Deniz Longa

Dünyanın içinde bir yer, mevsiminde kar, karlardan en delisi, deli kar bu, deli kar! Hep yağıyor. Dokuz ay kış, iki ay güz, bir ay ne oluyor onu ben de bilmiyorum.

Bunca hırçınlığı, kendini sağa sola savurması, aşağı inecekken birden yukarı doğru çıkması hep bundan. Deli o da. Çok değil bir çocuk dilini dışarı çıkarınca, birkaç saç teline konunca, bir avuç içinin sıcağını bulunca eriyiverecek. Tüm çabası boşuna. Bilse keşke. O, her kış yer çekimine yenik düşer; bense kış yaz demeden düşerim, yoruldum ama hiç erimedim.

Buraya geldiğim ilk günler çekip gitmek istedim. Ver istifa dilekçeni, dön geldiğin yöne. Dön de nereye? İkinci ay bir sinema aradı gözlerim. Dördüncü ayda kafelere gitmek istedim, altıncı ayda sorduklarım karşısında bana tuhaf tuhaf bakan tuhafiyecide aldım soluğu; çünkü çengelli iğne ile çorabı, deterjanla kitabı aynı rafa dizmişti. Buralardan her şeyi alabilirdi insan. Tuhafiyeci ne getirmişse işte onların içinden her şeyi. Bir gün gazete almaya gittiğimde adamın gözlerine bakarak delice sorular sordum. Raftakileri tek tek elime alıp yakından baktım. Güldüm, hüzünlendim, şaşırdım, sordum. Suallerime nazikçe cevaplar verdi. Sevaptır dedi sanırım. Uymayayım deliye.

Çalıştığım dairede neredeyse herkes halinden memnun. Gık dediklerini duymadım ben buraya geldiğimden beri. Yüzlerinde soğuğun getirdiği kısık bir ifade. Sakinlik karakterlerine işlemiş, sinirlenip de birbirlerine seslerini yüklettiklerini, dert yandıklarını, buradan gitmek istediklerini, özlemle memleketlerini andıklarını kısaca bana benzeyen taraflarını görmedim. İş yerimizle lojmanların arası yürüyerek en fazla on dakika. Lojman yolumuz evlerin altından yürüyerek gidersek başınıza buz sarkıtları düşecek kadar ama eğer yoldan gidersek de bir araba gelip size çarpacak denli güvensiz. Hangisini seçeceğime sabahından karar verip öyle çıkıyorum yola. Tüm bu insanlar beni sever mi sevmez mi beni akıllarında nereye otururlar, beni nasıl algıladılar bilmiyorum. Bir iki kez akşam muhabbetine davet ettikleri oldu ama gitmedim. Çünkü yalnızca her hafta birinin evinde toplanıp çay içiyorlar. Hepsi de evli. Bekâr gelenler de buradan hemen evlenmiş. Buradan düşünebiliyor musunuz? Kendileri gibi atanan bir memurla burada en az on yıl daha kalmayı göze alarak atmışlar imzalarını. Yani deli kar bile olsalar erimişler birinin avuç içinde. Her şeyi göze alarak, buralarda temelli kalmayı bile.

Pazartesi olunca hayranlıkla geliyorlar işlerinin başına. Her şey olması gerektiği gibi işliyor burada. Bir ben kutuya konulmuş yedek vida gibi duruyorum. Esas bütünde yer almayan ama gerekirse çıkarılıp kullanılan. Hep bekleyen hep fazla.

İş yerindeki masamın tam karşısında Orhan ağabey oturuyor. Bıyıkları az daha ağzının içine girecekken vazgeçip yana doğru kıvrılmış. Benzi sarı. Sigarayı bıyıklarıyla içenlerden. Göbeğini kumaş pantolonunun içine sokmaya çalışsa da hep dışarı fırlıyor. Elleri bilgisayarın klavyesinin yirmi dokuz harfini de doldurur irilikte. Birine basarken beşine birden dokunuyor belli ki. Ama nasıl candan. Havanın soğuğuna inat sıcacık bir gülümsemesi var. Bir o benim bu hallerimi fark etmiş. Geçen gün öğle arasında ben yine bisküvi çayla idare ederken karısının hazırladığı öğle yemeğini getirdi. Artık nasıl anlattıysa beni eşine kadıncağız iki sefer tası da bana koymuş yemeklerden.

“Sen de alışamadın gitti buralara be Vahit!”

“Öyle Orhan ağabey,” dedim.

“Boş ver! Alışma zaten, alışınca soğuğunu da seversin buranın karını da, sonra gitmek istemezsin.”

“Ben mi?” dedim. “Ben mi gitmek istemem buradan?”

Gözlerimi kocaman açarak ellerimin hepsini kendime doğrultarak sordum bu soruyu ona, ben mi?

“Bak bunu unutma oğlum, önce buraya savruldum sanırsın sonra savrulduğuna memnun kalırsın.”

“Benim memnun kalacağım şey buradan bir an önce gitmek Orhan ağabey!”

