Türkiye’de taşra hakkında eser vermek, flütle “Süper Baba” çalmak gibidir. Sonunda virtüöz olunacaksa bile, ilk etapta geçilmesi handiyse zorunlu bir merhale. Biraz da meşhur sınav hikâyelerindeki “Risk budur” ya da “Hangi sandalye?” cevaplarına benzer; doğru olduğundan değil, soruyu geçiştirmedeki ustalığından ötürü yüz puanı kapan. Memleketteki herhangi bir sorunun kaynağı olarak taşrayı işaret edenler –ama doğru, ama yanlış– sınavı her zaman geçer.

Tabii “orada” taşra diye bir yer olması, buranın “kent” olduğu üzerinde varılmış sessiz bir mutabakata dayanır, ya da bu mutabakatı sinsice dayatır. Taşranın bu kadar mühim bir tema olarak öne çıkmasının esas vahim yanı da budur bence. Zira taşra bir kez “şiveli konuşan ve hepsi de birbirine benzeyen kaba saba adamların hâkimiyetindeki bozkır kasabası” veya bunun çeşitlemeleri olarak kurulduğunda, buralara pek benzemeyen mekânlar “kentsel”leşiverir. “Bütün Giritliler yalancıdır” diyen Giritli Epimenides misali, “Bütün taşralılar…” diye başlayan cümleler kuran bir taşralılar toplamı söz konusudur oysa. Zira Osman Özarslan’ın bir yazısında belirttiği üzere “Türkiye, hem coğrafi, hem iktisadi, hem sosyolojik, hem kültürel, hem de tarihsel olarak taşradır ve taşralıdır.”

Bunun tek istisnası kanımca Beyoğlu olabilir. Hani Yunancada “i Poli” yani büyük harfle “Şehir” dendiğinde İstanbul’un kast edildiğinin anlaşılması misali, bu ülkede “kent hayatı” dendiğinde akla Beyoğlu ve yalnızca Beyoğlu gelse yeridir. Gelmiyorsa da bunun sebebini yukarıda sözü geçen kenti taşra üzerinden tanımlama probleminden başka yerde aramamak gerekir. Tam da bu yüzden, zamansal olarak asla denk gelmeseler de “kültürel iktidar” ile Beyoğlu üzerinden ayrı ayrı yürüyen tartışmaların esasında bir ve aynı şey olduğunu düşünüyorum. Kültür endüstrisinin kalbinin bu muhitte atması değil mesele (böyle bir şey de kalmadı zaten), kültürel iktidara giden yolun bizzat kent hayatına mekânsal düzenlemeler yoluyla müdahaleden geçmesi. Dolayısıyla, iktidar Atatürk Kültür Merkezi’ni “yapısöküm”e uğratıp Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın tam karşısına fetih suresi okuyarak cami açarken başlayan “Beyoğlu’nu Geri Alıyoruz” tartışmasını da bu kapsamda anlamlı görüyorum.

Aynı adlı inisiyatif Beyoğlu’nu “yeniden” eski günlerine kavuşturma iddiasıyla bir çağrı metni yayınlayalı beri Beyoğlu’nu elinde tutan cenahtan pek ses gelmedi. Öte yandan muhalif kesimin içinde Beyoğlu’nu (geri) alma hakkının kimde olduğuna dair bir tartışmanın fitili ateşlenmiş oldu. İtirazlarda öne çıkarılan varisse (6-7 Eylül, Varlık Vergisi gibi gayet anlaşılabilir sebeplerle) gayrimüslimlerdi. Beşikten mezara Peralı olan Giovanni Scognamillo’nun 1990 tarihli “Bir Levantenin Beyoğlu Anıları” kitabını okurken merhumu gıyabında bu tartışmanın içine çektim, dün verdiği yanıtları bugünün sorularına iliştirdim.

Hollywood yapımı filmlerde çok sık görürüz: Bir miktar para veya mal mülk davalık olmuştur. Tarafların avukatlarından biri, cevval mi cevval, mahkeme salonunda öyle bir drama oynar ki, ayılmalar, bayılmalar, müvekkilini işaret ederek “Şu gördüğünüz zavallıcık!” diye haykırmalar vesaire, bu önceden çalışılmış senaryonun üzerinden bizzat geçmiş olmasına rağmen müvekkil bile şaşırır, hatta ağlayası gelir. İşte Beyoğlu’nun mülkiyeti davasında da “eski Beyoğlu”nun feryat figan avukatlarının yanında müvekkil Scognamillo’nun serinkanlı şaşkınlığı dikkat çekiyor öncelikle. Pek tabii ki 6-7 Eylül pogromu da, Varlık Vergisi de insanlık dışı uygulamalardır, mesele o değil. Müvekkil olarak Scognomillo’nun farkı, avukatlarının aksine, mağduru ve tanığı olduğu bu suçların da evveliyatını, yani kendi tarihinin üzerine kurulu olduğu “suçu”, Beyoğlu’nun bir “kapitülasyon” mekânı olduğunu bilmesi ve dile getirmekten çekinmemesi. Çok kıymetli bir itiraf bu, zira Brecht’in “Okumuş Bir İşçi Soruyor” şiiriyle biraz oynayarak ifade edersek, yedi kapılı Pera şehrinin kurulmasının da, yıkıldıkça yeniden yapılmasının da arkasında yatan ilişkileri birincil ağızdan görünür kılıyor. Benzer şekilde, “ırksal, uyruksal, inançsal, toplumsal” hudutları olan bir “fildişi kule” olduğunu da. Dolayısıyla, Pınar Üzeltüzenci 5harfiler’de yayınlanan Beyoğlu’nun Çilesi adlı yazısında her ne kadar şehirlerin “alma” fiiliyle beraber anılmasına oldukça iyi niyetli biçimde itiraz etse de şehirlerin de mevcut mülkiyet ilişkilerinin bir çıktısı olduğu gerçeğini en başa yazmadan bu tür “iyi niyetli” yaklaşımların romantizmden ibaret kaldığını görmek gerekiyor.

