Ş. Didem Keremoğlu

“Sosyete Koço’ yu bildin mi sen?”

Yeşilköy’ün sahile açılan dar çıkmazlarından birinde, mor salkımların neredeyse yüzüme değdiği bir çardağın altındayız. Beyaz saçlı, efendiden bir adam. Yaşlı… Lafın gelişi soruyor aslında, “Sosyete Koço” öldüğünde daha dünyada yokum ben!

“Bu röportaj öncesi yaptığım araştırmada ulaştım ‘Sosyete Koço’ ve diğer isimlere. Sizden bir önceki nesil…” sözüm yine yarım kalıyor…

“Sosyete Koço’, ‘Paşa Ahmet’, ‘Adalı Kardeşler’; saklandıkları yere nur yağsın. Breh breh! Şu ıssızlığa bak!” Başını arkaya atıp mor salkımlı çardağın kapattığı gökyüzüne doğru uzun uzun bakıyor. “Paşa Ahmet olan benim peder.” Bacaklarının arasında peydahlanan kedinin başını okşuyor bir taraftan. “Şeker vardı bir de! Breh!” Kediden mi söz ediyor yoksa bir başkası mıdır “Şeker”? Tam soracakken…

“Bunun adı ‘Çirkoloz’, ben taktım adını” diyor telaşsız sesiyle… Kucağına çıkan hayvanın çapaklanan gözünü temizliyor usulca. “Sahiplendim bunu. ‘Mal sahibine benzemezse harammış’ derdi rahmetli anam. Aydede suratlı güzel bir yavruydu bulduğumda. Büyüdükçe bana benzedi.” Hışırtılı hışırtılı gülüyor. Saatime bakıyorum. Yarım saatten fazladır kayıttayım. Deşifresinden çıksa çıksa yarım sayfa çıkar!

“İsmail Bey…”

“İsmail Bey’ değil, Paşa abi de.” Dur-kalk bir türlü alamadığım o on iki kilometre, tünelin içindeki tıkanıklık, kapalı camlara rağmen arabaya dolan egzoz kokusu, açlığım… Birden elim ayağım kesiliyor. “Buradan doğru dürüst bir haber çıkacağı da yoktu zaten” diye saydırıyorum içimden çalıştığım dergiye. “Aç mısın sen kızım? Bakışların aç beygirlerinki gibi boşa düştü de” Çenesini sıvazlıyor konuşurken. Orta parmağında ay-yıldız kakmalı hantal bir yüzük takılı. “Suluk çukurları köpüklenir beygirlerin aç, susuz olunca!” Dudağımın kenarlarını yokluyorum ister istemez. Neyse ki kuru!

“Biz devam edelim mümkünse İsmail Bey?” dememle keskin bir ıslık sesi… Ellerini kucağından ayırmadan, hatta dudaklarını bile aralamadan!

“Kusura kalma kızım, yerinden hoplattım seni!” Omuzları sarsıla sarsıla gülüyor. “Meslekten alışkanlık! Bizim işte şarttır. At, sahibinin sesinden çok ıslığını tanır” diyor. Sanki hiç koşup zıplamamış, hiç çocuk olmamış denli bezgin bir ergen varıyor yanımıza.

“Buyur Paşa abi.”

“Ablana bir tost getir. Çayları da tazele” Çardağı örten salkımların arasından giren bir ışık çizgisi, tozlu bir huzme beyaz saçlarına düşüyor.

“Paşa abi, sandığın geldi. Arkaya, Surp’un gölgesine bıraktırdım” diyor çocuk.

“Surp Stepanos’dan söz ediyor” diye açıklıyor; boş gözlerle baktığımdan olsa gerek! “Kilise’nin müştemilatı ile bu meyhane aynı bahçededir de! Akşamları da tek-tekçi olur burası, bu hepi topu dört masa.”

Şaşırıyorum.

“Yasak aslında ibadethanelere bu kadar yakın bir yere içki ruhsatı vermek. Nasıl yani?” diye soruyorum. Acı acı gülüyor.

“Bundan başka üç kilise daha var burada. Dört tarafları meyhane!” diyor. “Sen esas bu kiliselerin hikayesini yaz!” Anlamadan bakıyorum. “Bu mesela, yaptıran baba-oğul Osmanlı’nın barutçu başı. Hayırseverliklerinin nişânesi olarak yaptırmışlar! Takiyeci deyyuslar!” Hemen ardından dudağını dişliyor. “Kusura kalma kızım. Kaçtı ağızdan bir kere!”

