öykücüler Cemiyeti Başkanı Feridun Bey’in Gizli Defterinden

Öykücü diye bilinirdik. Namımız böyleydi. Yıllar içinde oluşmuş küçük cemaatimizden yanılıp şaşırıp roman yazmaya teşebbüs eden olduğunda aforoz ederdik. Fakat bunu öyle incelikle ve sinsice yapardık ki eskiden öykücü yeni romancı olan, bunun farkına varsa bile, elinde bizi suçlayacak bir şey olmazdı.

Aramızdan çocuk kitabı yazmaya kalkanlar da olurdu. Çoluk çocuğa karışanlar, nedense, böyle bir meziyetlerinin geliştiğine inanırlardı. Bir çocuk kitabıyla kalanları affederdik ama işi abartıp çocuk kitabı serisi yazanları da, aynı aramızdaki hain romancılara yaptığımız gibi, aforoz ederdik. Bu kez alenen, bu kez alenen.

Hoşgörümüzden en büyük payı öyküye yüz çevirip şiir yazanlar alırdı. Horgörümüzün aslan payı ise deneme yazanlara tahsis edilmişti. Denemeymiş, peh!

Biz, en kadim sanatın temsilcileriydik. Bizim sanatımız müzikten de resimden de eskiydi. Afrikalı atalarımızdan ağzından çıkan ilk ses’i ilk hikaye kabul ederdik. Dünya hikayelerden oluşurdu; şiirden, denemeden, günlükten değil. Hele romandan hiç değil!

Fakat bir süre sonra öyle kalabalıklaştık ki işin içinden çıkamaz olduk. Bütün kurallarımızı esnettik. İlk sanatın resim olduğunu ilan ettik. Bu elbette resmi görüşümüzdü. [Şahsi görüşümüz değişmedi, hatta daha da tuhaflaştı: Artık atalarımızın ağzından çıkan ilk ses’i değil, attığı ilk adımı ilk hikaye kabul ediyorduk.] Öyküye savaş açmıştık. Amacımız bu önü alınamaz öykücü kalabalığını dağıtmaktı. Nitekim hazırladığımız on yıllık eylem planı başarıyla sonuçlandı. Yeni hedefimiz ise otuz yıl içinde şimdiki öykücü sayısını yarıya indirmek. İçimizdeki aşırılık yanlıları, radikaller, şahinler daha “sert” önlemlerden yana. Onları şimdilik bastırıyoruz ama uzun vadeli bu “yarıya indirme” hedefimize ulaşamazsak, korkarım, öykücü suikastları başlayacak. Bu suikastlar, topla tüfekle bombayla değil, adına “eleştiri” denen o zehirli oklarla yapılacak elbette. Aldığım duyumlara göre, bu ılımlı politikalarım yüzünden [pembegötlü diyorlarmış bana] beni indirmek istiyorlarmış. Dahası, bana gelen jurnallere göre bir eleştirmen ordusu yetiştirmek üzere Ayvalık yakınlarında bir kamp kurmuşlar. Ailelerinden küçük yaşta kopardıkları bu çocukları acımasız birer eleştirmen olarak yetiştirmeye başlamışlar. Doğrusu, bu gelişme beni sevindirmiyor değil, öykücü popülasyonunu azaltmanın en edebi ve en kesin yolu olabilir bu eleştirmenler ordusu. Fakat bu bilgiden gafilmişim gibi davranıyorum şimdilik.

Bir de öykü yazmaya başlayan şairler sorunumuz var, o konuya henüz el atamadık. [Yayıncının Notu: Defterin bundan sonrası çok okunaksız yazılmış.] Yardımcım olacak herif bekliyor yarım saattir sekreterimin yanında. Roman yazdığımdan şüphelenip beni şahinlere gammazlayabilir. Bu deftere yazacağım yine.

