Joseph Roth’un “İsyan” adlı romanı Can Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabı, çevirmeni Anıl Alacaoğlu ile konuştuk.

Anıl Alacaoğlu

“İsyan”ı çevirmeye nasıl karar verdiniz?

O zamanki editörümün teklifiydi. Öncesinde Can Yayınları için çağdaş Almanca edebiyattan iki roman çevirmiştim. Artık klasik sayılabilecek, neredeyse yüzyıl önce yazılmış bir metin gelince heyecanlandım, çünkü “İsyan”ı çevirmeyi kabul ettiğim tarihte henüz çağdaş edebiyatın dışına pek çıkmamıştım. Üstelik Türkçeye ilk kez çevrilecekti, bu da benim için kitabı biraz daha cazip hale getirdi.

Çevirmen olarak kendinizden kısaca bahseder misiniz? Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz? Yazarlara sorulur, biz de çevirmen olarak size soralım: Bir çeviri rutininiz var mı?

Tüm vaktimi tamamen kitap çevirisine ayırmaya karar vereli dört yılı geçti. Tek işim bu olduğu için epey hızlı ilerledim ve şu ana kadar otuzdan fazla kitap çevirdim. En başta edebiyatla, kurgu metinlerle başladığım için birkaç istisna dışında hep öyle devam etti, benim isteğim de bu yöndeydi zaten. Edebiyat ayrıca zaman ayırdığım, daha doğrusu uğruna zaman yaratmaya çalıştığım bir şey olmaktan çıkıp hayatımın merkezinde olsun istiyordum, o yüzden çevirmenlik benim için ideal meslek oldu diyebilirim. Aynı zamanda yazıyorum ama yazarlık en azından benim için bir düzen dahilinde sürdürülebilecek bir şey değil, hiçbir şey yazmadığım uzun dönemler oluyor, çeviriyse sürekli edebiyatın mutfağında olmamı, yazarlıktan epey uzak olsa da yaratım sürecinde yer almamı sağlıyor. Hem okur hem yazar olarak fazlasıyla besleniyorum. Bu beslenme ve farklı deneyimler edinme isteğiyle edebiyatın birbirinden çok farklı türlerine, dönemlerine temas etmeyi seviyorum. Yeni yayımlanmış bir gerilim romanından sonra, yüz elli yaşında bir klasik çeviriyorum mesela. Bu sayede belirli bir türden ya da dönemden sıkılmaya fırsatım da kalmıyor, iş benim için daha heyecanlı bir hale geliyor.

Rutine gelince, maalesef evde çalışmak dışarıdan göründüğü kadar kolay değil ya da ben günü düzenleyecek kadar disiplinli değilim. O yüzden çok dağınık çalışıyorum, günler ya da saatler pek bir şey ifade etmiyor, iş bütün hayatıma yayılıyor. Yaptığım diğer her şey işe ara vermek gibi.

“İsyan”ın çevirisine gelelim. Nasıl bir süreçti, ne kadar sürdü, ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Kısa bir roman olduğu için çevirisi aşağı yukarı bir ay sürdü. Benim için zorlayıcı değil besleyici bir süreçti. Roth, çok iyi bir hikâye anlatıcısı. Laf kalabalığına hiç sapmayan, hikâyeye hizmet etmeyen şeylerle ilgilenmeyen, kısa ve basit cümlelerle çok şey söyleyebilen bir yazar. Bu yüzden Roth’un sesini bulmakta da çok zorlanmadım, çünkü benim çabama gerek kalmadan kendi sesini duyuran bir metindi.

Çevirmeden önce okuduğunuz, sevdiğiniz, aşina olduğunuz bir yazar mıydı Joseph Roth? Yoksa çevirmeye karar verdikten sonra mı tanıdınız?

Roth önceden de tanıdığım bir yazardı, birkaç romanını okumuş, çok sevmiştim. Tabii o dönem, bir gün bir kitabını çevireceğim aklımdan bile geçmezdi, o yüzden hiç o gözle bakmamıştım. Sadece bir okur olarak çok keyif aldığımı hatırlıyorum.

Joseph Roth orijinal dilinde nasıl bir yazar sizce? Dil kullanımı, üslubu, öne çıkan özellikleri neler?

Roth, en az yakın arkadaşı Zweig kadar nahif bir yazar. Zweig’ın dört kitabını çevirdiğim için şöyle kıyaslayabilirim: Zweig’ın cümleleri çok daha uzun, şiirsel, benzetmelerle dolu ve Zweig soyut olanla daha çok ilgileniyor. Roth’un cümleleri daha önce de dediğim gibi daha kısa, daha süssüz ama belki tam da bu yüzden daha sert ve vurucu. Roth’un öne çıkan bir diğer özelliği de insanın çelişkilerle dolu doğasını çok iyi kavrayabiliyor olması, dahası dehşet verici derecede kaotik ve çelişkili olan bu hali, doğallığını vurgulamak istercesine sakince ve basitçe aktarabilmesi. Örnek olarak şu alıntıyı gösterebilirim: “Ah, bütün varoluşuna ters düşeceği günden nasıl da korkar, o günü nasıl da iple çekerdi!” İnsanın en çok korktuğu şeyi aynı anda arzuluyor olması kolayca kabul edemeyeceğimiz, sindiremeyeceğimiz bir fikir ama Roth bunu günlük hayata dair basit bir şeymiş gibi sadece bu cümleyle yetinerek ifade edip geçiyor. Zaten sürekli bir değişim halinde olan karakterleri de tamamen gri bölgede. “İsyan”ın ana karakteri Andreas Pum romanın başından sonuna kadar hemfikir olamayacağımız bir karakter. Onu ya kitabın başında haklı bulabiliriz ya da sonunda. Üçüncü ihtimalse Pum’la birlikte roman boyunca bizim de değişmemiz olur.

Çevirmen olarak kitapta sizi özellikle çok etkileyen bir bölüm var mı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Kitabın zirvesi sonu aslında, o yüzden okuma keyfini kaçıracak bir şey söylemeden alıntı yapmam zor. Ama beni ağlatan çok az kitap oldu, “İsyan” onlardan biri. Çeviri sürecinde heyecanımı ve merakımı korumak için sonunu okumamıştım, dolayısıyla hazırlıksız yakalanıp çevirirken ağladım. Sanırım “İsyan”ı hep bu şekilde hatırlayacağım. Kitabın sonu dışında Roth’un roman boyunca birkaç kez, karakterin cephesinden bakarken birden “biz” ağzıyla, karakteri de dahil ettiği bir grup adına konuşmaya başlamasını çok etkileyici buldum. Daha önce de kullanılmış bir yöntemdir belki ama ben şu ana dek bir örneğiyle karşılaşmadım.