Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 132. Gün:

MORGUE SOKAĞI CİNAYETLERİ

Yazarlar, sanatçılar, filozoflar ve bilim insanları zihinlerimizin çeperlerini genişletmek için uğraşıp didiniyorlar. Onlar, “Nasıl daha farklı düşünebiliriz?” sorusuna yanıt araya araya insan türünün aklını daha verimli kullanmasının yolunu döşüyorlar. Einstein: “İnsan zihni lastiğe benzemez: Uzarsa kısalmaz” demiş. Nazarımda kötülük, birilerinin yaptığı gibi, işte böyle bir gelişmenin önüne geçmeye çalışarak insan zihnini güneşte kurutulmuş kayısı gibi küçültmeye çalışmaktır.

Ünlü şair ve yazar Edgar Allan Poe’nun (1809-1849) ilk polisiye öykü olarak kabul edilen Morgue Sokağı Cinayetleri (1841) yalnızca örneğine ilk kez rastlanan şaşırtıcı bir öykü değil, aynı zamanda okuru -her polisiye gibi- farklı düşünmeye zorlayan bir öyküdür. Yeniliği, Poe’nun yapıtlarında görüldüğü üzere dönemindeki bilimsel gelişmeler ve buluşlardan edebiyat adına yararlanmasıdır. Poe’nun bilim kurgu denemeleri, astrofizik ve optik üstüne abartılı anlatıları zaman zaman bilimsel deneyleri anımsatır. Hayalgücünün genişliğiyle ünlü yazar, insan zihnini kurcalamış, korku öykülerinde türü kendine özgü bir anlatımla fazlalıklardan arındırıp kısaltmayı başarmıştır.

Üniversitedeyken, Vezneciler’de, Beyazıt Camisi’nin komşusu Sahaflar Çarşısı’nın yüz adım ötesindeki yurtta yıllar geçirmem, nadir kitaplara ulaşabilmemi sağladı. Onlardan biri, radyoloji biliminin kurucusu Marie Curie’nin yazdığı ve Atatürk döneminde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nce çevrilerek basılan ders kitabıdır. Buluşların öyküsü ve kitaptaki fotoğraflar çok değerli belgelerdi. Sahaflarda rastlayıp aldığım diğer bir kitap, Edgar Allan Poe’nun sözünü ettiğim Morg Sokağında İki Taraflı Cinayet adıyla M. Sait tarafından çevrilen öyküsüdür ki, ülkemizdeki ilk baskılarından biri olsa gerektir. Dili benim için bile çok eski, ama -tam anlamasam da- okumak ve dokunmak insana edebiyatın özünde var olan bir ebediyet duygusu veriyor.

137. Gün:

MAKUL ŞÜPHE

İstanbul: Hayalimdeki şehir.
Ona vefasızlık ediyorum, sanki.
Arayıp sormuyorum hatırını son zamanlarda.
O vefasız olamaz, biliyorum.
Kimse İstanbul’a Vefa’sız diyemez.
Vefasızlık bende.
Boza sever misiniz?
Tatlısı, mayhoşuyla bir ritüeller dünyası:
Tarçın / sıcak leblebi / geniş ağızlı bardak 
biraz da karda ayak izi. 
Loş ışıklı bir gece vakti
duvarları ayna kaplı bir mekan.
Hep aynalar mı yalancı?
Yalancıdır hep anılar.
Sonra, küçük, sehpamsı bir masanın çevresinde
birkaç arkadaş; yaşadığıma tanık,
yaşadıklarına tanık olduğum. 
Hani, derler ya, “Bir insan ölünce ölmez, 
yaşadığına tanık olanlar ölünce ölür.”
Birden fazla ölümle ölmek bu olmalı.
Ne bileyim işte! 
Herhalde gönül dalması böyle bir şey.

142. Gün:

“ESERSİZ FEYLESOF”

Ona “Esersiz feylesof” adını takmamız boşuna değildi. Hemen hemen her konuda bir fikri vardı.

Birkaç sokaktan ibaret semtimizde tam yedi tane kahvehane vardı. Sarıkamış’lılar Kahvesi, Kastamonu’lular Kahvesi, Elbistan’lılar Kahvesi… Biz kahveye gitmek yerine elektrik ve tamir işleri yapan arkadaşımız Uğur’un dükkanında toplanırdık. Kalabalık da değildik, hani. En fazla beş kişi olurduk. Uğur, Memet, ben sabitlerdik; diğer ikisi zaman zaman değişirdi. Bazen bisikletçi Harun, işinin yavaşladığı saatlerde simit fırınında çalışan Fikri, bazen işinden çok roman okumayı seven nalbur Ali, bazen de dükkanda babası durduğunda kısa kaçamaklarla mekanımıza uğrayan saatçi Cemil.

Esersiz feylesofumuz Memet’ti. O, Mehmet’in ‘h’sini bir yerlerde düşürüp kaybettiği için Memet diye çağrılmayı isterdi. İçimizde belleği en güçlü olanımızdı. Bir buçuk yaşındaki anısına inanmayıp annesine doğrulatmıştık. Uğur’la ben onu eskiden beri tanıdığımız için ortak anılarımızı ona anlattırır, hatırlar neşelenirdik. Fi tarihinde konuşulanları tıpatıp aynı sözcüklerle tekrarlayabilirdi. Askerlik hikayelerini biraz önce olmuş gibi anlatırdı.

Havadan sudan konuşmayı sevmez, günceli geçici bulur, tanık olduğumuz olayları “Her yorum erken yorumdur” diyerek yorumlamaktan kaçınırdı. Konuşmayı anılardan felsefeye taşımayı severdi. Bir anda pat, Spinoza’nın Kant’tan hangi yönlerden üstün olduğunu söyleyiverirdi. Schopenhauer’dan girer Nietzsche’den çıkardı. Onun için felsefe cesaret demekti. Filozof kendi düşüncesine sansür uygulamayacak kadar düşüncesine saygılı olan insan demekti. Kendi ülkesinin ve döneminin sesi olmuş, Hristiyanlıktan etkilenmiş filozoflara burun kıvırır, “Filozof dediğin, kendi zamanıyla kendini sınırlamayan ve evrensel düşünceyi ortaya koyan insandır” derdi.

Bir keresinde, “Mutlu bir Tanrım olmasını isterim…” demişti. “Kendisiyle barışık, şimdiye kadarki yüzlerce tanrının hayatlarından ders almış, hatasız bir Tanrı; yarattığını kıskanıp onun kötülüğüne çalışmayan, gözeten korkutmayan, seven ağlatmayan, yaktırmayan, yıktırmayan. Tanrı da özeleştiri yapmalı bence zaman zaman… Diyelim her 5 bin yılda bir falan.”

Bazen rüyama girer, onu hâlâ yaşıyor görürüm. 

148. Gün:

MOZ-ART

Mozart’ın sarayda Kral’ın himayesinde yaşarken yediği herzeler, kralın kulağına gider. Kral huzuruna çağırır, şikayetleri aktarır ve onu uyarır. Ama deyyus Mozart krala şöyle yanıt verir: ”Ben berbat bir adam olabilirim, fakat bestelerim öyle değildir.”

152. Gün:

İnsanlık robotlu yaşama geçmeden önce insanların robotlaşması, uyumlu bir gelecek için ümit veriyor.