6.Temmuz.21

BERKSAV’ın (Bergama Kültür ve Sanat Vakfı) yayımladığı “Bergama Görsel Tarihi” diye bir kitap var ki arkasında sınırsız mali kaynakları olan banka yayınevlerinin bile kolay kolay basmayacağı denli hacimli ve kaliteli baskıyı haiz bir kitap. İçinde Bergama’ya ait fotoğraflar var. Fotoğraflara ara ara bakarım. Kıyafetler, oturuşlar kalkışlar değişmiş elbette ama asıl üzücü olan Bergama’daki Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusa ait fotoğraflar. Son yüz, yüz elli yılda nasıl bir etnik tektipleşmeye [mozaik değil beton!] maruz kaldığımızın görsel kanıtı bu fotoğraflar. Beton’dan medet umanların, betonlaşmaktan başka bir şey bilmeyenlerin ülkesindeyiz.

Fakat bir güzelliğe de rastladım kitapta: Zerrin Sümer. Ünlü oyuncunun Bergama doğumlu olduğunu biliyordum. Meğer Halk Eğitim Merkezi’nde sahneye de çıkmış. Sanat hayatı Bergama’da başlamış.

7.Temmuz.21

Cumhur Ertekin’in Sia Kitap’tan çıkan “Zulmün Tarihi” adlı kitabına bakınca, zaten pek aydınlık tabiatlı olmayan içim iyice karardı. İnsanlık tarihi boyunca, tüm coğrafyalarda tüm kültürde insanın insana ettiği zulüm inanılmaz boyutta.

Ateşte yakmak, suda boğmak, kazığa oturtmak, canlı canlı deri yüzmek, kalbini sökmek, kafa kesip kesilen kafayı kazığa çaktırmak, yağa batırılmış giysiler giydirip ateşe atmak, kılıçla baş kesmek, taşlayarak öldürmek, zehir içirmek, uçuruma atmak, boğmak, ölünceye dek dövmek, boynunu vurdurmak, kılıçla belden biçerek öldürmek, diri diri toprağa gömmek, çarmıha germek, vahşi hayvanlara atmak…

Bunlar işkence, zulüm, ölüm cezası gibi eylemlerden bazı örnekler sadece.

Tabii çok daha zalimane, acıyı uzatmak için düşünülmüş olanlar da var. Kişinin yavaş yavaş ölmesi, hem de daha fazla acı çekmesi için odunların ıslatıldığı bir ateşe atılması gibi…

Soykırımlar da bu zulüm tarihinin başka bir veçhesi. Avustralya yerlileri Aborjinlerin ve Avustralya’nın hemen güneyindeki Tasmanya adası yerlilerinin soykırıma uğraması gibi. Avrupalılar, İngilizler tarafından gerçekleştirilen soykırımlarda yalnızca tüfek, mermi değil Avrupalıların kendileriyle birlikte getirdikleri alkol alışkanlığı ve bulaşıcı hastalıklar da rol oynamış.

İnsan olarak görülmeyen Tasmanya yerlileri, beyazlar için at sırtında avlayacakları insan avı partisinin malzemesinden başka bir şey değildi. Tecavüz, hadım etme gibi zalimliklerle desteklenen soykırım başarıya ulaşmış elbette. 1850 yılında sayıları 4,000’e varan Tasmanya yerlileri, 1855’de 16 kişiye kadar düşer. Beyaz Avrupalı adam azmeder, 1876 yılında son Tasmanya yerlisi kadın da öldüğünde soykırım gerçekleşmiş olur. Bununla yetinmez elbette beyaz adam, son ölen bir erkek bir kadın Tasmanyalı’nın mezarları açılır, Tasmanya Kraliyet Akademisi koleksiyonuna katılır.

İnsanların başka insanları öldürürken, onlara zulmederken en çok destek aldıkları, şiddetlerinin payandası işlevi gören şey de [dünya tarihine şöyle bir göz ucuyla olsun bakanların fark edeceği üzere] din ve inançtır. Tuhaf, değil mi? Değil.

11.Temmuz.21

Gülhan Tuba Çelik’in ilk kitabı “Evsizler Şarkı Söyler” 2019 Fakir Baykurt Öykü Ödülüne değer görülmüştü. Geçen yılın hemen başında okumuştum bu kitabı ve Çelik’in “hep okuyacağım” öykücüler arasına katıldığını yazmıştım.

