Didem Kazan Sol

Güneş doğudan mı doğuyor? Belki o da yasaklandı. Diğer her şey gibi.

İnsanlar attıkları adımları sayar haldeler. Önce sağ, sonra sol veya tam tersi. Yeter ki sekerek yürüme. Sekersen dans eder gibi görünürsün. Sokaklarda dans etmek çok uzun zaman önce yasaklandı. Bekçilere yakalanırsan affetmezler. Yetkileri bir askerinki kadar genişletildi. Toplum düzenini ya da ahlakını bozacak herhangi bir kural ihlalinin affı yok.

Cezalar. En hafifi bile insanın gururunu paramparça edecek şekilde hazırlandı. Bir kadından on defa tokat yemek herkes için gurur kırıcıydı. Evet, bekçiler son bir senedir sadece kadınlardan oluşuyor. Bu durum erkekleri daha çok yaralıyor. Sokakta dans edersen elektriği yersin. Sonra tüm gün işlerin aksar ve dolaylı olarak yine bedel ödemiş olursun. Üstelik artık görünür durumdasındır. Her zaman sorun çıkaran veya çıkaracak olan bir vatandaş olarak etiketlenirsin.

Ben her zaman kurallara uyan biri oldum. Tam anlamıyla uyan. Bir tane bile aşırı davranışım olmadı. Aşırı davranışların sonuçlarını dört duvarımızın içinde göre göre, kafama ine ine öğrendim. Demek ki babamın dediği kadar aptal değilmişim. Zaten o da zeki ve cesur olmasının bedelini canıyla ödedi. Canının her zerresine asiliğini ödettiler. Babama göre ben hem aptal hem silik hem de duyarsız biriydim. Tüm bunlara yarı inanmış yaşadım. O öldüğünde ise tüm özelliklerime şükrettim.

Babam, hükümdarın tahta çıktığı zamanları anlatırdı. “Bu kadar ileri gideceğini hiç tahmin etmezdik,” derdi. Babasından farklıymış, sessiz ve sakin biri olduğuna inanmışlar. “Onunla anlaşmak babasıyla anlaşmaktan daha kolay gibi gelmişti,” diye eklerdi. Babam olayları en başından anlatmayı severdi. Her defasında İsa’dan başlayacak sanırdım. Ben ne kadar sessizsem o da o kadar gürültücüydü. Tıpkı onlar gibiydik. Hükümdar ve babası eski hükümdar.

Annem hep arada kaldı. Benim sessizliğim ve babamın sesi arasında. “Avukatı mısın be kadın,” diye bağırırdı. “Yemekte ne var,” sorusu dışında en çok sorduğu soru buydu. Verecek cevaplarım vardı. Korkak değildim. Usanmıştım. Çocukluğum boyunca arkadaşlarımın alaycılığı ve beni sevenlerin üzerime doğru eriyip giden şefkatli gülüşleriyle baş etmek zorunda kalmıştım. O yüzden artık genç bir delikanlı olduğumda olabildiğince az konuşmayı tercih ettim. Bu da beni daha az hata yapan ve babamın dediği gibi silik, duyarsız bir insan haline dönüştürdü. Görünmezliğin formülünü bulmuş gibiydim.

Babamlar güçlüymüş. Ellerinde silah gibi kullandıkları kalemleri varmış. Evet, o gazeteciydi ve gazetecilik bir zamanlar önemli bir meslekti. Şimdilerde sadece bazı gazeteciler kıymetli. Kuralları açıklayanlar, övenler, hükümdarın ağzından çıkanları sorgulamayanlar… Sadece bunlar da değil üstelik saç kesimini, kıyafetini, ayakkabısının bağcığını, parmağındaki yüzükleri, eşinin makyajını her şeyini öven gazeteciler kıymetli. Onların kalemleri silah değil, bir buket çiçek. Rengârenk ama kokusuz. Hiç solmayan yapay çiçekler. Babamların kalemlerini tek seferde kırdılar. Meydan, eriyen cansız çiçeklere kaldı. Ne diyeyim babam da silahının kırıldığı yerden çiçek yeşertseydi. Kendisi için olmasa da bizim için. Olmadı. Ne kalemini, ne bizi ne de evimizi yeşertti.

Artık ben varım. O yok. Annem benimle gurur duyacak. Susmak zorunda değilim. Konuştukça parlıyorum. Devir benim gibilerin devri. Hükümdarın kusuruna ayna olanların. Yaşantısına ters olan her şeyi yasakladı. Usul usul yağan yağmur gibi değil, irili ufaklı dolu taneleri gibi yağdı kurallar üzerimize. Cezalar da cezayı verenler de değişti. En çok kadınlar taptı ona, o da kadınları yetkilendirdi. Daha çok taptılar. Önce tanrı vardı gazabından korkulan, artık tanrı o.