Bir türlü konuya giremiyoruz! Bu söyleşinin bir yere varamayacağı aşikâr! “Tüp bebe doğuran şarkıcı- manken- oyuncuyla röportaja beni gönderecek değiller tabii. Bacaklarını birbiri içine geçirerek karşılarında kaykılan yeni röportajcı Dilmen varken!” diye hasetleniyorum yine ve için için! Aç kurt gibi saldırdığım tostun kırıntıları siyah gömleğimin önünden yol yapıp kocaman göbeğimin üstünde öbeklenmiş…

“İsmail Bey, bizim söyleşiye dönsek mi?” Kayıt cihazımı biraz daha önüne itiyorum. Göstere göstere yapıyorum bunu!

Bu baygın baygın kokan mor salkımlar, ayakları sallanan masa, mavisini göremesem de burnuma dolan kokusuyla az ilerdeki deniz, kilisenin çan oyuğu boş kulesi, arada arada esen ılık rüzgârın taşıdığı çilek kokusu, sokağın kimsesizliği, kedinin garibanlığı… Kadraja sığdırabildiğim kadarıyla mekânı da fotoğraflıyorum.

Şehr-i İstanbul’un tarihten bugüne kendisine bile yabancı semti Yeşilköy’ün Katolik mezarlığı, yakılan Rus Kilisesi, Vartanyanlar’ın evinden geriye kalan merdivenler, Barutçubaşılar’ın Konağı, Balıkçı Bedros… Ayazmasıyla Aya Fotini. Semti fotoğraflamaya devam edeceğim diye kafama koyuyorum. Bana buradan çok malzeme çıkar!

Paşa İsmail anlatmaya devam ediyor.

“Minibüs yolunun üstünde, kadın berberinin karşısındaki kaldırımda iki kasa ile bir taburelik yerim var benim. Meyve satıyorum orada? Bugün çilek var misal.” Boynunu iki yana kıtırdatıyor. “Köyün yerlisi, esnafı kollar beni. Kışın zücaciyenin tentesi altında dururum.” Elleri dua eder gibi açık… “Çorba gelir, çay gelir, dürüm yollar Bitlisli. Hele o Bitlisli… Teşekkür bile ettirmez! Şimdi minibüs durakları olan yerler eskiden bizim durağımızdı. Bir onlar yüz vermez bana. Mafyası ile bıçaklı, silahlı girişmiştik bir zamanlar.” Birden canlanıyor. “Ah, sıcakta daha da yoran o samanlı kokusu durağın, atların… Şu mor salkımlarınkine değişmem!” diyor.

Gözlerinin mavi olduğunu seçiyorum. “On yedi yaşındayken babam tek atlı bir açık çekti altıma. Onunki çift atlı, yarım körük…” Notlarıma göz gezdiriyordum bir yandan da.

“Bakın çok ilginç İsmail Bey. Ne not almışım? Yunan mitolojisinde Phaeton aslında …” Bazen işte böyle zevzekleşirim ben. Susuyorum…

“Güzel zamanlardı…” diyor. “Faytonun hikâyesi ta Zeus’a dayanır!” Şaşırıyorum. “Arkeolog bir öğretmen hanım vardı. Ecnebi misafirleri gelince bana telefon eder, köy turu yaptırırdı. O anlatmıştı.” Bir gidenin arkasından bakar ya da bir vedada kalmışçasına dalgın… “En çok da kusmalarından korkardım. Kusan atın öldüğünü bilir misin?”

“Benim sorularım üstünden gidersek daha rahat toparlarız söyleşimizi.” diyorum.

“Güzel köpürtmüş kerata kahveyi.” Suyunu foşurdata foşurdata ağzının içinde dolaştırıyor. “Kahveni yudumlamadan şarttır bu. Dilini, damağını, gırtlağını tazeleyeceksin” diyor. “İki saate yakındır kayıt yapıyorum. Elde hala yarım sayfa! Zaten yayınlanıp yayınlanmayacağı da meçhul!” Yanaklarım şişik; derin bir nefes daha bırakıyorum.