Bu “Hani bunun ilk sahibi” tartışmasıyla bağlantılı biçimde, Scognamillo’nun kitabında Beyoğlu tartışmalarına yeni bir boyut ekleyecek bir katman olarak Beyoğlu’nun Levanten kimliği meselesi öne çıkıyor. Bu katman, Beyoğlu’nu belki de bu “al-ver” denkleminden de kurtarabilecek bir unsur olduğundan, en çok bu kısmını önemsiyor ve ön plana çıkarmak istiyorum. Zira Levanten kimliğine bir “sabite” olarak bakmıyor Scognamillo.

“Nasıl Levanten olunur?” sorusunu, “son derece kişisel bir Batı-Doğu sentezine ulaşmak, ya da ulaşamamak” olarak yanıtlıyor örneğin (s. 39 – italik bana ait). Bu kimliğe bir “Batı-Doğu karmaşası, yoksa sentezi” demesindeki tereddüt (s. 29 – italik yine bana ait), kimlik duvarını üzerimize yıkmaktan çok bu duvardan içeriye temiz hava girmesini sağlayacak bir çatlağa[1] işaret ediyor. Meşhur “melez kimlik”ten de farklı bir şeye benziyor bu, zira çok oynak, bir senteze ulaşamıyor, ulaşıp ulaşmadığı anlaşılamıyor hatta. Günümüzde daha çok cinsel kimlikler için duymaya alıştığımız “akışkanlık” da tam oturmuyor üzerine bence. Çünkü tam olarak akışkan da değil bu kimlik. Kelimenin komik çağrışımı göze alınarak “cıvık” demek daha doğru sanki, katısı ve sıvısı hem iç içe, hem gözle görünür farklarıyla orada duran bir kimlik amalgamı.

Tam da bu sayede Beyoğlu şu veya yaşam biçiminin domine etmediği, ama söz konusu 5harfliler yazısında romantize edildiği gibi bu kimliklerin birbiriyle apaçık ötekiler olarak da karşılaşmadığı bir mekân olarak yaşayabilir öyleyse. Ve yaşamış da. Fikret Adil’in bire bir aynı mekânda bambaşka bir yaşanmışlığı anlattığı Asmalımescit 74 ve İntermezzo eserlerinden hareketle şöyle diyor mesela:

Fikret Adil’in Asmalımescit’i, kuşkusuz benim anımsadığım, yaşamımın ilk yedi yılının Asmalımescit’i değil. Adil 74 No.’da kalmıştı, bense 50 No.’da, fakat paylaştığımız tek şey Mehmet Dede’nin mezarı ile sütçü Toma’nın dükkânıdır.” (s. 128)

Bir başka yerdeyse şöyle:

Fikret Adil’in Asmalımescit’i bir bohem merkezidir, benimkisi ise çocukluk döneminin ve kapalı bir çevrenin sınırlandırdığı ailevi bir Asmalımescit’tir. Salah Birsel için Nisuaz bir edebiyat şöleni oluyor, benim zaman zaman babamla uğradığım Nisuaz ise birkaç tanıdık sinema müdürünün, filmcilerin uğradığı bir pastahane idi.” (s. 133)

Öteki ile karşılaşma yok bu satırlarda, sentez hiç yok. Scognamillo’nun mesleki deneyimine binaen isabetle teşbih ettiği gibi bir “süperpoze” olma hâli var daha çok. Aynı anda, aynı mekânda, farklı tecrübelerin yaşanabilmesi ihtimali.

China Miéville’in Şehir ve Şehir romanını getiriyor bu tasvir benim aklıma hemen. “Tuhaf kurmaca” türünün örneği olan bu romanda, araları pek de iyi olmayan iki ayrı şehir devleti bulunmaktadır: Besźel ve Ul Qoma. Kurmacayı “tuhaf” yapansa bu iki şehrin aynı coğrafi sınırların içinde var olmasıdır. Aynı sokaktaki bir apartman Besźel’e aitken, hemen komşu apartman Ul Qoma toprağıdır söz gelimi. Ve bu iki şehrin vatandaşları için diğer şehre göz ucuyla bakmak bile yasaktır, diğeri yokmuş gibi yaşarlar.

Scognamillo’nun yorumundan anladığımız kadarıyla Beyoğlu da al-ver denkleminin dışında, ötekini kovmadan ancak mutlak bir sentezlenme zorunluluğuna da kendini bırakmadan, diğer Beyoğlu’na bakmadan yaşanabilen bir yermiş vaktiyle. Belki de Öteki’ni kovmak ya da Öteki’ne pervasız, liberal gündüz düşlerinden devşirme bir sınırsız hoşgörü göstermek seçeneklerinin dışında üçüncü bir yol daha vardır, ve belki de Beyoğlu’nu içilen her bir biranın ya da yutulan her top falafelin düşmanın böğrüne saplanan süngüye dönüştüğü bir kültür savaşı parodisinden çıkarıp şehir gibi yaşamanın yolu da budur.

Belki bir de var olmayan bir taşra hakkında eserler üretip durmaktansa şehirlere dair tuhaf kurmacalar üretmenin vakti tam da bu yüzden gelmiştir.

Hakan Sipahioğlu


[1] Kimliğin bu tereddütlü tanımlamasına dair örnekleri daha da çoğaltabilirim. 68. sayfada da “Levanten […] konumunu şaşırmış biridir” demesi gibi örneğin.