Başlarda konuşmadı. Sessizliği de ürkütücüydü. İnsanlar en çok belirsizlikten korkarmış, ne diyeceği belli olmayan bir adam insanları tedirgin etmeye yetmiş. Kurallar insanları şaşırtmaya devam ederken televizyon kanallarından birine çıktı. Sonra ise onun her seslenişini, tüm kanallar yayın akışlarını altüst etse de naklen verdiler. Vermek zorundaydılar. Babam konuşmasını ilk duyduğunda kahkaha attı, annem bıyık altından güldü. O saniye aklına gelmiştim. Biliyordum. Benim gibi konuşuyordu. Onun alfabesinde “r” harfi yoktu. Artık kimsenin yok.

Aşık olanın gözü kör olurmuş ya aşığı çoktu. Kurallar, yasaklar kimseye tuhaf gelmedi, kim bilir belki birkaç dakika. Babam ve onun gibiler ise her kuralı didik didik ettiler. Ne işe yaradıysa… Bu defa öyle olmadı, yeni yasak çok konuşuldu. En yakın danışmanını cezalandırdı. “Kadınlar,” demiş. Halbuki “kadınlav”, “kadınlağ” veya “kadınlay” demeliydi. Ağzından kaçıvermiş. Yalvarmış. Olmamış. Bilerek yaptığının herkes farkındaydı bu defa. “Bakın, en yakınım bile olsa affım yok,” mesajı veriyordu. Yoktu.

Cadı avı başlamıştı. Herkes alfabesinden “r” harfini silmeye çalışıyordu. Kolay mıydı sanki. Senelerce alay ettikleri bana benzemek zorundalardı. Keşke babam yaşasaydı. Bir kerede götüren bir kalp krizinden olmamalıydı ölümü. Bugünleri yaşamalıydı. Onun asıl cezası bu olmalıydı. Bir harf yüzünden sevemediği, içine sindiremediği oğluna benzemek zorunda kalsaydı. Bu kurala direnip cezalandırılsaydı. İşte o zaman cezayı hükümdar değil, ben kesmiş olurdum. O da bunu bilirdi. Daha da kahrolurdu. Olsaydı. Üzülmezdim. Belki ilk defa gözlerinin içine bakarak gülümserdim. Zevk alarak konuşurdum. Azarlayamazdı. Alay edemezdi. Anneme yaradı bu durum, etiketlerinin akışı değişti. Nehir tersten akıyordu artık. O muhalif adamın karısı değil, hükümdarın gözbebeğinin annesi. En azından annem hak ettiği gibi mutlu göçecek bu dünyadan diye mutluydum.

Evet, gözbebeği oldum, Önce hükümdarın sonra hızla herkesin. Mandala gibiydi. İçten dışa boyanan büyük bir mandala. Merkezde o vardı, sonra en yakınlarımdan hiç tanımadığım insanlara kadar herkes. Görünmezlikten gözbebeği mertebesine yükseldim. Benim için o harf hiçbir zaman var olmadı. Konuşmak kolaydı artık. Hata yapma payım yoktu. Benim gibi eskinin kusurluları yok muydu? Elbette benden çok vardı. Ama ben kendimi fark ettirmeyi başarmıştım. İlk defa kimsenin itelemesi olmadan bir adım atmıştım. Durumu herkes için daha da zorlaştırmış olsam da bunun benim için hiçbir önemi yoktu.

Ona bir mektup yazmıştım. İçinde bir tane bile “r” harfi olmayan kısacık bir mektup. “Saygıdeğeğ Hükümdağım,” diye başlayan. Bu kuralın ne kadar yerinde bir karar olduğunu belirttim önce. Sonra sözlerimi allaya pullaya bu kuralın eksik olduğunu ekledim. Yazarken de bu lanet harf kullanılmamalıydı. Gerek yoktu. Okuma yazma öğretilirken; konuştuğum gibi yazdığımdan öğretmenim tarafından nasıl aşağılandığımı, defterime yazdığı uyarı notlarını okuyan babamın nasıl öfkelendiğini, annemin çırpınışlarını… Bizim gibilerin bu şekilde aşağılanmasına bir son verilmesini rica ettim. Mektubumdan kısa süre sonra beni huzuruna çağırdı. Korktum. Öfkelendirecek olmak en büyük korkumdu. Kocaman siyah bir araç beni huzuruna götürmek için kapımıza geldiğinde annem de korktu. Tüm hücrelerim titreyerek en şık takımımı giydim. Hatta kravatıma babamdan kalan bir yaka iğnesi bile taktım. Umut niyetine veya şahit.

