Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Sercan Ceylan

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Şimdi bakınca çok doğal bir süreç gibi geliyor bu. Üniversiteden beri yazmakla uğraşır ve artık ete kemiğe bürünmüş metinleri heyecanla dergilere gönderirdim. Bol bol reddedilir, geri çevrilince daha çok bilenir, okuduğum yazarlar gibi nitelikli bir metin kurmaya çalışırdım. İyi metinlerle tanışma konusunda genellikle yalnızdım. İçinde yaşadığım sosyal çevre, aile, üniversite, şehir, modern çağın boşluklarıyla dolu, sessizlik ve yorgunluk içindeydi. Zaten başlangıçta, bir yazar olmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Sadece düşünmek, konuşmak, anlamak için başladım yazmaya. Bir sokağa, mesleğe, dünyaya sığınma ihtiyacı mıydı bu, yoksa sıradan bir yalnızlık sıkıntısı mı, bilemiyorum. Sosyal medya ve çeşitli blog maceraları modern dünyada bir yazma imkânı gibi görünüyordu ama kısırdöngü gibi geldi hep. Buralarda aktif olmayı denediysem de tamamen sıyrıldım sonra. Okuyup yazmakla aylar, yıllar geçerken baktım, kendimi inşa ediyorum. Sonra kurmacanın büyüsü diye bir şey de var. Edebi zevki yakından tanıdıktan sonra dergilerle daha çok haşır neşir oldum. Yine eksikler ve yanlışlar içinde şiirlerimi ve öykülerimi gönderdim. Evet, öykü yazmadan önce edebiyat yaşamım şiirle başlamıştır. Çölde bir bedevi gibi geze geze, düşe kalka, hata yapa yapa, asıl maksadın kendimi anlamaya çalışmak olduğunu bilerek, meraklı bir öğrenci gibi kendime çıkar yol bulmaya çalıştım. Yanlışlar ve eksikler içinde galiba yazımı biraz geliştirdim. Akademi hayatım da yazarlığımla at başı ilerledi. Nihayet ortaya, büyük bir bölümünü dergilerde yayımlanan öykülerin oluşturduğu Eşikte ve Eksik çıktı.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Yazarlık maceram şiirle başladı, demiştim. Sonra öykü. İlk denemelerimde öyküye çalışırken kısa sürede aidiyet hissetmiştim. Ayıp tabii ama çok kereler şiiri gözüm görmedi hiç. Sonra şiir ve öyküye birlikte çalıştım. Roman okumaya, teori ve eleştirilere ağırlık verince ister istemez öykü türüne daha çok yaklaştım. Akademinin düzyazıdan oluştuğunu unutmamak lazım. Yüksek lisans ve doktora sürecinde düzyazıya kaymanız kaçınılmazdır. Eleştiri ve makaleler, sempozyum bildirileri, araştırma ve inceleme yazıları derken, öyküye ağırlık verdim. Belki ileride farklı türlere ve farklı biçimlere yoğunlaşabilirim ama öykülerde yapmak ve yazmak istediğim bir sürü şey var. Dergilere göndermesem de şiir yazmaya devam ediyorum, kitap dosyam duruyor hatta. Yine karşılaştırmalı edebiyat yazıları, inceleme ve eleştiri yazılarım da kitap boyutuna çoktan ulaştı. Burada mesele, bir türde eser yayımlamak değil bence. Anlamlı ve nitelikli, ilgili okura haz verecek metinler üretmek. Zaten biliyorum ki bunların tamamı “gemiler geçmeyen bir ummanda”, şeffaf bir şişeye bırakılan notlar.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Okuyup yazma süreci içinde dergilerle yayınevlerini yakından tanıyorsunuz. Bir de ben çeşitli dergilere eser gönderdiğim için, yayınevleriyle ilgili temel fikirlerim vardı. Ayrıca edebiyat dergilerini rastgele açar, öyküleri, inceleme ve eleştiri yazılarını okurdum. Kütahya ve Muğla’daki kütüphanelerde çok zaman geçirirdim bu yüzden. Hece Yayınları’yla bu şekilde tanıştım. Özellikle Heceöykü, Türkiye’de öykü ve öykü teorisi konusunda ciddi çaba harcayan ender dergiler arasında. Buraya eleştiriler ve öyküler göndermiştim. Bunlar yayımlanınca irtibatımız devam etti. Öykülerimin çoğu Heceöykü’de yayımlanınca Eşikte ve Eksik kitabının buradan çıkmasına karar verdik. Eleştiri ve inceleme yazılarına, öykülere çok çalışmaktan başka çektiğim bir zorluk olmadı.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Kitabımın editörü Ali Karaçalı, hem yayımladığım öykülerde hem de kitabı hazırlarken son derece ilgiliydi. Dikkatli ve açık fikirli bir editör, başarılı kitapların olmazsa olmazı bence. Ona teşekkür borçluyum. Bir de kitabın saklı editörü, üniversiteden hocam, şair Mehmet Narlı’nın bana çok büyük katkısı oldu. Öykülerin sıralanması, adları, kitabın başlığı, dil ve üslup ve hatta virgüllerin yeri ve zamanına kadar yorum ve eleştirilerini hiç esirgemedi. Arka kapak yazısı için de kırmadı beni, emekleri için sonsuz teşekkürler.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Hayatımda pek bir şey değişmedi ama ciddi bir eşiği geçmiş gibi hissettim sadece, bunu yabana atmamak lazım. Şunu tecrübe etmek de ilginçti; kitabı okuyanlar “güzel” diyorlar. Bu “güzel” ne demek hala tam çözemedim.

Telif aldınız mı?

Evet. Yayınevi, telifle ilgili detayları açık bir şekilde sözleşmede belirtmişti.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

2015’ten beri dergilere eser gönderiyorum. Herhangi bir tanışıklıkla, aracı gözeterek eser yayımlamadım hiç. Öykü gönderdiğim dergilerde kimsenin benimle ilgili en ufak fikri bile yoktu. Şimdi biraz biraz. Tabi Hece ve Heceöykü dergilerinin bana kattığı çok şey var. Yıl olmuş 2021. Çalışma devam…

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Özgürlük lirik, masalsı ve hatta oldukça kurmaca bir sözcük. Böyle bir şey hiç olmadı. Kendi yazısının ciddiyetini taşımak zorunda her yazar. Benim ciddi olduğum, çevremde zaten biliniyordu. Belki bu yüzden kitap yayımlandığında geç bile kaldın gibi düşündüler sanırım.

Peki, bundan sonra?

Okuma ve yazmanın sonu yok. Bir ömür devam edecek bu avuntu ve oyalanma. Bundan sonra diğer kitapların, yazıların hazırlıkları var. Şiir dosyam duruyor. İkinci öykü kitabının öykülerini yazıyorum, iki tanesi yayımlandı. Akademik yazılar, çalışmalar sürüyor. Belki bir senaryo yazarım ileride ya da öyküden romana geçerim, hiç belli olmaz. Galiba her şeyde olduğu gibi yazma konusunda da bundan sonra ne olur, zaman gösterecek.