Yüzümü masama dönüp evraklarımı karıştırmaya başladım, ağlayacak gibi olunca hep böyle yaparım. Önümde duran yemekleri bir çırpıda yedim. Uzun zamandır sulu bir şeyler girmeyen midemden gelen sesler eşliğinde işlerimi halletmeye koyuldum. Dairedekiler masadan masaya laflamaya devam ediyorlardı. Çünkü resmi işler saat birde biter geriye kalan dört saatte yavaştan alına alına yarınki yapılacaklar planlanır. Muhabbetleri buranın ne kadar harika bir yer olduğuna dair. Her gün duyuyorum bunları. Belli ki benim göremediğim bir şey var buralarda. Gece mi çıkar gündüz mü parlar da ben göremem? Soğuğundan, karından, ayazından ve gelmeyen baharından başka nesi var bu avcumun içine sığabilecek kadar ufacık yerin?

Derin düşüncelere daldım yine. Aklıma buraya kendimi nasıl attığım nasıl savrulduğum geldi yine. Anne babası boşanmış her çocuk gibi bir orada bir burada yaşamaya alışkın ruhum, iki kere nişanlanıp üçüncüye cesaret edemeden tüm bu gönül işlerinden vazgeçen ruhum, bir türlü nereye ait olduğunu bilemeden torbadan lades çeker gibi haritadan il seçen ruhum… Merhaba ben Vahit memnun oldum.

Deniz kenarının sıcak nemli havasında çimenlere oturup çekirdek çitlemek en büyük hayalim. Hayallerim işte bu kadar uzağa gidebilirken bense bu denli ufaldım. Elimdekiyle yetineyim derken peşimden getirdiklerim de elimde kaldı. Karıştı gitti birbirlerine. Kafam işte böyle karıştı. Böyle memnun olmamaya başladım. Cuma olunca bizim çaycı Rasim dayı gibi yavaştan alırım ben de birçok şeyi. Yarının Cumartesi oluşu yavaşlatıyor beni. Rasim dayının tüm bardakları çamaşır suyuna yatırırkenki ağırdan alışında kendimi görüyorum. İki gün iyice yatsın suda da çıksın sarılığı der hep. Bende o zaman bir rahatlama olur. Elimi batırasım gelir benim de o suya. Sonra ikimiz de birlikte çıkarız daireden. Kapıyı kilitler iki kez de kontrol eder. Bir de bana ettirir.

Bu sefer çatıların altlarından yürümeyi seçerek gidiyorum lojmana. Başıma buz kütlesi düşerek yaralanmak ya da ölmeyi yoldan gidersem eğer kayan arabaların çarpmasına tercih ediyorum. Rasim dayı da bu yolu seçiyor gülüşerek gidiyoruz. Apartmanda bir hareketlilik var. Az bir eşya taşıyorlar, boş olan sadece benim karşı dairem vardı, sanırım oraya. Hoş geldiniz soğuğun ve karın, imkânsızlıkların ve yalnızların şehrine! Ne umdunuz ne bulacaksınız acaba? Adınız ne? Kahve sever misiniz? Deli kar vardır burada bilir misiniz? Bir çekyatınız birkaç parça beyaz eşyanız bir de burada asla içinde çiçeklerin yetişmeyeceği renk renk saksılarınızı taşıyorlar içeri. Burada onlar gibi siz de solacaksınız soğuktan, hoş geldiniz!

Evime girince her cuma akşamı yaptığım gibi internetten film açıp izliyorum. Biliyorum ki burada uyuyakalacağım ve kollarım donacak. Kapı ziliyle uyanıyorum, çoktan sabah olmuş. Üst üste basılıyor zile. Dokuz aydır hiç çalmamış olan zilim meğer kanarya gibi ötüyormuş ve ben ne kadar meraklıymışım bir zil sesine. Koşarcasına gidip kapıyı açıyorum. Karşımda bizim oraların kızlarına benzer açık benizli ince fizikli yirmili yaşlarında bir kız duruyor. “Bakkallar açılmamış, çay içmeden de kahvaltı yapamam, bu kâseye eğer varsa…” diyor. “Olmaz mı var da tanıyamadım sizi” diyorum. Elini saçına götürecek yerde çenesini kaşıyarak “Afedersiniz kendimi tanıtmadım tabii” diyerek diğer elindeki kâseyi ötekine alıp elini bana uzatıyor.

“Ben Şüheda, karşı dairenize dün akşam taşındım.”

“Memnun oldum” deyip koşar adım mutfaktan çay dolu kavanozu getiriyorum. Öylece komşumun eline tutuşturuyorum.

“Bu fazla değil mi siz ne içeceksiniz?” diyor.

“Bir bardak da bana getirirsiniz ben de içmiş olurum” diyorum. Gülümseyip evine gidiyor. Bir saat sonra elinde bir kupa dolusu demli çayla karşımda durup kapı önü sohbetine başlıyoruz ve başlıyoruz… Bir ay geçiyor iki ay doluyor ve Orhan ağabeyim bendeki değişikliği fark ediyor. “Alışmaya başlamış gibisin Vahit, sevdin mi soğuğunu karını, ayazını?” deyip muzipçe gülüyor. Gülümseme sırası bende şimdi ona tam iki aydır deli kar gibi sağa sola savrulmadığımı, artık bir saç telinde erimeye başladığımı ve bir avuç içine düşebileceğimi ve galiba da buranın karını da soğuğunu da sevmeye başladığımı söylüyorum. Seviniyor. “Belli!” diyor bana. Belli.

Deniz Longa