Kapıya getirildiğim anda umudum yeşerdi. Önemli bir misafir olduğumu hissettirmişlerdi. Karşısına çıktığım, yüzüne baktığım anda ise o yeşeren minicik umut koca bir ağaç oldu. Mektubumu ve fikirlerimi çok beğendiğini uzun uzun anlattı. Belli ki üzerinde düşünmüştü. “Senin danışmanlağımdan biği olmanı istiyoğum delikanlı, ne değsin?”, “Guğuğ duyağım efendim. Teşekküğ edeğim. Size layık olmaya çalışacağım,” dedim. Üzerimdeki haset bakışların farkında, gururla gülümsüyordum. Diğer danışmanları konuşmaya korkuyorlardı. Hata yapmamak için susmayı tercih ediyorlardı. Eski ben gibi.

Mutluydum. Parlak bir fikrim olmasa da parlak fikirlere ortaktım artık. Konuşmaya korkan danışmanlar fikirlerini aracılığımla iletiyorlardı. Tabii ki isimlerini anıyordum ama hükümdarın pek de umurunda olmuyordu. Parlıyordum. Işığımdan kimseyi gözüm görmüyordu. Kimseyi ve arkamdan çevrilen işleri.

Bir sabah fısıltılar kapımın eşiğine kadar geldi. Bilerek yaptıklarını biliyordum. Her şey o kadar aşikârdı. Bir tek dış görünüşüm babam benzerdi. Sivri bir çene, kemerli bir burun, küçük kısık gözler ve bir doksan boy ile babamın kopyasıydım. Hükümdarı gizli gizli nasıl işlediler kim bilir. Onun boyu sadece bir metre yetmiş üç santimetreydi. Ben bu şekilde nasıl danışmanlık yapacaktım? Hükümdar benim için bir ayrıcalık tanımazdı. Bugüne kadar kimse için tanımadı.

Annem ile sadece gözlerimizle soru sorduğumuz koca bir gün geçirdik. Hiç dışarı çıkmadım. Söylentilerden değil, içimden gelmedi. Belki de onca parıltıdan sonra aşağılanma ihtimalini göze alamadım. Akşamüstü saçma sapan bir televizyon programı ulusa sesleniş alarmı ile bölündü. Annem mutfaktan çıkıp yanıma geldi. Öyle yavaş hareket ediyorduk ki saltanatımız birkaç dakika daha uzasın diye ekrana bakmaya korkuyorduk. İşte aylardır her gün gülüşüme ayna olan yüz tam karşımızda. Her ciddi kararda olduğu gibi bunda da yüzü duvar gibi.

“Saygıdeğeğ ve sevgili halkım,

Bugün aldığımız kağağlağ hepimiz için son değece önemli. Bugün itibağiyle boyu biğ metğe yetmiş santiğmetğeden uzun olan eğkek vatandaşlağımız akşam sekize kadağ sokağa çıkamayacaklağ. Bu husus güvenliğimiz için çok önemli. Kadınlağımızın ve kızlağımızın eve giğme saati olan sekizden sonğa ise seğbestleğ. Sokakta yüğüyen, evine dönmeye çalışan kadın yuğttaşlağımızın üğkmemesi için boyu uzun eğkekleğin sokağa çıkış saati akşam sekizdiğ. Sizi daima kollayacak hükümdağınız olağak hepinizi sevgiyle selamlıyoğum. İyi akşamlağ.”

Aptal televizyon programı kaldığı yerden devam etti. Annem ile ben artık orada değildik. İkimiz de içimize gömülmüştük. Sonra birden tüm sesler kesildi. Annem televizyonu kapadı. Bakışlarını üzerimde hissedip ona döndüm. Bizi kimse duyamazdı ama o sesini zar zor duyacağım şekilde konuşmaya başladı. “Ara onu. Aramalısın,” dedi. Korkuyordum. Belki akşamları çalışmama müsaade ederdi. Kimseye karşı bir tehdit oluşturmuyordum. Bunca zaman her anında yanında oldum. Fakat biliyordum, hep onlar doldurdu onu. Nefretleri küçücük bir kartopuyken benim şımarıklığım yüzünden çığ oldu. O çığın altında kaldım. Ne kadar korksam da aramalıydım. Yeni bir fikir bulmalıydım. Cezalandıracak yeni hedefler olmalıydı. Onun bir kusurunu öne çıkararak yapmalıydım. Kaslı tipler denize veya havuza girmemeliydi, gözleri renkli olanlar siyah güneş gözlüğü takmadan dışarı çıkmamalıydı, gamzesi olan yakışıklı tipler maske takarak gezmeliydi. Bir şeyler bulmuştum işte, arayacaktım. Annem renkli gözlüleri hedefe koymamı uygun buldu.

Aradım.

“Meğhaba Hükümdağım,” dedim.

“…”

Sonsuz sessizlik.

Didem Kazan Sol