“Atlarımız çocuklarımızdı bizim. Her akşam arabadan aldıktan sonra denize götürür ayaklarını tuzlu suda dinlendirirdik. Tek tırnağında dünyayı taşır o ayaklar. Tuzlu, serin su iyi gelir. Ödemi alır. Rahatlatır. Ovalardık suyun içinde. İnsan gibi be kızım! İnsanın da yorgununa aynı şey iyi gelmez mi?” Bir süre sessiz kalıyor. “Şimdi bütün gün koşuyorlar atları. Rezillik! Yakında patlar o iş! En fazla yedi bilemedin sekiz saat koşulur at.”

“Niçin siz de buranın diğer faytoncuları gibi Adalar’a taşınmadınız gelen yasaktan sonra?”

“Yakında patlar o iş’ dedim ya kızım, iyi belle bu lafımı. Turisti çoğaldıkça faytoncusu açlaştı! Kontrolsüz, baytardan karnesiz hayvan sokuluyor ölenlerin yerine. Kaçak hayvan ucuz tabii. Para gani geliyorken hem de oluyor bu! Salgın gelmeye görsün! Bu gidişle kıyım olacak!” Yerinden doğrulur gibi oluyor. Sonra yine dayanıyor arkasına. “Akşam yatmadan önce ahıra yollardı babam beni. Yemlerini yediler mi, sulukları dolu mu, uyumuşlar mı diye bakar; öper öperdim…” Gırtlağına takılan gıcığı atmak için bir iki öksürüyor. “Ruam geldi mi götürür! Kusarsa ölür at!”

Sözünü hiç kesmeden dinlemenin en doğrusu olacağına karar veriyorum. “Zaten minibüsçüler durağımıza göz dikmiş. Taksiciler değil bak… Allah için. Biz ekmek kavgası peşinde durak mafyası ile gırtak gırtlağa girmişken vurdu Ruam!”

“Nereden geldi peki?” Usulca sıkıştırıyorum sorumu araya.

“Kaçak bir hayvan koşuldu arabalardan birine. Kontrolsüz alınan bir hayvan. ‘Kazandığı üç kuruşla yaşlılıktan ölen atının yerine yeni hayvanı nasıl alacak adam? Ada mı burası?’ Allah razı gelmedi işte! Karısına da geçti Ruam…” Çalan telefonumu meşgule alıyorum.

“Pardon. Böldüm sizi,” diyorum.

Anlatmaya devam ediyor…

***

Aradan geçen yıllarda yayımlanan röportajlarımın hiç ama hiçbiri Paşa İsmail ile Şeker’in hikâyesi kadar ses getirmedi.

Paşa abiyi ziyarete, elimde ödülüm ve bir kutu pastayla zücaciyenin oraya gittiğimde tentenin altını boş bulmuştum. Hava buz gibi soğuk ve yağmurluydu. “Belki de bugün açmamıştır tezgahını” diye düşündüm.

Telefonu kapsama alanı dışı.

İyisi mi kilisenin oradaki kahveye vardım. Çardak altındaki masalar öylece bir kenara yığılmış… Kapalıydı. Tam geri dönecekten…

“Buyur abla!”

Son gördüğüm birkaç ay öncesiyle kıyaslandığında sesi de vücudu gibi palazlanmıştı kahveci çırağının. Kendimi hatırlattım. “Paşa abi sizlere ömür oldu,” dedi. “Zaten yaşamak istemiyormuş ki! Babam, ‘kurtuldu’ diyor.” Nasıl öldüğünü sordum. “Mandalina kasalarını almış gidiyordu ki devrildi. Son zaman elleri, başı hep titrer olmuştu…”

Üstü çamurlu pati izleriyle dolu bir tabureye iliştim.

Çok üzülmüştüm!

***

Yeşilköylü faytoncu Paşa İsmail’in üç yıl önce öngördüğü salgın yeni patlamıştı.

Derginin son sayısında, Adalar’daki Ruam salgınını, hasta hayvanların itlafını ve paytonların kaldırılmasıyla “açığa çıkan atlar”ı yazmıştım.

Paşa abinin Ruam’dan ölen “ahu gözlü” atı Şeker ve karısı Zarife’yi anlattığı yerleri çıkarttıktan sonra o eski röportajı da bu sayıya tekrar aldım.

Ş. Didem Keremoğlu