Çelik’in yeni kitabı “Onlar ve Köpekleri” bu yılın bahar aylarında yayımlandı. Biraz gecikmeli de olsa okudum. İlk kitabındaki öykülerinde dil, taşkın bir ritimle akıyordu. Handiyse dura vura, çarpa çarpa ilerliyordu hikayeler. “Onlar ve Köpekleri”nde yine kendine özgü bir ritimle aksa da daha oturmuş, dingin bir dil kullanmış yazar. Kitaptaki on iki öykünün hepsi, bir krokiyle açılıyor. Birazdan okuyacağımız öyküdeki mekanları [sokakları, caddeleri, camileri, meyhaneleri, kiliseleri, türbeleri, parkları, dükkanları, okulları] önce harita üstünde görüyoruz. Bir ön hazırlık ya da yazarın bize rehberliği gibi görülebilir bu krokiler.

Gülhan Tuba Çelik

“Onlar ve Köpekleri”nde yer alan öyküler için “evden sokağa çıkış” ya da “sokaktan eve dönüş” öyküleri denebilir. Karakterler eviçi huzursuzluk, mutsuzluk, sıkışmışlık yaşayan kişiler. Umutlarının, sabırlarının sonuna gelmişler. Bazı öykülerdeki karakterlerin umudun bir ucundan yakaladıklarını, umuda bir ucundan tutunduklarını görsek de çoğu tükenmiş durumda. Bu yüzden ya sokaktan eve çıkışla başlıyor öyküler, ya da eve dönüşle bitiyor.

Neden umutsuz, neden tükenmiş Çelik’in karakterleri? Çünkü yaşadıkları yerin, İstanbul’un, [benim hiç bilmediğim] tarihi eskilere dayanan semtlerinde yaşasalar da bu tarihten bihaberler. Kendilerini şehrin bir parçası hissedemiyorlar. Eski manastırların, kiliselerin, yatırların arasında duasız yaşıyorlar. Yanlış yere konmuş bir eşyanın veya bulaşık makinesine konması gerekirken mutfak tezgahı üzerinde unutulmuş bir tabağın huzursuzluk yarattığı evlerde yaşıyorlar. Sevgilisi, ailesi, karısı kocası olanlar iletişimsizliğin, sevgisizliğin, aşksızlığın, monotonluğun pençesindeler. Görev defetme kabilinden sevişmelerin, iki kişilik yalnızlıkların ortasındalar. Yalnız olan karakterler de pek farklı değil, onlar da bitap düşüren bir tek başınalığa hapsolmuşlar. İster tek başlarına ister bir ilişki içinde olsunlar, ister kadın ister erkek olsunlar, toplumun onlara dayattığı cinsiyet rollerinin, toplumsal cinsiyet rollerinin ağır baskısı altındalar.

Hiç mi umut yok bu öykülerde? Elbette var. Meydanlara, çarşılara açılması var kalplerin, ruhların. Eviçlerinin boğuculuğundan kurtulmaya adım atanlar var. Ferahlayan, ferahlamak için çabalayanlar var. Cılız da olsa bir umut var, umut çabası var; “Açılan” öyküsündeki gibi:

“Birdenbire kendini güzel ve güçlü hissetti. Hayattaki sıralama da bu aydınlıklar, bu gölgeli sokaklar değil miydi. Biyoenerji filan komple hikâyeydi. Vani Dergâhından kalan tek şey olan mezar taşlarına bir kez daha baktı. Güller daha solmamış ama bazı yapraklar sararmaya başlamıştı. Yaşamanın üstesinden gelinebilir, diye düşündü. Karanlık sokakların açıldığı aydınlık meydanlar daima olacak nasılsa.”

Gülhan Tuba Çelik anlatacağı hikayeye ayak uyduran bir üslup yakalamakta, konuşturduğu karaktere ait sahici diyaloglar, içsesler yaratmakta mahir. Yeni öykülerini merakla bekleyeceğim.

Onur Çalı