Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Berat Karataş

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Bir şeyler yazmaya başladığımda “Kitaplı bir yazar” olmak yolunda ilk adımımı atmıştım zaten. Bunun farkındaydım. Eğer yazmaya devam edersem bu yazdıklarımın bir kapak arasında toplanacağını hayal ediyordum. Evimde ve çevremde kitapları olan yazarlar olması da benim hayalimi güçlendiriyordu.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

“Anlatmak” mefhumu her zaman sevdiğim ve peşinden koştuğum bir eylem oldu. Muhatabıma bir olayı anlatmak beni en çok heyecanlandıran şeylerdendir ve bunu yapmanın birden fazla yolu vardır. Sanat da bu manada en değerli medyumdur. Meftunu olduğum ve eğitimini aldığım “sinema”nın yanı sıra öykü, elime kalem aldığım andan itibaren kendimi en rahat hissettiğim alan oldu. Öykü yazmak bir şeyi anlatmanın en temel ve doğrudan yoludur bana kalırsa.

Hayatımda hiçbir zaman şiir yazma hevesinde ve hamlesinde bulunmadım. Roman ise sizin anlatmak istediğiniz şeyin nicelik olarak daha uzun ve kapsamlı halidir, muhatabına ulaşması da öykü kadar kolay değildir. Bu sebeple öykü türüne daha çok yoğunlaştım.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Dergâh Yayınları ile Dergâh Dergisi’nin bağı herkesin malumu… Kitapta bulunan sekiz hikâyenin beş tanesi dergide yayımlanmıştı. Yayımlanmayanlardan bir tanesi de dergide yer bulamayacak kadar uzun. Dosyamı oluşturan bu sekiz hikâye tamamlandığında, derginin editörü Ali Ayçil’e bir kitap olacak kadar öykümün biriktiğini ve bunların artık toplanıp bir kapak arasına girmesini arzuladığımı bildirdim. Zaten derginin yazarı olduğum için, ilgi gösterdiler. Fakat ben dosyamı gönderene kadar o öyküleri kaç defa okumuşumdur, düzenlemişimdir bilemiyorum. Burada yazarlığın teknik ve işçilik boyutu devreye giriyor. Hâsılı; dosyamı gönderdiğim zaman içim rahattı. Daha sonrasında editörümle beraber düzenlemeler yaptığım, son haline gelene kadar tekrar tekrar okuduğum, kapak tasarımı üstünde kafa yorduğum görece uzun fakat keyifli bir dönemdi.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Kitabın ilk muhatabı Ali Ayçil idi. Daha sonra Sinem Torun Kara büyük titizlikle dosyanın okumasını yaptı. Üstünde çalıştığımız ve değiştirdiğimiz yerler oldu. Fakat ben burada adını zikretmesem hiçbir zaman kitabın arkasındaki güçlerden oldukları bilinmeyecek üç ismi söylemek istiyorum; Safa Karataş, Salih Tokgözoğlu ve Ümit Bal. Hikâyelerimi kimse görmeden önce okuyan, acımasızca – içten eleştiren ve cömertçe katkıda bulunanlar bu isimlerdir. Bir hikâyecinin en büyük dostu ve şansı hikâye anlatmasını bilen ve seven isimlerdir.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Kitabım çıkalı bir ay bile olmadı. Hayatımda bir şey değiştiğini şu an için söyleyemem. Yalnızca kişisel bir tatmin olarak şunu söyleyebilirim; bir hikâye yazarı olduğum tescillenmiş oldu. Edebiyat camiasında kitabı olmak bir yazar için önemli bir merhale bana kalırsa.

Telif aldınız mı?

Bir sözleşme yaptık ve bu metinde alacağım telif miktarı yazıyor. Hâsılı; alacağım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

İlk hikâyem 2014 yılında yayımlandı. Daha sonra 2015 itibari ile belli aralıkla yazmaya devam ettim. Sadece hikâyeci olarak değil; deneme, değini, sinema yazısı ve haberler yazarak; söyleşiler yaparak beş altı sene kadar o mutfakta bulundum. Burada bulunmak; arka planı bilmek, edebiyata ve ortamına dair görgü kazanmak noktasında faydalı. Misafir karşısına çıktığınızda yaptığınız kekin, böreğin tarifine vakıfsanız, püf noktalarına hâkimseniz ve sunumun nasıl yapılacağına dair fikirleriniz geçmiş bilgilerinizle beraber oluşmuş ise salondayken hal/harekâtınız, söyledikleriniz ve yaptıklarınızla mahcup olma ihtimaliniz azalıyor. Ev sahibi olarak görevinizi hakkıyla yerine getirmeniz daha olası bir hal alıyor.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Aslında yukarda bahsettiğim nokta sorduğunuz bu soru ile çok güzel bağdaşıyor. Kitabınızın yayımlanması sizin “ciddi” bir yazar olduğunuzu kanıtlamanıza vesile oluyor. Dergilerde öyküler yazdığımı bilen kişilerden daha fazlası kitabımla muhatap oldu, oluyor. Yakın çevrem yazmak eylemine ve yazarlara saygı gösteren kişilerden oluşuyor, bu sebeple benim serüvenime dair fikirlerinde yalnızca kararlılığıma dair bir değişim olabileceğini düşünüyorum.

Peki, bundan sonra?

Bundan sonra hikâye anlatmayı bırakmayacağımı biliyorum. İster sinema ve televizyon aracılığıyla ister öykü ister roman yoluyla… Böyle bir arzumun olması beni tetikleyen en büyük etmen. Ortaya çıkaracağım bir sonraki ürün ne zaman olur, tam tarih veremem fakat olma ihtimali her daim yüksek çünkü “hikâye anlatma hevesi” içimde hep var.